Devletler

Tibet

Dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri olan Çin Halk Cumhuriyeti, 1990’ların başından beri büyüyen ekonomisi ile uluslar arası sistemde önemli bir rol oynamaktadır. Çin yönetiminin bu pozitif yükselişi ABD, Avrupalı devletlerce kaygıyla izlenmektedir. Geçtiğimiz yaz Çin’ de gerçekleşen Olimpiyat oyunları sadece sportif yarışmalarla sınırlı kalmamış, son derece önemli siyasi mesajlara da sahne olmuştur.Çin yönetimi ayrılıkçı hareket olarak değerlendirdiği Tibet üzerindeki baskısını Olimpiyat oyunlarına hazırlık aşamasında zirveye çıkarmış, bu durum Tibet sorununun uluslararası kamuoyunda tekrar gündeme gelmesine sebep olmuştur.

İnsan hakları örgütleri tarafından, Tibet’te Budist kültürünü sistematik olarak bastırmakla ve Dalai Lama’ ya sadık rahiplere eziyet etmekle suçlanan Çin yönetimi Olimpiyat Oyunları konusundaki baskılarda çareyi gene şiddete başvurmakta ve olayların medyada yer almasını engellemekte bulmuştur. Bu durum demokrasi ve güç arasındaki tercihini güçlü bir Çin’ den yana kullanan yönetimin gerektiği zaman antidemokratik uygulamalar ortaya koyabileceğini göstermiştir. Bu makalede Çin yönetiminin Tibet özerk bölgesine uygulamakta olduğu politika ve bu politikanın uluslararası sistemde nasıl bir etki yarattığı değerlendirilecektir.

Dünyanın Çatısı

Tibet, Çin Halk Cumhuriyeti’nin güneybatısında yer alan, Uygur Özerk Bölgesi’nden sonra en büyük yüz ölçümüne sahip (1.228.400 kmkare) özerk bir bölgedir. Bölgenin kuzeyinde Xin Jiang ve Qing Hai, doğu ve güneydoğusunda Yun Nan ve Si Chuan, güneyinde ise Myanmar, Burma, Bhutan, Hindistan ve Nepal bulunmaktadır. Kuzey kesiminin yüksekliği ortalama 4000 metreyi bulan ve güney kesiminde de Everest’ in yer aldığı Tibet bu özelliğiyle “Dünyanın Çatısı” olarak anılmaktadır.

Tibet; A Li, Na Qu, Chang Du, Lin Zhi, Ri Ka Ze, Shan Nan ve Lhasa olmak üzere 7 bölgeden oluşmaktadır. Tibet’in merkezi “Tanrıların Yeri” anlamına gelen Lhasa’ dır. 200.000 nüfusa sahip Lhasa’ nın yüksekliği 3,650 metredir. Lhasa, rakımının bu derece fazla olması bakımından da dünyadaki nadir kentlerden birisidir. Tibet bulunduğu mekân bakımından iki büyük medeniyet olan Çin ve Hindistan arasında yer almaktadır. Ancak Himalayalar ve Tibet Platosu, bölgenin bu iki medeniyetle arasına bir set çekmiş ve tüm dünyadan izole bir şekilde yaşamalarını sağlamıştır.

Krallıktan Azınlığa

Tibet tarihsel kaynaklara göre 7.yüzyılda ortaya çıkan bağımsız bir krallıktır. Kurulmasının ardından Orta Asya’ da önemli bir güç merkezi haline gelmiş olan Tibet, 13. ve 18. yüzyıllarda Moğol etkisi altına girmiştir. 1904 yılında, askeri bir güç tarafından korunan İngiliz Diplomatik Heyeti başkent Lhasa’ya zorla girmiştir. İngilizler bölgeye müdahale etme nedenlerini Rusya’nın Tibet’i kontrol altına almaya çabaladığı ve Tibet ordusuna silah sağladığı şeklinde açıklamışlardır. İngilizler Tibet hükümetinin yanı sıra üç büyük manastır temsilcisiyle bir antlaşma imzalamışlardır. İmzalanan Lhasa Antlaşmasıyla İngiltere, Sikkim ve Tibet arasında kalan bölgede serbest ticaret hakkı elde etmiştir.

1906 yılında İngilizler, Çin hükümeti ile de bir antlaşma yaparak Lhasa Antlaşmasıyla elde etmiş olduğu hakları sağlamlaştırır. Bu antlaşmayla İngilizler Tibet’ in yönetimine karışmayacaklarını ve Çin’in Tibet üzerinde hakkı olduğunu kabul ederler. Tibet 1907 yılında Çin ile olan ilişkilerini, dış politikada merkeze bağımlı özerklik olarak tanımlamıştır. Ancak Çin’ deki imparatorluğun çöküşüyle beraber Tibet, 1913 yılında Dalai Lama’ nın yayınladığı bir beyannameyle bağımsızlığını ilan etmiştir.

1949 yılında 2000 yıllık Çin imparatorluğu yıkılmış yerine Komünist Parti ve Mao’nun önderliğinde Çin Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. Çin’ de Mao’nun iktidara gelmesiyle beraber din kavramı da sorgulanır hale gelmiştir. Mao’ ya göre din, insanları uyuşturmakta ve çalışmaktan alıkoymaktadır. Bu fikir dolayısıyla da Budizm’in merkezi olan Tibet, Çin yönetimi için büyük bir sorun haline dönüşür.

24 Ekim 1950 yılında Çin, ulusal savunmasını güçlendirmek adı altında Tibet’i işgal etti. İşgal sırasında direnişle karşılaşmayan Mao, Tibet yönetimine dokunmadı, ancak ibadethaneleri yerle bir edip, Budist rahipleri tutukladı. 1951 yılında Çin, Tibet’ e özerlik statüsü verdi ancak bu durum Çin’ in bölgeye müdahalesinin sistematik bir biçimde artmasına engel olamadı. Bundan sonraki yıllarda Tibetliler, Çin yönetiminin kültürel soykırım yaptığını ve pek çok kişinin toplama kamplarında ölümüne sebep olduklarını iddia ederek defalarca ayaklandılar. Tibet’ in dini ve siyasi lideri Dalai Lama 1959 yılında Çin Halk Cumhuriyetine karşı bir ayaklanma başlattı. Olaylara müdahale etmek isteyen Çin askerleri binlerce Tibetlinin ölümüne sebep oldular. Tibetli keşişlerin Çin’ e karşı başlattıkları bu isyan Dalai Lama’ nın Hindistan’ a sürgüne gönderilmesine neden oldu.

1989 yılında Tiananmen Meydanında gerçekleşen öğrenciler ve polis arasındaki olaylar ÇHC yönetimi tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Kesin ölü sayısı hakkında hala bir bilgi bulunmamaktadır. Olaylar sonunda Çin yönetimi tüm dünya tarafından şiddetle kınanmış ve hala geçerliliğini koruyan Avrupa Birliği silah ambargosu uygulamaya konulmuştur. Aynı yıl içinde Lhasa Meydanı’nda Tibetli göstericileri kuşatan Çin Silahlı Polis Gücü (PAP), yüzlerce savunmasız öğrenciyi katletti. Tıpkı Tiananmen’de olduğu gibi kesin ölü sayısı öğrenilemedi.

Çin Hükümeti’nin “ayrılıkçı hareket” olarak algıladığı Tibetlilerin “özgürlük hareketleri,” bir yandan sürgündeki ruhani lider Dalai Lama’nın etkisi altında varlığını sürdürürken diğer yandan Çin merkezi hükümetinin ekonomi öncelikli yönetimi altında eski gücünü yitirmiş gözüküyordu. 2002 yılından itibaren Dalai Lama’nın temsilcileri ile diyalog kuran Çin Hükümeti, 2006 yılında 4,1 milyar dolar tutarında yatırım yaparak Tibet bölgesini Çin’in diğer bölgelerine bağlayan demiryolları inşa etmiş, bugüne kadar geri bırakılan Tibet ekonomisinin gelişmesine katkıda bulunmuştur.(1)

Tibet, Çin Halk Cumhuriyeti içerisinde özerk bir bölgedir, ancak Tibetliler yaşadıkları özerkliğin sadece teoride kaldığını, bölgenin yönetimine Çin komünist partisinin müdahale ettiğini belirtmektedirler. Çin yönetimin bölgeye Han Çinlilerini yerleştirmesinden rahatsız olan Tibetliler, 2008 Mart ayında yeniden bir ayaklanma başlatmışlardır. Olaylar sonunda bölgeyle iletişim kuran Batı medyası ölü sayısının 100 civarında olduğunu belirtmekteyse de Çinli yetkililer ölü sayısının 16 olduğunu bildirmiştir. Olimpiyat oyunları sebebiyle dikkatlerin Çin üzerinde olduğu bir dönemde gerçekleşen bu olaylar, Çin’ deki insan hakları konusunun tekrar dünya gündemine oturmasına sebep olmuştur.

Okyanusların Bilgesi: Dalai Lama

Dalai Lama Tibet’ in ruhani lideridir. Tibet’ te Dalai Lamalar dini lider olmanın yanı sıra ülkenin yönetimini de sağlamaktadırlar. Budizm öğreticisi Hintli rahipler çok eski zamanlarda bir Budizm okulu kurmuşlar ve Tibet’te her yerde manastırlar açmışlardır. Bu manastırlarda ölümden sonra birbirlerinin bedenine geçen ruhlar sayesinde (reenkarnasyon) daima yaşayan rahipler olduğuna inanıyorlardı. Zamanla rahipler ülke yönetiminde söz sahibi oldular. En büyük manastırın en büyük rahibine Dalai Lama adı verildi. On yedinci yüzyıldan itibaren beşinci Dalai Lama hem ülkenin dini lider hem de politik lideri oldu. Ülke onun naipleri ve varisleri tarafından yönetildi. Ta ki 1950 yılındaki Çin istilasına kadar.(2)

14. Dalai Lama, 6 Temmuz 1935’de kuzey doğu Tibet’ de dünyaya gelmiş, uzun aramalar sonucunda iki yaşındayken gösterdiği mucizelerle 13. Dalai Lama’nın reenkarnasyonu olarak tanınmıştır. Ekim 1939’da 14. Dalai Lama Tibet’in kutsal şehri Lhasa’ya yerleşmiştir.(3) 1949 yılında Çin hükümetinin Tibet’i işgal etmesiyle beraber Dalai Lama, Çin işgaline karşı barışçıl yollar izlese de on binlerce Tibetlinin katledilmesine engel olamamıştır. Barışçıl mücadelesini 31 Mart 1959 tarihinden itibaren Hindistan sınırlarında yer alan Dharamsala’ dan sürdürmüştür. 10 Aralık 1989 yılında Dalai Lama, göstermiş olduğu barışçıl politikaları ve Tibet’ in özgürlüğüne karşı yürütmekte olduğu şiddet karşıtı mücadelesi sebebiyle Nobel Barış Ödülü’ ne layık görülmüştür

Olimpiyat Meşalesiyle Yeniden Aydınlanan Tibet Sorunu

8 Ağustos 2008 tarihinde Pekin’ de gerçekleşen 29. Yaz Olimpiyat oyunlarıyla Çin yönetimi 30 yıldır devam eden reform sürecinde dışa açılma ve içe kapanma arasındaki ikilemi çözme amacıyla beraber tüm dünyaya olumlu bir mesaj verme fırsatı elde etmiştir. Oyunların Çin’ de gerçekleştirilmesiyle birlikte Batılı ülkelerin komünist yönetime olan eleştirileri daha da artmıştır. Çevre sorunu, gıda güvenliği, askeri güç kullanımı gibi konularda Batı’nın baskıları Çin’deki milliyetçiliğin artmasına neden olmuş, bu durum bir anlamda Mart ayında Tibet’te gerçekleşen ayaklanmaları tetiklemiştir.

Olimpiyat Oyunları’na hazırlık süreci boyunca dünya gündemini hareketlendiren konulardan biri de Çin’in azınlık sorunlarıydı. İç güvenlikle de doğrudan bağlantılı olan azınlık sorunları, Mart 2008’de başlayan Tibet ayaklanmaları sırasında çarpıcı bir hal aldı. Çin yönetiminin azınlık politikaları, Han Çinlilerinin azınlık bölgelerine göç etmeleri ve ekonominin büyük bir kısmını kontrol ediyor olmaları, azınlıklar ve merkezi yönetim arasındaki gerginliğin başlıca nedenlerindendi. (4) Tibetliler, Pekin’in, kendilerinin kültürel ve dini yapılarını yerle bir ettiğini, Çin askerlerinin Tibet halkına soykırım yaptığını ve pek çok kişinin toplama kamplarında hayatını kaybettiğini iddia etmektedirler.

Çin Başbakanı Wen Ciabao ise bölgede kültürel soykırım yapıldığı iddialarını kesin bir dille reddetmekle beraber ayaklanmaların sürgündeki lider Dalai Lama tarafından organize edildiğini belirtmektedir. Çin başbakanı, Tibetli göstericileri 2008 Pekin Olimpiyat Oyunlarını sabote etmekle suçlamakta, Dalai grubunun barışçıl diyalog taleplerinin gösterilerle beraber gerçekçiliğini yitirdiğini iddia etmektedir.

Olimpiyat oyunlarının başlamasından önce bütün dünyayı dolaşan olimpiyat meşalesi adeta Tibet yanlısı gösterilerin gerçekleştirildiği yolları aydınlatır hale geldi. Meşale İstanbul’dan Paris’e, Londra’dan Yeni Delhi’ye kadar bütün dünyayı gezerken istisnasız her şehirde gerçekleştirilen gösteriler Çin’in imajını feci şekilde alt üst etti.(5) Olimpiyat meşalesinin gittiği her yerde sorunlarla karşılaşması Çin’deki milliyetçiliğin daha da şiddetlenmesine sebep olmuştur. Meşale gezisinin beşinci ayağı olan Paris’te toplanan Tibet yanlıları tarafından yapılan protestolar, Olimpiyat Oyunlarının açılış törenlerine katılmayacağını açıklayan Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’e zaten yeterince kızgın olan Çin halkının tepkisinin büyümesine ve Çin’in çeşitli şehirlerinde 122 mağazası bulunan Fransa kökenli alışveriş zinciri Carrefour’un boykot edilmesi için çağrılar yapılmasına neden oldu. Carrefour mağazalarının dışında toplanan on binlerce Çinli, Olimpiyat meşalesinin Paris ziyareti sırasında yaşanan olayları kınayan sloganlar eşliğinde gösteriler düzenlediler. Benzer gösteriler, Çin millî marşı ve bayrakları eşliğinde, Fransız Büyükelçiliği’nin ve Fransız kökenli okulların önünde de düzenlenmişti.(6)

27 Nisan 2008 tarihinde Güney Kore’nin Seul kentinde, bölgede oturan Çinli öğrencilerin aralarında Korelilerin de bulunduğu Tibet yanlılarına şiddet uygulaması başta Güney Kore tarafından bağnaz milliyetçilik olarak değerlendirilmiş ve büyük tepki toplamıştır. Seul’de gerçekleşen bu şiddet olayları Çin yönetimi tarafından ise ayrılıkçı hareketlere karşı halkın mücadelesi olarak değerlendirilmiştir.

Çin yönetiminin benimsemiş olduğu tek Çin politikası ülkedeki azınlıkların bir tehdit olarak algılanmasına sebep olmuştur. Bu nedenle de farklı azınlık gruplarının kendilerini Çinli gibi hissetmelerine özen göstermiştir. Tibet etnik grubunun komünist yönetim tarafından Çinli diye adlandırılması da bundan kaynaklanmaktadır. Çin’ in uygulamakta olduğu bu azınlık politikası ülkenin eğitim sistemini de doğrudan etkilemektedir. Çin yönetimine bağlı olan özerk bölgelerinde Han Çinlilerine verilen eğitim ekonomik gelişmenin sağlanması amacına dayanırken, bölgelerdeki azınlıklara uygulanan eğitim ise anavatan Çin’e bağlılığı hedeflemektedir. Bu eğitim sistemiyle azınlık kültürü asimile edilmeye çalışılmakta, Dalai Lama, Çin’in bölünmesini amaçlayan biri olarak tanımlanmaktadır. Bu aşama da Tibet’in geleneksel kültürüne ve inançlarına dayanan Tibet milliyetçiliği, devlete karşı haince bir davranış olarak yeniden yorumlanmıştır. Özellikle ekonomik gelişimin önemini vurgulayan Tibet’teki azınlık eğitimi sistemi, öğrencinin ekonomik gelişime odaklanmasının Budist inancını ve Tibetli kimliğini aşındıracağı görüşüne dayanmaktadır. Tibetlilikten önce Çinli kimliğini taşıdıkları hatırlatılan Tibetliler, mecburi hâle getirilen “vatanseverlik eğitimi” sistemi içinde kültürel asimilasyon sürecine şahit olmaktadırlar. Tibet’teki durumu ilginç kılan,“vatanseverlik eğitimi” sisteminin dinî liderler içinde mecburi olmasıdır. Tibet’teki Budist rahiplerinin, yılda iki kere Çin devleti tarafından verilen “vatanseverlik eğitimi” programına katılmaları, eğitimin sonunda ise Dalai Lama’nın varlığını reddeden bir kâğıdı imzalamaları zorunlu tutulmuştur.(7) Buradan da anlaşılacağı üzere Çin’deki eğitim sistemi tamamen siyasi bir yapı üzerine kurulmuş olup, asıl amacı ülkenin bölünmesine sebep olabilecek azınlık hareketlerinin engellenmesini sağlamaktır.

Çin Komünist Partisi milliyetçilik konusunda ikilem içinde bulunmaktadır. Yönetim, milliyetçiliği Çin’in bütünlüğü için bir araç olarak görmekle beraber dış politikada sorunlara yol açmasından korkmaktadır. Bu nedenle Çin yönetimi hem milliyetçilikten faydalanmaya hem de ileride diplomatik sorunlara yol açmaması için milliyetçiliği kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Çin yönetimi günümüzde diktatörlük ile yönetilen birçok Güney Asya ve Afrika ülkesi ile işbirliği içerinde bulunması ve insan hakları ihlalleriyle suçlanan bu ülkelere askeri ve ekonomik destek sağlaması nedeniyle uzun yıllar boyunca insan hakları konusunda dış ülkelerce eleştiriye maruz bırakılmıştır.

200 bin kişinin ölümüne ve 2,5 milyon kişinin mülteci durumuna düşmesine neden olmakla suçlanan Sudan Hükümeti ile yakın ekonomik ve askerî işbirliği içerisinde olan Çin, bu ülkeye BM çerçevesinde barış gücü gönderilmesi için alınmak istenen karara karşı çıkmıştı. BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimî üyesinden biri olan ve veto hakkı bulunan Çin’in tutumu, bazı ülkeler tarafından, salt ekonomik çıkarlarını korumak amaçlı bencil bir davranış olarak algılanmış ve sert eleştirilere neden olmuştu. Sudan petrolünün üçte ikisini satın alan ve ekonomik çıkarları nedeniyle Darfur’daki şiddete göz yumarak Hartum Hükümeti’ne silah satmaya devam etmekle suçlanan Çin’e karşı eleştirilerin artan dozu, 2008 Pekin Olimpiyatları’nın boykot edilmesine kadar ulaşmıştı. Bu yaptırım tehditleri sonucunda Çin, nihayet BM kararlarına uymak zorunda bırakılmıştır.(8)

Çin yönetimi Tibet sorununu kendi iç meselesi olarak tanımlasa da, bölgede yaşananlar birçok uluslararası aktör tarafından tepki toplamıştır. Örneğin Fransa, Tibet’i Çin’in bir parçası olarak görmekle beraber, Çin yönetimin bölgedeki azınlıklara karşı uygulamakta olduğu politikaları eleştirmiş, eğer Çin bu tavrını değiştirmezse Pekin Olimpiyat oyunlarını boykot edebileceğini açıklamıştı. ABD Temsilciler Meclisinin Demokratik Başkanı Nancy Pelosi 21 Mart 2008 günü sürgündeki lider Dalai Lama’yı ziyaret etmiş, uluslararası toplumdan Tibet’e karşı uygulanan politikaların kınanmasını talep etmişti. Ziyareti protestolardan önce planladığı belirtilen Pelosi Kasımda Amerikan Temsilciler Meclisi’nin en yüksek sivil nişanı olan Kongre Altın Madalyası’nı Dalai Lama’ya takdim ederek Pekin’i kızdırmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice da bu olayla ilgili Çinli meslektaşı Yang Jieçi’yi arayıp Dalai Lama ile diyaloga geçmelerini istemişti. Amerikalı uzmanlar Pelosi’nin bu ziyaretinin diplomatik bedel ödenmesi gereken bir girişim olduğunu ileri sürdüler. Ama Bush Hükümetinin bu olaya olan tutumu Temsilciler Meclisi’ne göre daha çok ihtiyatlı idi. Bush Hükümeti, açık bir şekilde kınamaktan kaçınarak, Pekin Hükümetini Dalai Lama ile diyalog yapmaya, Tibet kültürüne saygı göstermeye, göstericilere yönelik şiddet kullanmamaya, insanların demokratik haklarını kullanmaya izin vermeye çağırmıştır.(9)

Sonuç

Çin yönetimi, Tibet’ i dini aristokrasinin egemen olduğu bir toplum, Dalai Lamayı ise Batı dünyasının bir kuklası olarak görmektedir. Tibetliler en büyük desteğini Batılı ülkelerden almaktadır. Batılı ülkeler Tibet sorununu Çin’e karşı kullanabilecekleri bir koz olarak değerlendirmektedirler. Ancak günümüz konjonktüründe hiçbir devlet, BM Güvenlik Konseyinin veto yetkisine sahip 5 ülkesinden biri olan Çin yönetimi ile ters düşmek istememektedir. Özellikle de son günlerde yaşamakta olduğu ekonomik kriz nedeniyle zor bir dönem geçiren ABD, ekonomi konusunda Çin yönetimiyle kader ortaklığı içerisinde bulunmaktadır. ABD hazinesinde yer alan büyük miktardaki Çin yatırımlarının varlığı Amerika’nın Tibet konusundaki tavrını belirleyen önemli bir faktör olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı da gittiği her yerde sempati toplayan Dalai Lama, beklediği desteği hiçbir ülkeden bulamamaktadır. Devletler Tibet’i Çin yönetiminin bir parçası olarak görmekte, yönetimi insan hakları konusunda uyarmakla yetinmektedir. Devletlerin bütünlüğünden yana olan Çin yönetimi, Irak’ın kuzeyinde yaşananlar konusundaki desteğini de Türk Hükümeti lehinde kullanmakta ve Türk devletinin bütünlüğünden yana olduğunu belirtmektedir. Bu durum Türkiye’nin de Tibet konusunda Çin karşıtı bir söyleme girmemesine yol açmaktadır.

Dalai Lama, Pekin yönetimi tarafından Çin’i bölmekle suçlanmakta, Tibet yönetimi ise bağımsızlık değil, kapsamlı özerklik istediklerini belirtmektedir. İki yönetim arasındaki sorunun çözümü ancak hükümetler arasında görüşmelerin yapılmasıyla mümkün olacaktır. Özgürlük ve demokrasi söylemlerini ağzından düşürmeyen Batılı yetkililer Tibet sorununda Çin pazarını kaybetmemek için sessizliğini korumaktadır. Ancak uluslararası toplumun bu noktada yapması gereken barışçıl görüşmelerin sürdürülmesine katkı sağlamak, Tibet’te yaşananları milli çıkarlarından önce insan hakları doğrultusunda değerlendirmek olacaktır.

Dipnotlar:

(1) http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=2059&kat1=58&kat2=

(2) http://blog.milliyet.com.tr/Blog.aspx?BlogNo=101928

(3) http://tr.wikipedia.org/wiki/Dalay_Lama

(4) Suna LEE. “2008 Pekin Olimpiyat Oyunları”, Stratejik Analiz Dergisi, Sayı.101 (Eylül 2008), s. 11.

(5) Ahsen UTKU. “ OrtaAsya Meşalenin Işığında Görülenler”, Düşünce Gündemi, Sayı. 43 (Haziran 2008).

(6) http://www.asam.org.tr/tr/yazigoster.asp?ID=2169&kat1=58&kat2=

(7) Suna LEE. “ Tibet Sorunu Çerçevesinde Çin’in Azınlık Politikaları”, Stratejik Analiz, Sayı. 97 ( Mayıs 2008).

(8) Suna LEE. “2008 Pekin Olimpiyat Oyunlar ve Çin’ de İnsan Hakları Sorunu”, Stratejik Analiz, Sayı. 100 (Ağustos 2008), s. 79.

(9) http://www.koksav.org.tr/ebulten/mart2008/080329_kok_hk-eemet.pdf

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir