Ferîdüddin Attâr (1145-1221) Sûfî, şâir.

Ferîdüddin Attâr (1145-1221) Sûfî, şâir.

4 Eylül 2018 0 Yazar: admin

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed bin İbrâhim el-Attâr en-Nişâbûrî el-Hemedânî olup, lakabı Feridüddîn’dir. Feridüddîn-i Attâr diye meşhûr oldu. 513 (m. 1119) senesinde Nişâbûr’da doğdu. Babası attâr idi, ya’nî ilâç, esans, parfüm satardı. Feridüddîn-i Attâr, zühd ve takvâ sahibi, ya’nî haramlardan sakınmakta ve ibâdetle uğraşmakta idi. Feridüddîn-i Attâr, 627 (m. 1229) senesinde Cengiz’in istilâsında bir Moğol askerinin eline esîr düştü. Çok para vererek kurtarılmak istenmiş ise de kurtulamayıp, Cengiz askeri tarafından şehîd edildi. Şehîd edildiğinde 114 yaşında idi.

Feridüddîn-i Attâr, küçüklüğünde Şadbah kasabasında bir yandan babasının yanında attârlık mesleğini öğreniyor, bir yandan da Kutbüddîn Haydar isimli büyük bir zâtın sohbetlerine devam ediyordu. Babasının vefâtı üzerine onun yerine geçip, attârlık mesleğine bir süre devam etti. Bu mesleğini sürdürürken, bir taraftan da kıymetli dînî kitabları, velîlerin hayatlarını ve menkıbelerini okuyordu. Evliyâya “olan bağlılığı, dînini öğrenme istek ve arzusu dayanılmaz hâle gelince, attârlığı terk etti. Dükkânında bulunan eşyayı Allah yolunda sadaka olarak dağıttı. Rükneddîn-i Ekaf isminde büyük bir zâtın dergâhına giderek, onun talebelerinden oldu.

Bir ara hacca giden Feridüddîn-i Attâr, yolculuk esnasında tasavvuf ehli ile ve âriflerden birçokları ile görüştü. Bundan sonra tasavvufa dâir kitapların mütâlâası, nasihat, tasavvuf ve hakîkate âit şiirlerle meşgûl oldu. Feridüddîn-i Attâr, zühd ve takvâ sahibi olup, vakitlerini ibâdetle geçirirdi.

Şöyle anlatılır: “Moğol istilâsında, Feridüddîn-i Attâr bir Moğol askerinin eline esîr düştü. O asker onu öldürmek istediğinde, askere halk; “Bu ihtiyârı öldürmekten vazgeçersen, kanına bedel olarak bin altın akçe veririz” dediler. Moğol askeri onu bu fiata satmak istedi. Fakat Feridüddîn-i Attâr ona; “Sakın beni bu fiata satma. Çünkü sana kanım için daha fazla fiat verirler” deyince, asker satmaktan vazgeçti. Bir süre sonra başka bir şahıs gelerek askere; “Bu yaşlı zâtı öldürmekten vazgeç. Onun kanına karşılık sana bir torba saman veririm” deyince, Feridüddîn-i Attâr; “İşte beni şimdi sat. Çünkü esas fiatım ve kanımın değerini buldum. Bundan fazla para etmem” dedi. Bunun üzerine sinirlenen Moğol askeri onu katletti. Şehâdet şerbetini içen Feridüddîn-i Attâr, kesik başını elleri arasına alarak yarım fersahlık (3 km’lik) bir mesafeyi koşarak katetti. Şimdi türbesinin bulunduğu yere varınca, rûhunu teslim etti ve oraya düştü.”

Şöyle anlatılır: “Kâdı’l-kudât Yahyâ bin Sa’îd’in oğlu vefât edince, oranın ahâlisi, Feridüddîn-i Attâr’ın ayak ucuna başı gelecek şekilde defnedilmesini istediler. Fakat Yahyâ bin Sa’îd buna i’tirâz ederek; “Oğlumun, efsâne anlatan, hurâfeci bir ihtiyârın yanına bu şekilde gömülmesi doğru olmaz” dedi. Kâdı, o gece rü’yâsında kendini Feridüddîn-i Attâr’ın kabri başında gördü. Kabri başında velîler, erenler ve kutublar toplanmış, hürmet ve ta’zimle duruyorlardı. Bu durumu gören kadı, tanıdıklarından utandığı için derhal uzaklaştı. Fakat ağlayan oğlu babasına; “Babacağım, yanlış bir iş yaptın. Beni Allahü teâlânın velî kullarının bereketinden mahrûm bıraktın. Çabuk imdâdıma yetiş!” dedi. Bu rü’yâyı gören kadı, ertesi gün hemen Feridüddîn-i Attâr’ın kabrinin ayak ucuna oğlunun defnedilmesi için izin verdi. Daha önce söylediklerine tövbe etti. Feridüddîn-i Attâr’ın kabrinin üstüne bir türbe ile yanına bir imârethâne yaptırdı.”

Öğretisi

Attâr’ın ilk olarak değerlendirileceği alan onun Farsça tasavvuf şiirine biçim ve içerik bakımından bıraktığı etkidir. Haller ve makamlara dönük anlatımları, seyr ü sülûk faaliyetine ilişkin çok yönlü tasvirleri kendisinden sonra Farsça yazan pek çok sûfînin muhayyilesi için belirleyici olmuştur. Nitekim Mevlânâ’nın Attâr’ı âşıkların önderi sayarak tasavvuf yolunda onu kendisinden büyük tutması, Attâr’ı “ruh”, Senâî’yi de ruhun “iki gözü” olarak nitelemesi, Hallâc’daki nurun Attâr’ın ruhunda fiilen tecellî ettiğini ve Hallâc’ın mânen ona rehber olduğunu söylemesi bunun göstergesidir.

Şiir formları açısından klasik nazım şekillerinin pek çoğunu kullanan Attâr’ın, daha çok mesnevî ve gazelde başarılı olduğu kabul edilir. Üslubundaki ustalık tasavvufî duyarlılığından kaynaklanmaktadır. Özellikle mesnevîlerinde tasavvufî bir meseleyi anlatırken sıklıkla temsillere başvurması, çerçeve hikâyeler içinde belli bir plana göre iç içe daha küçük hikâyeler anlatarak konuyu muhatabı için net bir hale getirmesi ve böylece ele aldığı meseleleri ana hikâye ile birleştirmede sergilediği yetkinlik Attâr’a has bir özelliktir. Eserlerinde aşk ve iştiyak, bir taraftan vahdet tecrübesinin heyecanını yansıtacak şekilde kendini gösterirken öbür taraftan dünyanın geçiciliğine ve mâsivâyı terke dönük zâhidâne nasihatlar da kendine yer bulur. Attâr’ın ikinci olarak değerlendirileceği alan tasavvufî düşüncenin onun eserlerinde hangi kavramsal çerçeveden hareketle sunulduğudur. Şiirlerindeki ana tema, Hak’taki birliğin (vahdet) eşyada çokluk kisvesini kazanması, ancak bu çokluğun (kesret) algıya ilk konu olduğu düzeyde bir vehim olmasıdır. Birlik hakikat, çokluk ise hakikatin zâhir mertebesidir. Hakikatte her şey birdir ve ikilik kabul etmez. Birlik denize benzer, aşk ise o denize dalmaktır. Mâsivâyı aşk ile aşmak, böylece hakikatin yüzündeki perdeleri kaldırmak tasavvufî faaliyetlerin yegane amacıdır. Aşk yoluyla eşyânın Allah’a ait muhtelif tecellîler olduğu tadılır. Bu seviyeye ulaşan kendini Hak’tan ayrı görmez, her şeye Hak ile ve hakkını vererek bakar. Aşkı bir denize, sâliki ise o denizde benliğini yitiren damlaya benzetmek hakikate ulaşmada aklın yerini de sorgulatır.

Bu noktada aklın tek başına yetersizliğine sıkça vurgu yapan Attâr, terk ve fenâ gibi tecrübelerin birer hâl olarak insanı dönüştürmesi gerektiğini, bu dönüşümün salt soyut bir içerikten ibaret olmadığını vurgular. Kendini bilmek, nefsi ıslah etmekle mümkündür. Nefsini ıslah eden, kendini Hak’ta bulacaktır. Attâr’ın tasavvuf tarihi açısından ortaya koyduğu en görkemli anlatım Mantıku’t-tayr’ıdır. Bu mesnevîde talep, aşk, mârifet, istiğnâ, tevhid, hayret ve fenâ olarak tertip ettiği yedi hakikat mertebesini anlatır. Aşılacak mertebelerin varlığı yolun gereklerini ve sâlikin yeteneklerini tam anlamıyla bilen bir mürşidi gerektirmektedir. Yolculuğun nihaî noktası olan fenâ aynı zamanda tevhid demektir, fenâya eren sâlik tevhid sırrını bulur. Bu noktada fenâ, bekānın anlamını da kuşatır; yani Hak’ta kendini kaybeden kendinde O’nun bulunduğunu idrak edecektir. Eserdeki “Sîmurg” çoklukla birlik arasındaki bağın simgesi olduğu kadar gerçekte aranan ve arayanın “kendi” olduğunu dile getirir. Yol, yolcu ve yolculuk temaları etrafında şekillenen bu muhayyile sâlikin içine düşmesi muhtemel zahmet ve sıkıntılara da özel bir vurgu yapar. Her mertebenin farklı sıkıntıları vardır. Taleb ve aşk yoksa yolculuk gerçekleşmez. İnsan yolun sonuna erdiğinde aradığını kendinde bulmuş ve tamamen aradığı şey olmuştur. Haddizâtında mâşuk, âşıktan başkası değildir. Bu anlatım aynı zamanda “nefsini bilen rabbini bilir” ilkesinin bir yorumudur. Attâr, ortaya koyduğu üslup ve yansıttığı içerikle Ahmed el-Gazzâlî’den gelen aşk vurgusunu Hallâc’daki biçimiyle fenâ ve cem’ gibi kavramlarla içiçe katmış, vahdet tecrübesinin çeşitli tezahürlerini dile getirerek kendisinden sonra aynı meseleleri ele alan sûfîler için sürekli hatırlanacak bir külliyat bırakmıştır. Bu külliyât içerisinde Tezkiretü’l-evliyâ, manzum değil mensur olma niteliğiyle öne çıkar. Bu eser var olan tasavvufî tabakat literatürü açısından da ayrı bir değer taşımakta olup ihtiva ettiği menkıbelerin önemli bir kısmı Attâr’ın manzum eserlerinde de mevcuttur.

Öne Çıkan Eserleri

  • Mantıku’t-tayr. trc. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.
  • İlâhînâme. trc. Abdülbaki Gölpınarlı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2014.
  • Esrarnâme. trc. Mehmet Kanar. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014.
  • Tezkiretü’l-evliyâ. trc. Süleyman Uludağ. İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2007.

Tezkiret-ül-evliyâ’dan ba’zı bölümler:“Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Allahü teâlânın azâbından korkmanın alâmeti, haramları terk etmektir. Allahü teâlânın rahmetinden ümidli olmanın alâmeti de çok ibâdet etmektir.”

“Yûsuf bin Esbât buyurdu ki: Alçak gönüllü olmanın alâmetleri şunlardır: Söyleyen kim olursa olsun, hak sözü kabûl etmek. Fakîr, garîb olan kimselere de yumuşaklıkla muâmele etmek. Rütbe i’tibâriyle küçük olanlara şefkatli olmak. Kendisine karşı yapılan hatâ ve kusurlara tahammül edip, öfkelenince sabretmek, her ân Allahü teâlâyı hatırlamak. Zenginlere karşı vekarlı olmak ve cenâb-ı Haktan gelen her şeye rızâ göstermektir.”

“Abdullah bin Hubeyk buyurdu ki: En fâideli korku, insanı, günahlardan ve kötülüklerden alıkoyanıdır, insana, boşuna geçen ömrü için üzülmek yaraşır. Kalan ömrünü de iyi kıymetlendirmesi lâzımdır.”

“Ahmed bin Âsım Antâkî buyurdu ki: Kalbin ma’nevî hastalıklardan muhafazası için şunlara dikkat etmek lâzımdır: 1. Ahlâkı güzel olanlarla oturmak, 2. Kur’ân-ı kerîm okumaya devam etmek, 3. Fazla yemek yememek, 4. Gece namazlarına devam etmek, 5. Seher vaktinde Allahü teâlâya yalvarmak, istiğfar etmek (Allahü teâlâdan af ve mağfiretini istemek).”

“Ahmed bin Ebi’l-Havârî buyurdu ki: Kalbinde bir katılaşma gördüğünde, sâlihlerle sohbet et, onlarla beraber bulun, yemeği azalt, nefsinin isteklerini yapma ve onu sıkıntılara alıştır.”

“Fudayl bin Iyâd buyurdu ki: Üç şey kalbi öldürür. Bunlar; 1. Çok konuşmak, 2. Çok uyumak, 3. Çok yemek.”

“Muhammed bin Vasi” buyurdu ki: Sâdık ve hakîkî mü’min olmak için, Allahü teâlâdan korku ve ümidin beraber olması lâzımdır.”

“Rabi’a-i Adviyye şöyle duâ ederdi: Yâ Rabbî, dünyâda, bana neyi takdîr etmiş isen, onların hepsini düşmanlarına ver. Âhırette benim için hangi ni’metleri ihsân etmeyi takdîr etmiş isen, onları da dostlarına ver. Ben, sâdece seni istiyorum. Yâ Rabbî, eğer sana ibâdet etmem Cehennem korkusu ile ise, beni Cehenneme at. Eğer Cennete girmek ümîdi ile ibâdet ediyor isem, Cennetini bana yasak eyle. Eğer, sırf senin rızân için ibâdet ediyor isem, o hâlde bakî olan cemâlin ile müşerref eyle.”

“Süfyân-ı Sevrî buyurdu ki: Büyük bir kalabalık, bir yere toplansa ve biri; “İçinizden akşama kadar kim yaşıyacak bilsin” dense, kimse bilemez, işin şaşılacak tarafı şurasıdır ki, eğer o kimselere; “Öyleyse, ölüm için gerekli hazırlığı yapan ayağa kalksın” dense, kimse ayağa kalkmaz. Bu gafletten kurtulmağa çalışmalıdır.”

“Şöyle anlatılır: Cüneyd-i Bağdadî, yedi yaşında idi. Mektebden gelince, babasını ağlıyor görüp sordu. Babası da; “Bugün zekât olarak dayın Sırrî-yi Sekatî’ye birkaç gümüş göndermiştim, almamış. Kıymetli ömrümü, Allah adamlarının beğenip almadığı gümüşler için geçirmiş olduğuma ağlıyorum” dedi. Cüneyd; “Babacığım, o parayı ver. Ben götüreyim” deyip, dayısına gitti. Kapıyı çaldı. Dayısı; “Kim o?” diye sorunca; “Ben Cüneyd’im. Dayıcığım kapıyı aç ve babamın zekâtı olan bu gümüşleri al!” dedi. “Dayısı; “Almam” deyince, Cüneyd; “Adl edip babama emr eden ve ihsân edip, seni serbest bırakan Allahü teâlâ için al!” dedi. Sırrî-yi Sekatî; “Babana ne emr etti ve bana ne ihsân etti?” diye sorunca, Cüneyd-i Bağdadî; “Babamı zengin yapıp, zekât vermesini emr etmekle adâlet eyledi. Seni de fakir yapıp, zekâtı kabûl etmek ve etmemek arasında serbest bırakmakla ihsân eyledi” dedi. Bu söz Sırrî-yi Sekatî’nin hoşuna gidip; “Oğlum! Gümüşleri kabûl etmeden önce, seni kabûl ettim” dedi. Kapıyı açıp parayı aldı.”

“Şöyle anlatılır: İbrâhim bin Edhem hazretlerine; “Falan yerde bir genç var. Gece gündüz ibâdet ediyor. Vecde gelip kendinden geçiyor” dediler. Gencin yanına gidip, üç gün misâfir kaldı. Dikkat etti, söylediklerinden daha çok şeyler gördü. Kendinin soğuk, halsiz, habersiz, gencin ise, böyle uykusuz ve gayretli hâline şaşıp kaldı. Genci, şeytan aldatmış mıdır, yoksa hâlis ve doğru mudur anlamak istiyordu. Yediğine dikkat etti. Lokması helâlden değildi. “Allahü ekber, bu hâlleri hep şeytandandır” deyip, genci evine da’vet etti. Kendi lokmalarından bir tane yedirince, gencin hâli değişip, o aşkı, o arzusu, o gayreti kalmadı. Genç, İbrâhim bin Edhem’e sorup; “Bana ne yaptın?” deyince, “Lokmaların helâlden değildi. Yemek yerken, şeytan da mi’dene giriyordu. O hâller şeytandan oluyordu. Helâl lokma yiyince, şeytan giremedi. Asıl, doğru hâlin meydana çıktı” dedi.”

“Zünnûn-i Mısrî buyuruyor ki: Kalbin kararmasının dört alâmeti vardır: 1. İbâdetin tadını duymaz. 2. Allah korkusu, hatırına gelmez. 3. Gördüklerinden ibret almaz. 4. Okuduklarını, öğrendiklerini anlamaz, kavrıyamaz.”

“Ebû Bekr Verrâk buyuruyor ki: Allahü teâlâ kulundan sekiz şey ister: Kalbin, Allahü teâlânın evine hürmet, yaratıklarına şefkat etmesi. Lisânın, Kelime-i tevhîdi söyleyip, yaratıklara yumuşaklıkla muâmele etmesi. Bedenin, ibâdet ve tâatte bulunup, mü’minlere yardım etmesi. Huyun, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterip, yarattıklarına karşı halîm-selîm olması.”

“Ebû Hafs-ı Haddâd buyuruyor ki: Tasavvuf, baştan başa edebdir. Zîrâ her vaktin bir edebi, her makamın bir edebi vardır. Her hâlin de bir edebi vardır. Vakitlerle ilgili edebe riâyet edenler (vaktini iyi şeylerle geçirenler), velî olan kimselerin makamına ulaşırlar. Edebi terk edenler, Allahü teâlâya yakın olduklarını zannettikleri hâlde, O’ndan uzaktırlar. Ba’zı kullar da vardır ki, kendilerinin zannettiklerinden daha yüksek bir mertebeye sahiptir, daha sevgilidirler.”

“Ebû Osman Hayrî buyuruyor ki: Dünyâyı sevmek. Allah sevgisini kalbden götürür. Allahü teâlâdan başkasından korkmak, Allah korkusunu kalbden çıkarır. Allahtan başkasından istemek, Allahü teâlâya olan ümidi kalbden uzaklaştırır.”

“Ebû Türâb Nahşebî buyuruyor ki: Şu dört şeyi dört yerde sarf edersen Cenneti kazanırsın: Uykuyu kabirde, rahatı sırat köprüsünde, iftiharı (öğünmeyi) mizanda, nefsî arzularını Cennette.”

“Feth-i Mûsulî buyuruyor ki: Ma’rifet sahibleri şunlardır: ki; konuşunca Allahü teâlâdan konuşurlar, amel edince Allah için ederler, birşey isteyince de Allahü teâlâdan isterler.”

“Hamdûn-i Kassâr buyuruyor ki: Kendinde bulunduğu zaman gizli kalmasını istediğin birşeyi başka birinde görürsen ifşa etme.”

“Haris el-Muhâsibî hazretleri nefsini devamlı hesaba çeker, onun kötülüklere meyletmemesi için elinden geleni yapardı. O, bu husûsta der ki: Nefsini hesaba çekenlerin bir takım güzel husûsiyetleri vardır. Onlar bu hasletleri sebebiyle yüksek derecelere kavuşmuşlardır. Onlara göre, insan azmedip, nefsinin arzu ve isteklerine uymazsa, ma’nevî yönden ilerlemesi mümkündür. Şu hasletleri elde etmeğe çalışan fâidelerini görür: 1. Doğru ve yalan yere yemîn etmemek. 2. Yalan söylememek. 3. Verdiği sözde durmak. 4. La’net etmemek. 5. Kimseye bedduâ etmemek. 6. Allahü teâlânın rızâsı için sabırlı ve tahammüllü olmak. 7. Haramlardan sakınmak. 8. Kendisini başkasından büyük görmemek. 9. Kimsenin kalbini kırmamak. 10. Gelen belâ ve musibetlere sabretmek. 11. Allahü teâlânın emirlerini yerine getirmek.”

“İbrâhim-i Havvâs buyuruyor ki: Kalbin ilâcı beştir: Kur’ân-ı kerîm okumak ve Kur’ân-ı kerîme bakmak, mi’deyi boş tutmak, gece kalkıp ibâdet etmek, seher vaktinde ağlayıp sızlamak ve iyilerle beraber bulunmaktır.”

“Sırrî-yi Sekatî şöyle vasıyyet ediyor Gençler! Gençliğinizin kıymetini biliniz. Güç, kuvvet elde iken, çok ibâdet ediniz. Bizlerden (yaşlılardan) ibret alınız da, zaîf ve güçsüz duruma düşmeden evvel çok ibâdet yapınız. (O, bu sözü söylerken, gençlerden çok ibâdet ediyordu.)

“Şah Şücâ’ Kirmânî şöyle buyuruyor: Gözünü harama bakmaktan, nefsini isteklerinden koruyup, kalbini devamlı murâkabe, bedenini sünnete uygun amellerle ma’mûr edenin firâsetinde hiç hatâ olmaz.”

“Zünnûn-i Mısrî buyuruyor ki: Her a’zânın tövbesi vardır. Kalb ve gönülün tövbesi, şehveti terk etmektir. Gözün tövbesi, harama bakmamaktır. Dilin tövbesi, fenâ söz söylemekten, gıybet etmekten çekinmektir. Kulağın tövbesi, kötü sözleri dinlememektir. Ayağın tövbesi, haram yerlere gitmekten kendini korumaktır.”

“Zünnûn-i Mısrî’ye, “Kul hangi sebeble Cennete girer?” diye sorulunca, “Beş şey ile: Eğrilik bulunmayan bir doğruluk, gevşeklik bulunmayan bir gayret, gizli-aşikâr Allahü teâlâyı anmak (murâkabe etmek), yol hazırlığını yapıp, ölüme hazırlanarak ölümü beklemek, hesaba çekilmeden önce kendini hesaba çekmek” buyurdu.

“Ebû Abdullah-i Turûgbâdî buyuruyor ki: Allahü teâlâ, kendisinin bilinip tanınmasına yarayan ma’rifetlerden bir miktarını her kuluna vermiştir. Ayrıca her kuluna ihsân etmiş olduğu ma’rifetin karşılığı kadar da, dert ve sıkıntı vermektedir. Ni’met olarak bahşedilen bu ma’rifet sıkıntılara tahammül etmesinde ona yardımcı olur.”

“Ebû Ali Cürcânî buyurdu ki: Allahü teâlânın beğendiği işleri kolayca yapabilmesi, sünnete göre hareket etmesi, sâlih kimseleri sevmesi, eş-dost ile güzel geçinmesi, Allahü teâlânın rızâsı için insanlara iyilik yapması, müslümanların işini görmesi ve vakitlerini Allahü teâlânın dînine hizmetle geçirmesi, kul için saadet alâmetlerindendir.”

“Ebû Ali Sakafi buyuruyor ki: Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Şimdi hareketlerin sıhhatli ve sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlâsı, sıhhatli hâle getirmelidir. Zira zâhir amellerdeki sıhhat, bâtın amellerdeki sıhhatten hâsıl olur.”

“Ebû Bekr Kettânî şöyle buyuruyor, istiğfar tövbedir. Tövbe şu altı şeyi ihtivâ eder Yaptığına pişman olmak. Bir daha günah işlemiyeceğine azm etmek. Kaçırdığı farzları yerine getirmek. Üzerinde olan hakları sahiplerine vermek. Haramdan hâsıl olan vücûddaki fazlalıkları atmak. Bedene, günahın tadını tattığı gibi, ibâdet zevkini tattırmak.”

“Ebû Bekr-i Şiblî buyurdu ki: Muhabbet da’vâsında bulunup da başkası ile meşgûl olan, dost ile alay etmiş olur. Muhabbet makamında iş oraya varır ki, kendinden bile habersiz olur ve Hâk ile bekâya kavuşur. Zira, O’ndan başkasının muhabbeti kalbde olursa, tevhîd ve muhabbet sırrı gönül tahtasına yazılmaz.”

“Ebû Bekr Vâsıtî buyuruyor ki: insanlar üç sınıftır: ilk sınıfa, Allahü teâlâ hidâyet nûrları ihsân etmiştir. Bundan dolayı bunlar; küfr, şirk ve nifaktan uzaktırlar. İkinci sınıfa, Allahü teâlâ inâyet nûrları ihsân etmiştir. Bunlar ise büyük ve küçük günahları işlemezler. Üçüncü sınıfa da Allahü teâlâ gaflet ehline has hareketleri yapmamayı ihsân etmiştir.”

“Ebû Hasen bin Sâî şöyle buyuruyor: Ma’rifet; her durumda kulun Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda zayıf olduğunu bilmesidir.”

“Ebü’l-Hasen Bûşencî buyuruyor ki: Nefsini zelîl kılan kimseyi, Allahü teâlâ azîz kılar ve derecesini yüksek eyler. Nefsini birşey zanneden kimseyi, Allahü teâlâ zelîl kılar.”

“Ebü’l-Hayr Akta buyuruyor ki: Kalbin îmân ile dolu olmasının alâmeti, bütün müslümanlara şefkat etmek, onların dertleri ile dertlenmek, işlerinde onlara yardımcı olmaktır. Nifak dolu kalbin alâmeti, kin, hased ve düşmanlıktır.”

“Ebû Muhammed-i Cerîrî buyuruyor ki: Nefsine aldanan, şehevî duygularına esîr olur. Hevâî arzularının zindanına kapatılır ve o kulun kalbi fâideli işlerden zevk alamaz. Kur’ân-ı kerîmi hergün hatm etse bile, ilâhî kelâmı okumaktaki esas tadı bulamaz. Bunun hâl çâresi, nefsin esâretinden kurtulmayı candan arzu etmektir.”

“Şöyle anlatılır: Birgün bir kimse Ebû Osman Magribî’nin yanında bulunuyordu. Kendi kendine; “Acaba Ebû Osman’ın arzu ettiği birşey var mıdır?” diye düşündü. Bu sırada Ebû Osman: “İhsân edilenler yetmiyormuş gibi, bir de başka şeyler mi arzu edeyim?” buyurdu.

“Ebû Osman Magribî buyurdu ki: Mecbûriyet gibi özür hâli müstesna, aç gözlülük ve iştahla zenginlerin yemeğine el uzatan kimse, ebediyyen iflah olmaz.

Yine buyurdu ki: Herşey zıddı ile bilinir. Bir şeyin zıddı bilinmezse, o şeyi tanımak mümkün değildir. İhlâs sahipleri de, İhlasın zıddı olan riyayı tanıyıp onu terk ettikten sonra ihlâsı bilebilirler.”

“Hayr-ün-Nessâc şöyle buyurdu: Dünyânın ne değerde olduğunu idrâk eden, âhıretten nasîbini alır. Dünyâya düşkün olmak, âhıreti tanımıyanın kalbini öldürür.”

“İbn-i Atâ buyurdu ki: Âdem aleyhisselâm Cennetten çıkarıldıktan sonra, Cennette bulunan herşey onun perişan hâline üzüldü ve ağladı. Ağlamayan sâdece altın ve gümüş oldu. Allahü teâlâ, kelâm sıfatıyla onlara tecellî etti ve sordu. Âdem’e herşey ağlarken, siz neden ağlamadınız? Onlar şu cevâbı verdiler: “Biz sana karşı hatâ işleyene ağlamayız.” Bunun üzerine Hak teâlâ şöyle buyurdu: izzetime, celâlime yemîn ederim ki, size herşeyin üstünde bir değer biçeceğim ve Âdemoğullarını size hizmetçi kılacağım.”

“İbrâhim bin Şeybân buyurdu ki: Allahü teâlâ müslümanlara âhırette vereceklerine karşılık olmak üzere iki şeyi ihsân etmiştir. Bunlardan birincisi; Cennete bedel olması için câmilerde bulunmak, ikincisi; Allahü teâlânın dîdârına karşılık, mü’minlerin yüzlerine muhabbetle bakmak.”

“Yûsuf bin Hüseyn Râzî buyurdu ki: Kim, Allahü teâlâyı hakkıyla zikrederse, O’ndan başka herşeyi unutur. O’nun zikri ile O’ndan başka herşeyi unutan kimseyi, Allahü teâlâ herşeyden muhafaza eder.”

“Ebû Bekr Verrâk şöyle buyuruyor: Dâima seninle olması gereken beş şey vardır. Bunlar; Allahü teâlâ, nefs, şeytan, dünyâ ve halktır. Eğer bunlara karşı şu beş şeyi tatbikte muvaffak olursan saadete erersin: Allahü teâlânın emirlerine itaat edip, yaptığı herşeyi beğenip râzı olmak nefse muhalif olup, şeytana düşman olmak, dünyâdan sakınmak, halka karşı da şefkatle muâmele etmek lâzımdır.”

“Ebû Osman Hayrî buyurdu ki: Sünnet-i seniyyeyi kendisine rehber edinen hikmet, nefsinin arzularını kendine hâkim kılan, bid’at söyler.”

“Ebû Türâb Nahşebî şöyle buyuruyor: Ey insanlar! Şu üç şeyi seviyorsanız, biliniz ki onlar sizlerin değildir. Nefsinizi ve canınızı seviyorsanız, onlar Allahü teâlânındır. Malınızı seviyorsanız, onlar da vârislerinizindir.”

“Ebü’l-Hasen-i Harkânî buyuruyor ki: Ulemâ; “Biz, Peygamberlerin vârisiyiz” diyor. Fakat, Peygamber efendimizin vârisleri arasında biz de varız. Çünkü O’nda olan şeylerin ba’zısı bizde de var. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) fakirliği seçmişti. Biz de fakirliği tercih etmiş bulunuyoruz. O cömertti. Güzel bir ahlâkı vardı. Hainlik bilmezdi. Basiret sahibiydi. Halkın rehberi idi. Tama’ sahibi değildi. Hayır ve şerri Allahü teâlâdan bilirdi. Tabiatında yalan ve kandırma diye birşey yok idi. Zamanın esîri değildi, İnsanların korktuğu şeyden korkmazdı, insanların güvendiği şeye güvenmezdi. Hiç gurûrlanmazdı. İşte bunlar evliyânın sıfatlarıdır. Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ), ucu bucağı bulunmayan umman idi. Eğer o ummandan bir damla ortaya çıksaydı, bütün âlem ve mahlûkât şaşırır kalırdı. Sûfîlerin kervanı; Allahü teâlâ, Resûlullah ve Eshâb-ı Kirâm sevgisinden ibârettir. Bu kervanda bulunan ve rûhları bunların rûhlarıyla kaynaşan kimseye ne mutlu.”

“Şöyle anlatılır: Ebü’l-Hasen-i Harkânî’nin talebeleri, memleketlerine izinli gidiyorlardı. Kendisinden duâ istediler. Korkulu yerde “Yâ Ebel-Hasen, deyiniz” dedi. Bir gece eşkiyanın hücumuna uğradılar. Bağırıp “Yâ Allah” dediler. Yalnız birisi; “Yâ Ebel-Hasen” dedi. Eşkiyalar bunu görmediler. Diğerlerinin hepsini soydular. Sabah olup onu selâmette görünce şaşırdılar. Sebebini sordular. O da; “Yâ Ebel-Hasen dedim, kurtuldum” dedi. Hocalarına gelip; “Biz Allah dedik soyulduk. Bu ise, yâ Ebel-Hasen diyerek sana sığınıp kurtuldu” dediler. Bunun sırrını, sebebini bildirmesi için yalvardılar. O da; “Ağzınızdan haram girer. Haram çıkar. Allahü teâlâyı tanımazsınız. Mecaz olarak Allah dersiniz. Böyle kimselerin duâları kabûl olmaz. Allahü teâlâ, onun sesini Ebü’l-Hasen’e duyurdu. Ebü’l-Hasen de, onu kurtarması için Allahü teâlâya yalvardı. Ebü’l-Hasen haram yemez, haram içmez. Haram söz söylemez. Bu bakımdan duâsı kabûl olup o kurtuldu” dedi.

“Muhammed Bâkır gece geç vakte kadar ibâdet eder, sonra Allahü teâlâya şöyle yalvararak ağlardı: Yâ ilâhî! Yâ Rabbi, gece oldu. Gökte yıldızlar var. Herkes uyuyor. Kimsenin sesi çıkmıyor. Yâ Rabbî! Sen dirisin. Her şeyi biliyor, yapılan her şeyi görüyorsun. Uyuman, uyuklaman olmaz. Seni böyle bilmiyen ihsânına kavuşamaz. Sen öyle kuvvet ve kudret sahibisin ki, hiçbir şey senin olmasını dilediğin bir şeyin olmasına mâni olamaz. Senin bakî ve ebedî oluşunda, gündüzün bitip gecenin başlaması ve gecenin bitip gündüzün başlaması gibi sebeplerle kesiklik, aksaklık olmaz. Rahmetin o kadar çoktur ki, rahmet kapılarını herkese açmışsın. Sana duâ edenlerin, yalvaranların duâlarını kabûl edersin, ihsân ettiğin ni’metlere hamdedenleri çok sever, onlara daha çok ni’metler verirsin, inanarak ve güvenerek sana duâ edenler, eli boş dönmezler. Sana güvenen, kapına gelen kimseyi döndürmeğe kimsenin gücü yetmez. Ey Rabbim! ölümü, kabri ve sana hesap vereceğimi düşündükçe, önümde bunlar olduğunu bildikçe nasıl olur da senden sevinç ve neş’e isteyebilirim. Amel defterimin, sağımdan mı, solumdan mı verileceğini bilemediğim aklıma geldikçe, nasıl olur da senden dünyalık birşey istiyebilirim? Can alıcı meleğin geleceğini ve canımı alacağını bildiğim hâlde dünyâ lezzetlerinden nasıl tat alabilirim? Yâ Rabbî! Sana yalvarıyor, senden istiyor, rahmetinden ümîd ediyor ve istiyorum ki, ölümümü, hesabımı kolay ve rahat eyle ve sonra azâbı olmayan rahat bir hayat ihsân eyle. Âmin. Yâ Rabbel Âlemin.”

“Abdullah bin Hubeyk, birgün Feth bin Şehraf ile karşılaşınca, ona şu nasihatte bulundu: “Ey Horasanlı! Şunlara dikkat et. İnsana zarar bunlardan gelir. Gözünle harama bakma. Dilinle yalan söyleme. Kalbinde, müslüman kardeşine hased ve kin tutma, iyi şeyleri arzu et ve iste, şer ve kötü olan şeyleri arzu etme. Eğer bu dört şeye sahip olmazsan, sonunda bedbaht bir insan olursun.”

“Ahmed bin Hadraveyh buyuruyor ki: Gaflet uykusundan daha ağır bir uyku yoktur. Şehvetten kuvvetli esâret yoktur. Gaflet ağırlığı olmasaydı, şehvet galip gelmezdi.

Kalb, bir takım kaplardan ibârettir. Allahü teâlânın sevgisiyle dolduğu zaman, nûrun fazlası diğer uzuvlara yansır. Bâtılla dolduğu zaman da, ondaki karanlık diğer organlara geçer.”

“Şöyle anlatılır: Ahmed bin Harb’in Behram isminde ateşperest bir komşusu vardı. Bu Behram, bir defasında ticâret için bir yere mal gönderdi. Yolda hırsızlar mallarını alıp kaçtılar. Ahmed bin Harb bu durumu haber alınca, yanında bulunanlara; “Haydi komşumuza gidelim. Başına gelen bu hâl için üzülmemesini söyleyip onu teselli edelim. Her ne kadar ateşe tapıyor ise de, komşumuzdur” dedi. Behram’ın evine geldiler. Behram kendilerini hürmetle karşıladı. Ahmed bin Harb’ın elini öpüp çok saygı gösterdi. İkramlarda bulundu. O günlerde çok kıtlık olduğundan, birşeyler yemek için gelmiş olabileceklerini düşünerek ayrıca yemek hazırlamak istedi. Ahmed bin Harb; “Zahmet etmeyiniz. Malınızın çalındığını duyduk. Üzülebileceğinizi düşünerek, hâlinizi, hatırınızı soralım diye geldik” buyurdular. Behram, “Evet öyledir, ama bunda üç şeye şükretmem lâzım oluyor: Birincisi; başkaları benden çaldılar, ben başkalarından çalmadım. İkincisi; malımın yarısını aldılar, diğer yarısı bende kaldı. Ya hepsini alsalardı. Üçüncüsü; din bende kaldı, dünyâyı aldılar” dedi. Bu sözler Ahmed bin Harb’ın çok hoşuna gitti ve; “Bu sözleri yazın. Bundan îmân kokusu geliyor” dedi. Behram’a; “Niçin ateşe tapıyorsun?” diye sordu. Behram; “Ona tapıyorum ki yarın beni yakmasın, kendisine yakmak için odun verdim ki, beni Allahü teâlâya ulaştırsın” diye cevap verdi. Ahmed bin Harb; “Çok yanılıyorsun. Ateş zayıftır. Ona tapmakla hesaptan kurtulmak mümkün değildir. Bir çocuk, bir avuç su atsa ateşi söndürür. Bu kadar zayıf olan birşey başkasına nasıl kuvvet verebilir? Bir parça toprağı bile kendinden atamaz. Seni Allaha nasıl kavuşturur. Ateş câhildir. Birşey bilmez, yakarken misk ile necâseti ayıramaz. Hepsini aynı anda yakar ve hangisinin daha iyi olduğunu bilmez. Sen ki, yetmiş senedir ona tapıyorsun. Ben de ömrümde bir kere ona tapmadım. Gel, ikimiz de elimizi ateşe sokalım. Seni koruyup korumadığını gör” buyurdu. Behram ateş getirdi. Ahmed bin Harb elini ateşe sokup bir saat kadar bekledi. Eli hiç yanmadı ve acımadı. Bu hâli gören Behram çok şaşırdı, kalbinde bir değişme hissederek; “Size dört şey soracağım. Cevaplarını verirseniz îmân edeceğim” dedi. Ahmed bin Harb; “Sor” buyurdu. Behram dedi ki: “Allahü teâlâ, insanları niçin yarattı? Madem ki yarattı niçin rızık verdi? Madem ki rızık verdi. Niçin öldürdü: Madem ki öldürdü. Niçin diriltecek?” Ahmed bin Harb şöyle cevap verdi: “Allahü teâlâ kendini tanımaları için insanları yarattı. Razzâk (ziyadesiyle rızık verici) olduğunu bilsinler diye onlara rızık verdi. Kahhâr olduğunu anlamaları için onları öldürür. Kudretini tanımaları için onları tekrar diriltir.” Behram bunları duyunca; “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlühü” diyerek müslüman oldu.”

“Ahmed bin Mesrûk buyurdu ki: Kim, Allahü teâlâdan korkarak kalbine gelen uygunsuz düşüncelerden korunmaya çalışırsa, Allahü teâlâ da o kimsenin uzuvlarını, uygunsuz işleri yapmaktan korur, muhafaza eder.”

“Şakîk-i Belhî buyurdu ki: Kendisine birşey ikram ettiğin kimse ile, sana ikramda bulunan iki kişinin senin kalbindeki yerlerine dikkat et. Eğer kalbindeki muhabbet, kendisine İkramda bulunduğun kimseye karşı daha fazla ise, bu ikram ve muhabbetin Allah için olduğu anlaşılır. Ama kalbindeki muhabbet, sana ikramda bulunan kimseye karşı daha fazla ise, bu dostluk menfaat içindir.”

“Yûsuf bin Esbât buyuruyor ki: Sabırlı olmak isteyen kimse, öfkesini yenmeli, kalbinde Allahü teâlâdan başka birşeye yakınlığın olmaması için çalışmalı. Bir musibet veya sıkıntı geldiği zaman, inleyip sızlamamalı. İbâdetleri “Güzel yapabiliyorum” düşüncesinden uzak olup, amelleri kusurlu bilmeye devam etmeli, farzları ve vacipleri yapmakta tenbellik yapmayıp, en güzel şekilde yapmaya çalışmalı, yapılan bütün işlerin dîne uygun olmasına gayret etmeli ve önceden yapılmış olan hatâ ve zararları telâfi etmek için uğraşmalıdır.”

“Ali bin Sehl İsfehânî buyurdu ki: Zenginliği aradım, ilimde buldum. Övülmeyi aradım, fakirlikte buldum. Afiyeti (günahsız olmayı) aradım, zühdde (şüphelilere düşmek korkusuyla mübahların çoğunu terk etmekte) buldum. Kolay hesabı aradım, susmakta buldum. Rahat aradım, vermekte, cömertlikte buldum.”

“Amr bin Osman Mekkî buyuruyor ki: Sabır, Allahü teâlâya dayanıp sebat etmek ve belâyı gönül hoşluğu ve rahatlığı ile karşılamaktır.”

“Ebû Abdullah Magribî buyurdu ki: insanların en aşağısı, zengine zengin olduğu için kıymet verip, onun karşısında zelîl olan kimsedir, insanların en kıymetlisi de, fakirlere hürmet edip tevâzu gösteren zenginlerdir.”

“Ebû Bekr Verrâk buyurdu ki:

İnsanlar da üç sınıf önemlidir Devlet adamları, âlimler ve zâhidler. Devlet adamları bozulunca, halkın huzûru bozulur. Âlimler bozulunca, halkın dîni zayıflar. Varını yoğunu Allah yolunda harcayan zâhidler bozulunca da, ahlâk fesada uğrar. Devlet adamlarının kötülüğü zulüm ile, âlimlerin bozukluğu hırs ve tama’ ile, zâhidlerin bozulması da riya ile olur.”

“Ebû Hafs-ı Haddâd en-Nişâbûrî buyurdu ki: Firâset sahibi olduğu iddiasında bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. Yapılacak şey. başkasının firâsetinden sakınmak ve korunmaktır. Zîrâ Resûlullah ( aleyhisselâm ); “Mü’minin firâsetinden korkunuz” buyurdu. Fakat firâset sahibi olmaya çalışın buyurmamışlardır. Şu hâlde firâsetten korunmak mevkiinde bulunan bir kimsenin, firâset da’vâsında bulunması nasıl doğru olabilir?”

“Ebû Osman Hayrî buyurdu ki:

Zenginlerle sohbet ederken azîz, fakirlerle sohbet ederken alçak gönüllü ol. Zenginlere karşı izzetli davranman tevâzu, fakirlere karşı alçak gönüllü olman şereftir.”

“Birisi Hâtim-i Es-âm’a; “Nasıl namaz kılarsın?” diye sordu. O da şöyle buyurdu: Namaz vakti gelince temiz bir kalb ile niyet ederek abdest alırım. Abdest uzuvlarımı yıkar, kalben de tövbe ederim. Sonra câmiye giderim. Mescid-i Harâm’ı gözümün önüne getirir, Makâm-ı İbrâhim’i iki kaş arasında tutar, Cenneti sağımda, Cehennemi solumda, sıratı ayaklarımın altında, can alıcı meleği arkamda düşünür, kalbimi Allahü teâlâya ısmarlar, sonra ta’zimle Allahü ekber der, hürmetle kıyâm, heybetle kırâat, tevâzuyla rükû, tazarru ile (kendimi alçaltarak) secde, hilm ile cülus (tehıyyattaki oturuş), şükürle selâmı yerine getiririm. Benim namazım böyledir.” “Mimşâd ed-Dîneverî: insanın tapdığı, ya’nî ömrünü kendisi için harcayıp, çok sevdiği şeyler çeşitlidir, insanların bir kısmı nefsine, bir kısmı çocuğuna, bir kısmı malına, bir kısmı parasına, bir kısmı hanımına, bir kısmı makam ve mevkiye tapar. Herkes gönlünü bunlardan birisine bağlamıştır. Bunların bağından kurtulmak çok zordur. Bunlara tapınmaktan, sâdece; kendine, malına, makam ve mevkiine güvenmeyip, her şeyin sahibi ve yaratıcısı Allahü teâlâya hakkıyla kulluk yapamadığını bilip, yaptıklarını hep kusurlu ve noksan görerek, nefsini ayıplayanlar kurtulabilir.”

“Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki: Allahü teâlânın, insanlara şu şekilde hitâb etmediği hiçbir gün yoktur. “Kulum! Hiç insaflı davranmıyorsun. Ben seni anıyorum ama, sen beni unutuyorsun. Seni kendime da’vet ediyorum fakat sen, başkalarının dergâhına gidiyorsun. Ben, dertleri belâları senden uzaklaştırıyorum. Lâkin günah üzerinde ısrar ediyorsun. Ey Âdemoğlu! Yarın kıyâmette huzûruma gelince, mazeret olarak ne söyleyeceksin?”

“Şah Şücâ’ Kirmânî buyurdu ki: Güzel ahlâk, başkalarına eziyet etmemek ve güçlüklere katlanmaktır.”

“Ebû Ali Sakafi buyurdu ki: Kişi, şu dört hasletten gâfil olmamalıdır ilki doğru söz, ikincisi doğru iş, üçüncüsü samimî dostluk, sonuncusu ise emânete sadâkat ile riâyet etmektir.”

“Ebû Bekr Kettânî şöyle anlatır: Bir kere rü’yâmda çok güzel bir genç gördüm. “Sen kimsin?” diye sordum. “Takvâyım” dedi. “Nerede ikâmet edersin?” dedim. “Dertlilerin kalbinde” dedi. Sonra diğer tarafa baktığımda, çirkin, siyah bir kocakarı gördüm. “Sen kimsin?” dedim. Ben, kahkaha, zevk ve keyfim” dedi. “Nerede ikâmet edersin?” dedim. “Çok gülenlerin kalbinde” dedi. Uyandıktan sonra hiçbir zaman kahkaha ile gülmemeye niyet ettim.”

“Ebû Bekr Tamistânî buyurdu ki: ilim, seni cehâletten kurtarır. Sen de Allahü teâlâya, seni ilimle cehâletten kurtarması için duâ et.”

“Ebû Hasen bin Sâî buyuruyor ki: Ma’rifet; her durumda kulun, Allahü teâlânın vermiş olduğu ni’metlere şükretmede âciz olduğunu, genç ve kuvvetli olduğu zamanlarda ise zayıf olduğunu bilmesidir.”

“Ebü’l-Hasen Bûşencî’ye, “Kim mürüvvet sahibi değildir?” diye sordular. “Allahü teâlânın kendisini gördüğünü bildiğini, kirâmen kâtibîn melekleri ile hafaza meleklerinin yanında bulunduklarını ve kendisini ta’kib etmekte olduklarını bildiği hâlde, günâh işlemeye cür’et edebilen kimse, mürüvvet sahibi değildir” buyurdu.

“Ebü’l-Hayr el-Aktâ buyurdu ki: Şerefli bir insan olabilmek için; edeb sahibi olmak, farzları eda etmek, sâlihlerle sohbet etmek ve fâsıklardan uzak durmak lâzımdır.”

“Ebü’l-Kâsım Nasrabâdî buyurdu ki: Ma’rifet ve Allahü teâlâya yakın olma hâli, farzları eda etmekle ve sünnet-i seniyyeye tâbi olmakla ele geçer.”

“İbn-i Hafif buyurdu ki: Riyâzet, nefsi hizmetle kırıp, Allahü teâlâya ibâdette gevşeklik göstermesine mâni olmaktır.”

“İbrâhim bin Şeybân buyurdu ki: Sefil (aşağılık) kimse, Allahtan korkmayan ve O’na âsî olandır. En sefil kimse, herşeyi bedel ile karşılık ile veren, verdiği herşeyden menfaat bekleyen ve verdiğini başa kakan kimsedir.”

“İbrâhim-i Kassâr buyurdu ki: insanların en zayıfı, nefsinin kötü isteklerinden uzak durmakta âciz kalan kimsedir. En kuvvetlisi de, bu kötü arzularını terk etmeye gücü yeten kimsedir.”

“Ebû Ali Dekkâk buyurdu ki: Bir kimse kendini, hocasının kapısında süpürge yapamaz ise, hakîkî âşık değildir.”

“Ebü’l-Hasen-i Harkânî buyurdu ki: Şayet bir mü’mini ziyâret edersen, hâsıl olan sevâbı, yüz adet kabûl edilmiş hac sevâbı ile değiştirmemen lâzımdır. Çünkü bir mü’mini ziyâret için verilen sevâb, fakirlere verilen yüzbin altın sadakanın sevâbından daha fazladır. Bir mü’min kardeşinizi ziyârete gittiğinizde, Allahü teâlânın rahmetine kavuştuk diye i’tikâd edin.”

Ebû Ali Sakafî buyurdu ki: Sağlam bir dal, ancak sağlam bir kökten çıkar. Şimdi hareketlerinin sıhhatli ve sünnet üzere olmasını isteyen kimse, önce kalbindeki ihlâsı sıhhatli hâle getirmelidir. Zîrâ zâhir amellerdeki sıhhat, bâtın amellerindeki sıhhatten hâsıl olur.”

“Ca’fer-i Sâdık buyurdu ki: “Beş kimsenin sohbetinden, ya’nî beş kimse ile beraber bulunmaktan sakın: Birincisi, yalan söyleyenden sakın. Çünkü ona dâima aldanırsın. Çünkü sana iyilik yapayım derken, kötülük yapar. İkincisi, cimriden sakın. Üçüncüsü, ahmaktan ya’nî aklı az olandan sakın. Çünkü en çok işine yarıyacağı zaman, seni bırakır. Dördüncüsü kötü kalbli kimseden sakın. Çünkü işi bozulunca seni harcar. Beşincisi, fâsıktan ya’nî günah işlemekten utanmayan kimseden sakın! Çünkü seni bir lokma ekmeğe satar.”

“Abdullah bin Muhammed buyurdu ki: Allahü teâlâ çeşitli ibâdetler bildirdi. Sabrı, sıdkı, namazı, orucu ve seher vakitleri istiğfar etmeği buyurdu. İstiğfarı en sonra söyledi.

Böylece kula, bütün ibâdetlerini, iyiliklerini kusurlu görüp, hepsine af ve mağfiret dilemesi lâzım oldu.

Farzlardan birini eda etmeyen, sünneti yapmama belâsına yakalanabilir. Sünneti terk edenin ise bid’ate düşmesi muhakkakdır.”