Hammurabi (M.Ö: 1810-1750) Babil Kralı

12 Eylül 2018 1 Yazar: admin

Hammurabi (M.Ö: 1810-1750) Babil Kralı

Hammurabi, I. Babil Hanedanının 6. Kralıdır. Onu meşhur yapan devlet adamı ve teşkilatçılığından ziyade yaptığı kanunlardan gelmektedir. Hammurabi Kanunları mülkiyet, sosyal sınıflar, aile ve ceza hukukundan bahsetmektedir. Akkad dilinde yazılıp, eski kanunların sistemleştirilip, yazılmasından meydana gelen Hammurabi Kanunları, 1902 yılında Fransızlar tarafından Sus şehrinde bulunup, Loure Müzesine taşındı. Dikme taşın ön ve arka yüzlerine çivi yazısıyla yontulan Hammurabi Kanunları, 282 maddeden meydana gelmektedir.

Dönemindeki gelişmeler

Hammurabi, ülkede merkezi bir idare kurmak için memur sayısını arttırıp, sürekli ve resmi yazışma usulünü başlattı ve kendisini kutsallaştırıp, “Kralların tanrısı” ünvanını aldı. Hammurabi’nin asıl ünü devlet adamı ve teşkilatçılığından ziyade yaptığı kanunlardan gelmektedir. Hammurabi Kanunları mülkiyet, sosyal sınıflar, aile ve ceza hukukundan bahsetmektedir. Akkad dilinde yazılıp, eski kanunların sistemleştirilip, yazılmasından meydana gelen Hammurabi Kanunları, 1902 yılında Fransızlar tarafından Sus şehrinde bulunup, Loure Müzesine taşındı. Dikme taşın ön ve arka yüzlerine çivi yazısıyla yontulan Hammurabi Kanunları, 282 maddeden meydana gelmektedir.

Devleti Kurma

Hammurabi (İ.Ö.1728-1686) krallık varisi olmak için mücadele eden koalisyonlardan birinin lideridir. Zamanla hakimiyeti eline alan Hammurabi, komşuları Larsa, Mari ve Asur’a hakimiyetini kabul ettirmek için uzun süre savaştı. İ.Ö. 1770 yılında Babil ülkesinde birliği sağladı ve bütün Mezopotamya’ya hakim olup, Suriye ve Elam bölgelerini içine alan bir imparatorluk kurdu. Hakimiyeti altındaki Babilliler, Amurriler, Akkadlar ve Sümerlileri bir millet haline getirmeye, dil, kültür ve hukuk birliği içinde yoğurmaya çalıştı. Hammurabi, kanunları toplumun hakları ve sorumlulukları açısından üç sınıfa ayırmaktadır. Bunlar avilum (üstün, asil insan), meşkenum (orta sıradan insan) ve vardum (köle) idi. Yaralama olaylarında şiddet avilum’a yönelikse suçlu daha sert bir biçimde, meşkenum’a yönelikse normal, vardum’a yönelikse çok hafif olarak cezalandırılmaktaydı. Suçu işleyen avilum ise daha çok ağır tazminat cezalarına çarptırılır, meşkenum ve vardum ise idam, hapis veya ağır dayak cezalarına maruz kalmaktaydı. Kaynak beyaztarih.com

Sin-Muballit’in oğlu ve halefi Hammurabi (M.Ö.1792-1750) ile Babil için en parlak dönem başlar. Askeri ve idari olarak bütün Mezopotamya’yı birleştirmeyi başarır. Tahta 25-30 yaşlarında geçen Hammurabi, acil önlemlerle devlette yeni bir ekonomik ve sosyal düzenleme başlattı. Örneğin daha düşük sınıfların geleneksel yükümlülüklerini veya muafiyetlerini tanzim etmiştir. Krallığının ilk yıllarını Elam, Subartu, Eshnunna, Malka, Larsa, Gutiler ve diğer dağ kavimlerini fethetmesini sağlayan yoğun bir askeri ve diplomatik faaliyete ayırmıştır. Açıkça bir “evrensel krallık” kurma arzusu taşıyan Hammurabi’nin hükümdarlığının sonunda, imparatorluk, Habur’un ötesine kadar bütün Dicle ve Fırat vadisini kapsıyordu. Yani Akad kralı Sargon’un veya III.Ur Hanedanı krallarının hüküm sürdüğü topraklar kadar genişti.

Tarih, bu kişinin büyük idari, politik ve diplomatik yeteneğini vurgulamaktadır. Krallığının başında, Babil’in bütün sınırlarını tehdit eden şehir devletleri ile kuşatıldığını görmüştür. Politik yetenekleri ile ordularının gücü sayesinde Suriye çöllerine akın yapmış; hakimiyetini İran Körfezi’nden kuzey dağlarına kadar genişletmiştir.

Bir idareci olarak Hammurabi, önceki çağların anakronik şehir devletleri sistemi yerine, güçlü bir imparatorluğun yönetilmesini sağlayan mükemmel bir merkezi sisteme inanıyordu. Devletin bölündüğü eyaletler, yerel prenslerin yerine geçen kraliyet görevlileri veya valileri tarafından yönetiliyorlardı. Mühürdarlarının yazdığı bol miktardaki mektupların gösterdiğine göre, Hammurabi’ye titiz bir şekilde bilgi veriliyordu. Kompleks bir bürokrasiyi (vekiller, valiler, belediye başkanları, memurlar) kontrol eden bir başbakanın (İsaku) denetlediği bu idarenin mükemmel işlemesi için Akad dili, bütün imparatorlukta resmi dil ilan edilmiş ve Sümerce yalnız dini işler için kullanılmıştı. Hammurabi, imparatorluğunu iyice birleştirerek, bütün tanrılar panteonunun bağlı olacağı tanrı Marduk’un üstünlüğüne dayanan bir “resmi din” kurmuştur.

Onun hükümdarlığında büyük kamu yapıları inşa edildi, çeşitli kanalların, surların (Babil, Lagash, Mari, Malka’da) ve aynı zamanda dini karakterde yapıların inşası ve tamiri yapıldı; çeşitli tanrılara adanmış tapınaklar, tahtlar ve heykeller yapıldı. (“Hammurabi halkın zenginliğidir.” deyişi ünlüydü).

Hukuki karşılığına göre sikkelerle veya ayni olarak ödenebilen vergi kavramına, özel bir önem verilmiştir.

Sonuç olarak, bütün imparatorluğunu “kanunlarına” göre düzenlemiş; taş stellere kopya edilerek topraklarındaki bütün kentlere dağıtılmasını emretmiştir.

II.Kanunların Bulunması ve Yapısı

1901 kışında Susa’da(İran), J.Morgan yönetiminde bir araştırma ekibi, bütün imparatorluğa dağıtılmış siyah diorit stellerden birini bulmuştur. Stel, şeref yerini işgal ettiği Louvre Müzesi’nde kâşifleri tarafından tercüme edilmiş şekilde sergilenmektedir. Diorit blok çok iyi parlatılmıştır, oval kesitlidir ve tepesinden hafif eğimlidir. Yüksekliği 2.25m , çevresi 1.65m ve kaidesi 1.90m’dir. Söz konusu stel, dış görünüşüne göre iki bölüme ayrılabilir: Bütün yüzeyini kaplayan çivi yazısı metin ve anıtı taçlandıran alçak kabartma.

Güzel ve iyi çizilmiş çivi yazısı karakteriyle kazılmış Akad dilindeki metin, toplam 52 sütundur. Karelere bölünmüş olup, 3600 satır olarak sağdan sola ve yukarıdan aşağıya yazılmıştır. 24 sütun ön yüzde, kalan 28 sütun ise arka yüzde bulunmaktadır. Ön alt bölümde 7 sütun eksiktir.

Kanun bölümü sade bir şekilde formüle edilmiş ve şarta bağlı formda 282 madde içermektedir. Sistematik düzenleme eksik olmasına rağmen (güncelle karşılaştırılırsa Yasa vasıtasıyla daha iyi anlaşılır) bazı maddeler aşağı yukarı bütün olarak ele alınmıştır. (Mülkiyet ve aile hukuku gibi.)

Stelin eğimli tepesini taçlandıran ve 0.65 m yüksekliğinde, 0.60 m genişliğinde dikdörtgen bir alan kaplayan alçak kabartma, eşitlik ve adaletin esinleyicisi Güneş Tanrısı (Shamash) ile Hammurabi’yi temsil eden bir sahne içermektedir. Gadd ve Falkenstein’e göre stelde tasvir edilen tanrı Shamash değil Marduk olmalıydı. Bu tanrı, tapınak girişi formunda bir tahtın üzerinde oturmuş, ayaklarını Güneş Tanrısı’nın her gün parladığı, doğununkileri temsil eden dağlara dayamıştır. Burada güç sembolleriyle temsil edilmiştir: Asa ve çember, Hammurabi’ye kanunları yazdırır bir duruşta; Hammurabi’ye adalet asasını temsil ediyor olarak da yorumlanabilir. Burada, kompozisyonun diğer bir figüründe, saygı ve tapınma belirtisi olarak tanrının huzurunda ayakta duran uzun tünik giymiş bir kişi görülür.

Bazı tarihçilerin, önsöz ve sonsöz anlatımına dayanarak, yayınlanmış olması en muhtemel tarihinin Hammurabi’nin hükümdarlığının 40.yılı, M.Ö.1753 civarı olduğunu belirtmesine rağmen, kanunların kaleme alınma ve sonraki yayınlanma tarihi bugüne kadar kesin olarak belirlenememiştir.

Bu kanun, önceki hukuk ilmini uygun rötuşlarla kısmen onaylayacaktır ve döneminin en büyük ve en önemli edebi anıtı olacaktır. Aynı zamanda eski doğu dünyası ile bütün antik çağların en ünlü kanunsal yapısıdır. Stel, Akad dilinde kaleme alınmış ve çivi yazısı işaretleriyle oyulmuştur. Bulunuşundan birkaç ay sonra bilge bir Dominiken Fransız Vicent Scheil tarafından deşifre edilmiş ve Paris’te Akadca-Fransızca, başka metinleri de içererek yayınlanmıştır.

Hammurabi Kanunları kısmen ilk editöründen, üç bölüm halinde uyumlu bir düzenleme alarak kendinden önceki üç kararnameye uygun olarak metnin kendi iç yapısını izlemektedir: Önsöz, hukuki kısım, son söz.

Teknik ve sade bir Akadca ile yazılmış hukukİ kısımla, Urnammu ve Lipit-İştar kanunnamelerine çok yakın olan, eski deyimlerle ilahi tarzında kaleme alınmış yüksek şiirsel kalitede pasajlara sahip önsöz ve sonsöz arasındaki stil farkı kolayca görülebilir.

Hukuki öneminin yanında, aynı zamanda edebi bir eser olarak da takdir edildiği için yazı okullarında defalarca kopya edilmiş ve böylece, onun kanunlarından alıntılar kapsayan birkaç kil ve Asurbanibal’in kütüphanesinde saptandığına göre, M.Ö.I. bin yılın ilk yarısına kadar çeşitli kopyaları yapılmaya devam edimiştir.

J.Klima’nın görüşüne göre hukuki bir kanunname olarak bu eser büyüklük açısından, Romalıların 12 Tablet Yasaları tarafından bile aşılamamıştır. Sadece VI.yüzyıla ait olan Justinian Kanunnamesi Hammurabi’nin hukuki eserini büyüklük açısından geçebilmiştir.

Hammurabi İmparatorluğu’nun karakteristiklerine göre uygulayabilmek için değiştirdiği, yürürlükten kaldırdığı ve güncelleştirdiği eski hukuki metinlerden esinlenmiştir. Bu nedenle tarihçilerin görüşüne göre, kanun kendi hukuki temeliyle karakterize olmuyor. Bunun değeri kendi devletlerinin gelenek ve yasalarını birleştirme ile gerçekleştirilen çabalarda yatmaktadır; dini ve dilsel olarak birleştiğinde İmparatorluğa tam bir kimlik vermektedir. Yorumlanmasıyla birlikte Mezopotamya’da, sosyal bilinç ve sorumluluğa dayanarak kanunların bütün vatandaşlar için uygulanmasını sağlayan güçlü bir hukuki reform ortaya çıkmıştır; yani daha üst sosyal sınıf da cezalarda aynı sertlikle karşılaşacaktır.

Giriş analizi

Kanunname, birinci tekil şahıs olarak yazılmış etkileyici bir girişle başlar ki, Hammurabi’nin başarılarının bir destanı tarzında görülmektedir; hem de hukuki işlerin haberleridir. Hammurabi’nin işleri sayesinde barış, istikrar ve refaha erişen kentlerin uzun bir listesinin sunulduğu en az 5 sütun, askeri içeriği okumamıza yardımcı olmaktadır. Bu kentlerin sıralaması, pratikte, imparatorluğun toplam coğrafi sınırları içerisinde bir arada kalmaktadır. Girişin olası bir analizi şöyle olabilir:

1.Hammurabi’ye ilahi çağrı

Anum ve Enlil, Marduk’a insanlar üzerinde hâkimiyet verirler ve onu bütün tanrılar arasında üstün kılarlar.

Koruyucu tanrısı Marduk olan Babil’e, politik üstünlük verilmiştir

Anum ve Enlil, Hammurabi’yi ülkede hukuku tesis ederek adaletin hüküm sürmesini sağlamaya çağırırlar.

2.Hammurabinin kendini övmesi

Hammurabi tarafından, kentlerinde ve tapınaklarında farklı tanrılar için yaptırılan eserlerin ilişkisi.

Hammurabi’nin çeşitli ünvanlarının, üstün niteliklerinin sıralanması.

Kralın halkına yaptığı iyilikler ki bunların arasında ülkede barış, iyi yönetim ve adil yasalar vurgulanmaktadır.

Böylece, giriş şöyle denilerek başlamaktadır:

Anunnakiler’in kralı yüce Anum ile gök ve yerin efendisi, evrenin kaderini hükmeden Marduk için karar verilmiş, Enki’den ilk doğan Enlil bütün insan nesli üzerindeki ilahi hakim olduğu zaman, İgigiler arasında onu görkemli yaptığı zaman, Babili yüce adıyla duyurup, onu dünyada üstün kıldığı zaman, ortasında temelleri kesinlikle gök ve yerinki kadar sağlam olan ebedi bir krallık kurulduğu zaman, Anum ve Enlil, ben saygılı prens ve tanrımdan korkan Hammurabi’yi hukuku ülkede egemen kılmam, güçlünün zayıfı ezmesini önlemem için kötüleri ve lanetlileri yok etmem,  karabaşlar üzerinde Shamash gibi yükselip ülkeyi aydınlatmam için seçtiler…

Ben Güçlü Kral’ım, Babil’in güneşiyim, ışığın Sümer ve Akad ülkeleri üzerinde ilerlemesini sağlayanım; dünyanın dört yanını itaat ettiren Kralım.

Ninni’nin gözdesiyim. Marduk beni,  insanlar için adaleti sağlamak ve ülkeye doğru yolu göstermek için görevlendirdiği zaman, ülkenin dilinde hukuk ve adaleti yaydım ve böylece insanların refahını yükseltim.

Kanunların Bütünü

Kanunname’nin ikinci bölümü, esas olarak medeni hukuka giren kanuni normlar ve belirli konuları düzenleyen az çok çeşitli içerikli bir derleme formundadır.

Stel, gerçekte bize sadece dönemin bir araya gelmeyen normalarını tamamlayacak ve çok daha fazla olması gereken hukuk ilmini bırakan paleo (eski) Babil hukukunun eksik bir görünümünü sunmaktadır.

Hammurabi’nin kendi, Kanunnamesinin 51. ve 98.maddelerinde bazı somut durumlar için önceki hukukun, geleneklerin ve kanunların, Kanunname’nin reddetmediği ve inkâr etmediği bir ölçüde var olduğunu göstererek “kraliyet emirlerini” tekrarlar.

Bu kanunların bütününün incelenmesi, bu çalışmanın sınırlarını aşmaktadır. Bu nedenle aile hukuku ve veraset hukuku, mülkiyet hukuku, yükümlüler ve ceza hukukundan söz edilen ekonomik ve adli ilişkilerde odaklanacağız

A. Aile hukuku ve veraset hukuku

Aile, bir baba ve zevceden, eşlerinden (resmi eş ve olasılıkla ikinci eş) ve eşlerinin çocuklarından oluşur ve eğer varsa evlatlıkları ile kölelerinden olanları da içermektedir. Ailenin reisi baba, evle ilgili tüm konularda kesinlikle yönetimi yerine getirir ki, çocukları gibi eşleri de onunlar yasal olarak aynı kabul edilemezdi. Baba, aile hukuku ile ilgili konularda daima en üst konumdaydı. Kanun, ailenin otonom bir ekonomik mal varlığı olarak görülen ekonomik sistemi ile ilgilenmiştir. Evlilikte bütün mallar çiftin her ikisine de eşit olarak aittir; her ikisi de evlilikleri süresince birbirlerini karşı taahhüt edilen borçlardan sorumlu olacaklardır. Bunula beraber, erkek kendi mallarından yararlanabilir (hediye, gelir, vs.), eğer varsa babasının mirasını alabilir, bağış ve vasiyet yapabilirdi. Hukuka uygun olarak kadın kendi parasını yönetir, sözleşme yapabilir, taşınır mal alabilir ve hatta yargıya yardım edebilir, kamu yönetiminde belli görevler alabilirdi. Babanın çocukları üzerinde ve ancak belirli bir yıl içerisinde geri verip satmadan, onların malları üzerinde velayeti vardı. Aynı şekilde, babanın, ailenin bireyleri üzerinde mutlak bir disiplin yetkisi vardı, ancak yaşam ve ölüm hakkı yoktu.

Evlilik, fazlasıyla bir sözleşme özelliğine sahipti. İnisiyatif, nişanlanan kızın babasına aitti. Erkek, nişanlısının ailesiyle anlaşma yapınca, müstakbel kayınpederine nişan hediyeleriyle birlikte bir armağan vermek zorundaydı. Bunun değeri, çeyiz verildiği zaman nişanlısının babasının evini göz önüne alınarak belirlenmeliydi ki, böylece kadın daima onun malını muhafaza edebilecek ve çocuklarına bırakabilecekti. Bundan sonra, hem kadının haklarını ve görevlerini, hem de bir boşanma durumunda erkeğin ödemesi gerekecek miktarı veya bir sadakatsizlik durumunda karşılaşacağı cezayı belirleyecek bir anlaşma kaleme alınırdı. Evliliğe yasal bir karakter veren anlaşma imzalanınca, gelinin babası çeyizini verirdi. Anlaşmayı imzalayan gelin, babasının evinde veya müstakbel kayınpeder ve kayınvalidesi ile oturmayı seçebilirdi. Evlilik tek eşliydi; ancak resmi eş kısırsa diğer eşlere izin verilirdi. Kadın, eşi kendisini terk etmedikçe asla eşini terk edemezdi.

Veraset hukuku, kan akrabalığına dayanırdı ve erkek çocuklar varis olarak adlandırılırdı. Tekrar eden ve ağır olduğunun hukuken açıkça onaylanması gereken suçlar yüzünden olmadıkça, kanun çocukların babaları tarafından mirastan yoksun bırakılmamaları için ekonomik haklarını korurdu. Ayrıca, ölenin eşi ve kardeşleri de miras alırlardı. Mirasçı olarak yasal karakteri bulunmayan kız çocuklar, mal varlığı erkeklerin özel malı olmasına rağmen, daima erkek kardeşlerinden az olmak üzere mirastan çeşitli paylar alabilirlerdi.

B. Mülkiyet hukuku

Mal varlığı, taşınabilir ve taşınmaz olarak ayrılırdı. Taşınmazlarla ilgili (tarla, meyve veya sebze bahçesi ve benzerleri) mülkiyet hukuku taşınabilirler için olanlardan farklıydı; çünkü bunlardan ilki, temelde kamusal karakterdeydi. Bu nedenle devlet, kadastrolar vasıtasıyla bunları kontrol ediyor, devlete hizmet etmiş olan memurlar, askerler veya zanaatkârların kullandığı mal varlığının kesin durumunu her an biliyordu.

Bir ailenin taşınabilir mallarına (hayvanlar, köleler, tahıl, gemiler, altın ve gümüş) gelince, bunlar aileyi oluşturan kişilere değil, yalnızca ailenin kendisine aitti. Böylece tüzel-ekonomik bir otonom birlik oluştururlardı. Onun tam egemenliği sadece sahip olmaktan değil, aynı zamanda hukuka uygun geçerli bir ünvanın gerekli olmasından anlaşılır. Baştan sona uygun bir şekilde kaleme alınmış bir belge, mutlak mülkiyeti garantilerdi.

C. Yükümlülükler

Önemli bir hukuki görüşmeyi sonuçlandırmak için, ilk olarak tarafların isteği ve sonra sözleşmenin onsuz tamamlanmayacağı bir belge meydana getirilmesi gerekliydi. Bu nedenle, bütün sözleşme yazılması gerekiyordu. Sözleşme tabletinin kent veya tapınak arşivlerinde saklanan çeşitli kopyaları vardı. Bu tabletler kamu kâtipleri, kanun uzmanları ve çivi yazısı ustaları tarafından kaleme alınırdı. Anlaşmanın tam garantisi için taraflar kentin koruyucu tanrısı adına veya akdedilen yükümlülüğü onaylaması için Kral adına bir yemin edebilirlerdi. Sözleşme tipleri şunlardı: Emanet, nakliye, borç, kira ve eşya satımı.

Borç sözleşmeleri karşılıksız veya ağır bir belge olabilirdi. Borç verilen mallar tahıl, susam, hurma, zeytin, yün, kerpiç ve gümüştü. Faiz oranı %5,5 ile 25 arasındaydı. Tapınaklar bir tür borç verdikleri zaman, çok daha düşük faiz uygulamak yasal yükümlülükleri vardı.

Eşya satımıyla ilgili olarak, genel yükümlülükler için belirlenmiş formaliteler geçerliydi. Satışa konu eşyalar çeşitliydi: Taşınabilir ve taşınmaz mallardan gelecekteki mallara (hasat) kadar, ofisler, idareler görev yerlerinde satılabilirdi. Benzer şekilde, malından mahrum etme, satışa konu eşyanın hataları veya görünmeyen kusurları gibi konuları mahkeme kararları düzenlerdi.

D. Ceza hukuku

Hammurabi, kanunlarının girişinde, daha önceki yasaların hükümleri ve halkı için adaleti sağlamak üzere Kanunname’sinde ortaya konan kural vasıtasıyla, devletin ceza yetkisi prensibini beyan etmektedir. Bununla beraber, kan davasında kişiye saldırganı cezalandırmasında yardım eden, Talian Yasası’nda karşılaşılan (ki Amorit hukukunu sunmaktadır) ve Kanunname’de bir araya getirilen yasa, sadece saldırganın ve saldırıya uğrayanın üst sınıfa mensup olduğu durumlara indirgenmiştir. Aynı zamanda bedensel olduğu kadar ekonomik cezalar, kendisine karşı suç işlenen kişilerin kategorisine göre değişirdi.

Devlet tarafından belirlenen, kamusal karakterli ceza esas olarak şu cezaları içerirdi: Ölüm cezası, bedensel cezalar, para cezaları ve sürgün. İdam, (kanunname, 40 kadar suça uygulanmaktaydı) diğer şekillerin yanı sıra boğma, yakma, kazığa oturtma yoluyla uygulanabilirdi. Bedeni cezalar dayak ve kırbacın yanı sıra organların kesilmesini de içerirdi.

Para cezası ve ekonomik telafi, daha geniş bir ceza grubuydu; miktarı zararın iki katından otuz katına kadar değişirdi. Diğer bir ceza sürgün veya bir kişinin toplum dışına kovularak sadece bir namus lekesi taşıması değil, mallarını da kaybetmesiydi.

Hammurabi Kanunları, bir hareketin cezalandırılabilirliğinin kararlaştırılacağı zaman, sadece o fiili değil, meydana gelen zararı ve sorumlunun kastını da göz önüne alırdı. Bir suçun yüklenebilir olması için bilinçli olarak işlenmesi gerekliydi. Kazalar ve karşı konulmaz kuvvetler cezalandırılabilir değildi. Örneğin, borçlu borcunu ödemek amacıyla için çalışırken doğal yoldan ölürse, yasa alacaklıyı cezalandırmazdı. Ya da bir kavga sırasında bir diğerini yaralayan kişi yemin altında zarar vermek niyetinde olmadığına tanıklık edilirse aynı durum geçerliydi. Resmi eşi yabancı bir ülkede savaş esiri olan bir kadın, kendine baktırmak için başka bir erkekle yaşıyorsa zina ile suçlanmazdı.

Yargıda veya davada, davacı taraflar kendi savunmalarını üstlenirlerdi (avukat figürü bilinmiyordu); davayla ilgili belgeleri ve kanıtları iletirlerdi, önce davacının, sonra davalının suçlamaları ve savunmaları sunulurdu. Bundan sonra yargıçlar, yazılı olarak saptanan ve resmiliğini garantilemek için imzalanan kararlarını yazdırırlardı. Rahipler bütün bu süreçlere sadece tarafların suçlama ve savunmalarında yemin ettirmek için katılırlardı. Taraflardan birinin aynı fikirde olmaması durumunda daha yüksek bir yargıya, bütün Babil’de bulunan Kralın Yargıçları’na başvurulabilirdi. Davacı sonucu yine de uygun bulmazsa, başvurusunu kralın kendisine bile sunabilirdi.

Sonuçlar

Hukuk, bir uygarlığın gelişmişlik derecesini değerlendirmek için önemli bir referans oluşturmaktadır. Bu durumda, Babil İmparatorluğu bir hukuk devleti olarak kurulmuştur ki, hukuk, bireyin devlet içinde sınıfına veya seviyesine dayanarak uygulanırdı: Büyük sorumluluğa büyük ceza.

Bununla beraber bu yaklaşım, yaklaşık 4000 yıl sonra hala etkili olmayı bırakmamıştır; Hammurabi Kanunnamesi’ndeki adli kurumlar bize yabancı değildir, önemli farklarla bizim uygarlığımızda yaşamaya devam etmektedirler. Hepsi ileri fikirli, kültürlü ve organize, üç temel sütun üzerine kurulmuş bütünsel bir projeyi uyumlu hale getiren bir toplum modeli vermektedir: Ortak bir dil, iyi bir yönetim ve norm oluşturan bir hukuk.

Bu bizi, Hukuk dünyasını tanımanın büyük tapınakları olan üniversitelerin hukuk fakültelerinde, Roma İmparatorluğu öncesindeki yasamaların neden inceleme planının büyük unutkanlığına dönüştüğü sorusuna götürmektedir. Bir hukukçunun cevabı sadece, adil olmayan acı verici bir sessizlik olabilir. Carmen Perez JIMENEZ İspanyolca’dan çeviren: Arkeolog Melek ÇANGA Kaynak aktiffelsefebakirkoy.org