Düşünce İnsanları

Pisagor (Pitagoras) (MÖ:570-495)

Pisagor

Pisagor ya da Pythagoras MÖ 570 – MÖ 495 tarihleri arasında yaşamış olan İyonyalı filozof, matematikçi ve Pisagorculuk olarak bilinen akımın kurucusudur.

En iyi bilinen önermesi, kendi adıyla anılan Pisagor önermesidir. “Sayıların babası” olarak bilinir. Pisagor ve öğrencileri her şeyin matematikle ilgili olduğuna, sayıların nihai gerçek olduğuna, matematik aracılığıyla her şeyin tahmin edilebileceğine ve ölçülebileceğine inanmışlardır.

Kendisini filozof, yani bilgeliğin dostu olarak adlandıran ilk kişiydi. Pisagor, düşüncelerini yazıya dökmediği için onun hakkında bildiklerimiz öğrencilerinin yazılarında anlattıklarıyla sınırlıdır. Pisagor’a atfedilen birçok eser gerçekte onun öğrencilerinin olabilir.

İonya’nın küçük bir adası olan ve günümüz Tükiye’sinin karşısında bulunan Sisam adasında İ.Ö. 570 senesinde doğmuş ve İ.Ö.495 senesinde ölmüştür; gerçekte kendisinden bir iz bırakmadan ortadan kaybolmuştur. Kimi kişiler Pitagoras’ın asla var olmadığını söylemektedirler; O sadece Büyük Yunanistan’ın bir düşünce okulunun bir simgesiydi. Örnek olarak Aristo, ondan söz etmemekte ancak Pitagoras’çılardan söz etmektedir; bu durum belki Pitagoras’ın müritleri için koyduğu bir kural olan sessizlik kuralı “ARCANUM PYTHAGORICUM” nedeniyledir; 40 senelik bir yaşamdan sonra okul tahrip edilir. (İ.Ö.V. yüzyıl) ve felsefesi de yok olur. Öğretisi sözlü olarak aktarılmıştır, bu nedenle yazılı hiçbir şeye sahip değiliz. Kalan müritler diğer insanlara Pitagoras’ın doktirinini açıklamak istememişlerdir, yalnız olarak kalmayı ve Hoca’nın öğretilerini babadan oğula geçirmeyi tercih etmişlerdir. İsa’dan sonra 1.yy’da, Roma’da Yeni Pitagorasçılık doktirinini yeniden canlandırmak için bir deneme oldu.bu denemeye ait kalıntılar  1917 senesinin nisan ayında, Roma’da, yeraltında BÜYÜK KAPI’nın “Neophytagorik Basilika”(*)’sı olarak keşfedildi. Ancak aynı yüzyılda (İ.S.1.yy.) Senato, Basilika’yı kapattı çünkü orada spiritüel uygulamaların ve kehanetsel sanatların yapıldığından şüphe ediyorlardı. Pitagorasçılar hakkında yazılmış olan Roma metinlerinde, Pitagorasçılar “büyücüler” olarak adlandırılmışlardı.

Jamblikhos’un “Phytagorik Hayat” (başlık XXVIII- sayfa 140) adlı eserinde şunları okuruz:

“…sözlerinden biri şöyledir: “Kimsin sen ey Pitagoras?” Müritleri Hiporborean Apolio olduğunu söylerler. Bunun kanıtı da olimpiyat (OLIMPIYA) oyunları sırasında Tanrının altından kalçasını göstermesidir: Tanrı, Abari’yi (Apollo’nun rahibi) karşılamış ve yürüyüşü sırasında taşıdığı oku O’ndan almıştır.”

Müritleri neden O’nun Hiperborean Apollo olduğunu söylerler. Pyhtagoras’ın babası Sisam’lı bir tüccar olan MNESACRO, annesi ise çok güzel bir kadın olan PARTENIDE’dir. Bir iş yolculuğu sırasında Delfi’den geçerken, kahinlerin bulunduğu tapınağa da uğramışlardır.

Kendisine başvurulan Phtyhia, Partenide’nin “güzelliği ve bilgeliği herkesten üstün olacak ve yaşamı boyunca tüm insanlığa iyiliği dokunacak olan bir çocuk doğuracağını” söyler. Doğrusu Mnesacro’nun değil, Apollo’nun çocuğun babası olduğu söylenir. Apollo düzeni, güzelliği ve uyumu yaratan ilahi ışıktır. Dönüşüm çemberi ve kötünün simgesi olan yılan PİTON’u (Pyithon) O öldürmüştür. Apollo spritüel güzelliğin, aşkın, doğrunun, ilhamın ve kehanetin (**) simgesiydi.

Bir tanrıdan gebe kalma, insan doğasındaki bir ilahi ilkenin “tezahürünü” temsil eder. Buna çeşitli dinlerde rastlanır: Mısır’da Osiris’den Horus’a gebe kalan İsis; Hindistan’da ise Bilgeliğin Tanrısı’nı kendi karnına alarak Siddartha Gautama’ya gebe kalan Buda’nın annesi Maya. JAMBLİKHOS bir Apollo rahibi olan Abari’nin Pitagoras’ı Tanrının kendisinin bir reenkarnasyonu olarak gördüğünü söyler. İtalya’da yolculuk ederken Pitagoras’dan sözedildiğini duyar ve O’nu bulmaya gider. Onu gördüğünde tanrıya çok benzediğini ve gerçekten Apollo olduğunu söyler (başlık XIX). Bundan o kadar emindi ki Pitagoras’a gücün simgesi olan “OK” u verir: bu ok mucizeler gerçekleştiriyordu. Pitagoras da o’na kendisini tanrı Apollo’ya bağlayan işaret olan altından kalçasını göstermiştir; böylece ABARİ’ye hata yapmadığını belirtmiştir.

Pitagoras’a “Sisam’ın Uzun Saçlısı” adı verilmişti çünkü uzun saçları vardı. Küçüklüğünden beri insanları güzelliği ve sakinliği ile şaşırtmıştı. Çok sayıda dini doktrin eğitimleri almıştır; Milet’te yedi bilgelerden biri olan Thales’in bir müridi olmuştur; daha sonra Suriye’de, Sidon’da ve Byblos’da Fenike’li ve Kalde’li rahiplerle çalışmıştır. Daha sonra Thales’in tavsiyesini dinleyerek Mısır’a gitmiştir: orada sert bir disiplin izleyerek 22 sene tapınaklarda kalmıştır. Bu sertlik, iyi eğitilmiş ve iyi kullanılmış olduğunda insanın iradesinin büyük gücü hakkında onu ikna etmiştir. İ.Ö. 525’de Kambyses Mısır’ı eline geçirdiğinde, Zerdüşt rahiplerle karşılaşacağı Babil’e gitmiştir. İbrani dinini de incelemiştir. “İonyalı Hoca” adıyla çağrıldığı Doğu’da da gezmiştir. Tüm bu çalışmalardan sonra Pyhtagoras tüm dinlerin, tek tek hayat gerçeklerine ve insanların çeşitli özelliklerine uyum sağlayan ve bunlarla biçimlenen tek bir doğruluk ilkesinden doğduklarına kanaat getirmiştir.

PİTAGORAS OKULU ve ÖĞRETİLERİ

Ülkesine döndüğünde hemşerileri O’na kamu görevleri verirler. Ancak O, bu hayatın kendisine göre olmadığını anlar. O, düşüncesini öğretebileceği bir okul kurmak istiyordu. Bu nedenle, okulunu açtığı yer olan KROTON’a (Güney İtalya, Yunan kolonisi) yola koyulur. Müritlerin seçimi çok sert idi. O FİZYONOMİKA’yı (O’nun tarafından yaratılmış fizyonomi bilimi) kullanıyordu. Fiziksel işaretlerin, özellikle yüzün sayesinde kimin uygun olup olmadığını anlıyordu. Ebeveynleri ile olan ilişkilerinin nasıl olduğunu, nasıl güldüklerini, günlerini nasıl geçirdiklerini anlamaya çalışırdı; ayrıca yürüme şeklini ve vücudun hareketlerini de gözlemliyordu. Bu seçimi aşanlar beş senelik bir sessizlik dönemi geçirmeliydiler, tabii ki buradaki sessizlik, diline sahip olmak olarak anlaşılmalıdır: müritler eleştiri yapamazlardı, tartışamazlardı, gözlemler yapamazlardı ve açıklamalar isteyemezlerdi; bu deneme “ECHEMITHIA” olarak adlandırılmıştı. Hoca’nın söylediği şeyi kabul etmek zorunluydu; müritler hocayı göremiyorlardı. Onu perdenin arkasından dinliyorlardı. Bu müritlere “AKUSMATİKÇİLER” adı verilmişti. Bu denemeyi geçince “MATEMATİKÇİLER” oluyorlardı, işte o zaman hocayı görebiliyor, felsefi ve metafizik araştırmaya katılabiliyorlardı.

Yunanistan’da izin verilmezken, burada kadınlar da okula girebiliyorlardı. Yaşlı rahibeler, kadınlara eşlerin ve annelerin rolünü öğretiyorlardı: özellikle annelerin rolü çok önemli idi çünkü kadınların çocukları hayatın denemelerine hazırlama gibi bir görevleri vardır. Doğurmak ve eğitmek kutsal şeylerdi.

“Arkadaş başka bir sendir”, arkadaşlık başka bir olguydu. “Ekmeği parçalama” şu anlama geliyordu.” Kendini arkadaşlarından ayırma”. Pitagoras müritlerini ölçülülük ve ruh gücü ile eğitiyordu; onları düşüncelerinde sabit ve cesaretli olmaya itiyordu, müritler kendilerini dış faktörlerden etkilenmeye bırakmamalıydılar. Doktrini çiğnemek yerine ölmeyi tercih ediyorlardı. ”Metempsikoz”a yani ruhun ölümden sonra bir vücuttan diğerine göçüne inanıyorlardı. Bir hayatın eylemleri diğer hayata da yansımaktadır: fiziksel sakatlıklar, kazalar ve şanslar bu gerçekle açıklanabilir. O halde insanlığın amacı nedir? Bu yaşam ve ölüm serisinin bir sonu olacak mıdır? Evet, tam olarak herkes “cehaleti” yendiğinde bu son gelecektir.

Ruh yeniden doğduğunda vücudun altüst edici tutkularına bağlanır; öfke, mutluluk, depresyon durumlarına tabidir; her şeyin değiştiği bir dünyada yaşar ve bu nedenle umutsuz bir biçimde kendisini arar.

Pyhtagorik düşünce Rönesans’da da bir çok filozofu etkilemiştir: Talesio, güneş merkezli sistem ile Galilei.Giordano Bruno şöyle demiştir: “Nonabolemus pyhthagoricum mysterya” yani “Pyhtagorcuların gizemlerini yok etmeyelim!”. Giordano Bruno Pitagoras’dan içinde bir “tanrı”nın hüküm sürdüğü Evren ya da Kozmos olgusunu almıştır. Yaratan, İlahi Güçtür (Bilgi, iyilik, zihin, ahlak, aşk), G.Bruno buna “Astro” adını vermektedir. Pitagoras ise “MERKEZİ ATEŞ” demektedir; bunun etrafında çeşitli gezegenler dönmektedir: bunların sayısı tam olarak 10’dur. Bunun ötesinde, sonsuz sayıda dünyalar oluşturan birçok diğer yıldızlarla Sonsuz Evren vardır; bunların tümü Evrensel İradenin tümüdürler. O’nun sayesinde insanlar ve bitkiler yaşar ve ölürler.

Nicoletta Marino
Çeviren: Murat Bilgütay

Yeni Yüksektepe Dergisi, 1. Sayı

*Basilika buluşma yeriydi
** Eskiçağda, tanrıların kelimelerini ya da onlardan gelen işaretleri yorumlayarak geleceği görme sanatı.

Kaynak aktiffelsefebakirkoy.org

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir