Mevlânâ 1207 – 1273

Mevlânâ 1207 – 1273

4 Eylül 2018 0 Yazar: admin

 Mevleviyye tarikatının kurucusu olan ve Mesnevî isimli eseriyle tanınan sûfî 

“Kişinin değeri aradığı şeydir” Mevlana

Celaleddin Rumi, 1207’de Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelmiş, Moğol istilasından kaçan ailesiyle birlikte uzun bir göç döneminin ardından 1221’de, şimdiki Karaman’a yerleşmiştir. Babası Bahaüddin Veled, tasavvufi eğilimleri olan tanınmış bir din alimiydi (Sultanu’l-Ulema, yani Alimlerin Sultanı diye bilinir). Konya’ya çağrılmış ve burada dersler vermiştir. Bir kaç yıl sonra Veled ölür ve ardından Celaleddin, onun makamına geçer. Tasavvufi meselelere olan ilgisi, babasının müridi ve dostu Burhaneddin Muhakkık’ın verdiği eğitimle güçlenir; Muhakkık, onu tasavvufi düşüncenin derin sırlarıyla tanıştırmıştır.

1244 yılında Konya’ya gelen ve hakkında fazla birşey bilinmeyen bir dervişin, Celaleddin Rumi’nin hayatına çok büyük etkisi olmuştur; bu derviş Şems-i Tebrizi’dir. Bu mutasavvıf, onun düşüncelerine yön vermiş, ona derin bir ruh coşkusu aşılamıştır. Celaleddin, Şems ile birlikte olmak için ailesini ve müritlerini ihmal eder duruma gelince, Şems’in Konyadan ayrılması için bir baskı oluşur. Şems, şehri terkeder fakat Rumi bu ayrılığa dayanamadığından, oğlu Sultan Veled, Şems’i geri getirtir. Şems’in Konya’dan son ayrılışı ile ilgili söylentilerin en yaygını, Rumi’nin oğlu Çelebi Alaeddin tarafından öldürüldüğü ile ilgili olanıdır (1247).

Rumi’nin sonraki tasavvufi dostları sırasıyla Selahaddin Zerkub ve Hüsameddin Çelebi olmuşlardır. Ona göre, her ikisi de Şems’in şahsında görmüş olduğu ilahi güzellik ve kudretin yansımalarıydı. Hüsameddin Çelebi, onda Mesnevi’yi yazma isteğini uyandırmıştı ve her nerede olursa olsun onun dudaklarından dökülecek dizeleri yazmakla görevliydi. Celaleddin Rumi, 17 Aralık 1273’te ölmüş, müritlerinin önderliğini Hüsameddin devralmıştır.

Celaleddin Rumi’nin bütün düşünceleri, inançları şiirlerinde sergilenmiştir. Şiirleriyle düşüncelerini birbirinden ayrılamaz hale getiren Rumi, kendinden önce gelen İran ozanlarından Senai ve Attar’ın izini sürmüştür. Şiirlerinde işlenen konular “sevgi” kavramı çerçevesinde yoğunlaşır. Rumi’nin başlıca yapıtı 25669* beyitten oluşan Mesnevi’sidir. Farsça yazılmış bu manzume on yılda oluşturulmuştur. Hikaye anlatmaktan hoşlanan Rumi’nin Mesnevi’sinde kahramanlar kadar, kullanılan imge ve simgeler de çok yönlüdür. Onüçüncü yüzyılda bilinen neredeyse akla gelebilecek her tasavvufi kuramı kapsar. Gazellerin toplandığı Divan’ı Kebir’de şiir, sürükleyici, çarpıcı, akıcı bir nitelik kazanır, dizeler arasında sesin egemen olduğu bir uyum bulunur. Bu yapıtta Farsça şiirin en güçlü örnekleri görülür. Bu ikisi dışında, verdiği derslerden ve sohbetlerinden oluşan Fihi Mafih, vaazlarını ve öğütlerini içeren Meva’iz-i Mecalis-i Seba ve Selçuklu sultanlarına, vezirlerine, hekimlerine, ahilere ve dostlarına yazdığı Selçuklu tarihi açısından önemli bilgiler içeren Mektubat adlı eserleri bulunmaktadır.

Mevlana’nın şiirlerinde işlenen konular şu bölümlerde toplanabilir; insan, evren, ölüm ve ölümsüzlük, tin. İnsan tanrısal bir varlıktır, tin ile gövde gibi iki özden oluşan bir bütündür. İnsanda dirilik tinle gövde arasında oluşan uyumdan doğar. Bu uyumun özünü oluşturan da sevgidir. Tin gövdeyi, gövde tin’i sever. Bu sevgi tanrısal bir eylem niteliğindedir. Tin, tanrısal bir tözdür, ölümsüzdür. Gövdeye dirilik kazandıran Tin, geldiği tanrısal kaynağa, Tanrı’ya dönmenin özlemi içindedir. Mevlana Celaleddin, tinin bu durumunu Mesnevi’nin ilk dizelerinde onu bir kamışa benzeterek anlatır. Kamışlıktan ayrı düşüp sıla hasreti çekmekten dolayı feryat eden ney denen çalgıdan çıkan ses, Tanrı’dan ayrı düşen tinin özlem dolu sesidir. Tanrı ölümsüz olduğuna göre gövdenin tinden ayrılması bir ölüm değil bir çözülmedir, gövdeyi kuran öğelerin dağılarak başka bir varlığa dönüşmesidir.

Mevlana’nın tasavvuf anlayışında insan bir sevgi varlığıdır, tanrısal niteliklerle donatılmıştır. Bu sevgi(Aşk), insanla tanrıyı birbirine bağlayan birleştirici güçtür. İnsan, taşıdığı tanrısal öz dolayısıyla iyi, erdemli olma gereğindedir. İyilik sözle değil erdemle ortaya konur, yaşamın bütün alanlarında kullanılır.

Rumi’nin ilahiyatında, Sadrüddin Konevi aracılığıyla İbni Arabi’nin öğretileri hakkında bilgi edinmesi ve Yeni Eflatuncu temalar etkili olmuştur. Rumi’ye göre hayat sürekli bir devinimdir, bir önceki aşama tamamlanmadan yeni bir aşamaya geçilemez. Rumi’nin ruhun yukarı doğru hareketine ilişkin tanımları batılı bilginlerin dikkatini çekmiş, ruhun ilahi kaynağa dönüşü konusundaki Yeni Eflatuncu düşüncenin şiirsel versiyonu olarak görülmüştür.

nebatken öldüm, hayvan şekliyle baş gösterdim.
ne diye korkacak mışım?

bir daha hamle edeyim de insanken öleyim;
böylece de melekler aleminde
ancak O’nun zatıdır kalan.

Ölümle daha yüksek bir hayata ve manevi dirilişe erişmek, aşıkların hedefidir; sema ayiniyle ifade edildiği gibi fena ile beka arasındaki sürekli etkileşimdir bu.

Mevlana’ya göre; bütün insanlar kardeştir, yeryüzü bütün insanların ortaklaşa, barış içinde yaşamaları gereken bir ülkedir. Burada ne varsa Tanrı’nındır. İnsanın kendi de tanrısal bir varlıktır. Bütün insanlar özdeş olduklarından inanç ayrılıkları, din değişiklikleri gereksizdir. Önemli olan insanın olgunlaşması, yükselmesi, tanrısal niteliğine yaraşır bir düzeye ulaşmasıdır.

Rumi’nin ölümünden kısa bir süre sonra eserleri, özellikle de Mesnevi, Farsça konuşulan her yerde tanınmıştır. Oğlu Sultan Veled, Rumi’nin toplantılarını ve özel törenlerini bir düzene koymuş, bunlara bir kurum niteliği kazandırmıştır; Mevlevi Tarikatı. Tarikatın başlıca özelliği olan Mevlevi ayinleri, Rumi’nin sözünü ve müziğini yeni doğmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’na yaymıştır.

Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine, yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna’nın ölüm günü olan 17 Aralık, düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” olarak anılır.

Mevlanadan Sözler…

Yok olurum, yok olurum da erganun gibi “Gerçekten de biz, dönüp ona varanlarız” derim.

Bir kere daha melekken kurban olayım da

o vehme gelmeyen yok mu, o olayım.

Melek olduktan sonra da ırmağa atlamak gerek; “her şey yok olur gider,

kol-kanat çırpayım.

Hayvanlıktan öldüm, insan oldum; artık ölüp azalmaktan, noksana düşmekten

Ben de cansız varlıktım öldüm, biten, boy atıp gelişen nebat oldum

Yeni Yüksektepe Araştırma Grubu

Kaynakça

* Tarikatlar Mezhepler Tarihi, İ. Zeki Eyüboğlu, 1993, İstanbul

* İslamın Mistik Boyutları, Annemarie Schimmel, 2004, İstanbul