Devletler

Safevîler (1502-1732)

I. SİYASÎ TARİH
Adını merkezi Erdebil’de bulunan Safeviyye tarikatının pîri Şeyh Safiyyüddin’den almıştır. Safiyyüddin’in etnik kökeni belirsizdir. Bununla birlikte özellikle Safevî Devleti’nin kurulmasından sonra yazılan eserlerde onun Hz. Ali soyundan geldiği ve yedinci imam Mûsâ el-Kâzım’a dayandığı ileri sürülmüştür. Hamdullah el-Müstevfî’ye göre (Nüzhetü’l-ḳulûb, s. 128) Şeyh Safiyyüddin, Şâfiî mezhebinden olup gençliğinde Şeyh İbrâhim Zâhid-i Geylânî’ye bağlanmıştı. Erdebil’de kurduğu tekke kısa sürede şöhrete kavuştu. İlhanlı hükümdarı tekkeye büyük saygı göstermekle kalmayıp gelirler tahsis etti. Safiyyüddin’in ölümünden (735/1334) sonra tarikat şeyhliğine önce oğlu Sadreddin, ardından onun oğlu Hâce Ali geçti. Böylece tasavvuf geleneklerine aykırı olarak tarikat şeyhliği babadan oğula intikal etti. Hâce Ali’nin Şiîliğe temayülü tarikatın mahiyetini değiştirdi. Timur’un Anadolu seferinden dönerken Hâce Ali’yi ziyaret etmesi onun nüfuzunu daha da arttırdı. Bu sayede tarikat etraftaki ülkelerde faaliyetlerini rahatça yürütme imkânı buldu. Hâce Ali’den sonra tarikatın başına sırasıyla Şeyh Şah İbrâhim ve Şeyh Cüneyd-i Safevî geçti. Ancak Cüneyd’in şeyhliğine karşı çıkan amcası Şah Câfer, Karakoyunlular’la iş birliği yaparak onu Erdebil’den uzaklaştırdı. Şirvanşahlar ile yaptığı savaşta öldürülen (864/1460) Cüneyd’in ardından Safevî müridleri Haydar’a tâbi oldular. Şeyh Haydar, Erdebil’e giderek irşad faaliyetlerine devam etti. Anadolu, Suriye ve Azerbaycan’da bulunan Safeviye tarikatının takipçileri Şeyh Haydar’ı ziyaret için büyük kafileler halinde Erdebil’e geliyor ve tekkeye maddî destek sağlıyorlardı. Müridleri hızla artan Haydar tarikatın simgesi olarak onlara on iki dilimli kırmızı renkli başlıklar giydirdi. Böylece hem gücünü açığa vurmuş hem de müridlerinin tefrik edilmesini sağlamış oldu. Safevî tarikatının takipçileri “kızılbaş” adıyla anılmaya başlandı. Haydar, babasının intikamını almak için kuzeydeki gayri müslim Çerkezler üzerine akınlar yaparak elde ettiği ganimetleri müridleri arasında paylaştırdı. Bu sayede etrafında sadece müridleri değil aynı zamanda ganimet yoluyla kazanç sağlamaya çalışan kişiler de toplanmaya başladı. Çerkezler’den vergi almakta olan Şirvanşah Ferruh Yesâr, Haydar’a karşı Akkoyunlu Hükümdarı Yâkub Bey’den yardım istedi. Derbend yakınlarında meydana gelen savaşta Akkoyunlular, Haydar’ı öldürüp (893/1488) cesedini Tebriz’e getirerek halka teşhir ettiler. Haydar’ın oğulları Ali, İbrâhim ve henüz çok küçük olan İsmâil’i anneleriyle birlikte İstahr Kalesi’ne hapsettiler. Akkoyunlu şehzadeleri arasında başlayan taht mücadelelerinde kendisine Safevî müridlerinden destek bulmaya çalışan Rüstem Bey, 898’de (1493) Haydar’ın çocuklarını İstahr’dan Tebriz’e getirtti. Daha önce iki defa şeyhlerini kaybeden kızılbaşlar bu defa Sultan Ali’nin etrafında toplandı. Bu gelişmeler Akkoyunlular’ı rahatsız edince Ali Erdebil yolunda öldürüldü. Kızılbaşlar Haydar’ın küçük oğlu İsmâil’i Erdebil’e götürüp gizlediler. Ancak Akkoyunlu takibi devam edince bu defa Gîlân’a kaçırıp bölgenin ileri gelenlerinden Şemseddin Muhammed b. Yahyâ el-Lâhîcî’ye emanet ettiler. İsmâil burada geçirdiği sekiz yıl müddetince Şemseddin el-Lâhîcî’den Kur’an, kelâm ve hadis dersleri aldı; Şiîliğin esaslarını öğrendi.Üçüncü defa olarak şeyhlerini kaybeden ve ağır darbeler alan Safevîler küçük yaştaki İsmâil’e bağlanmakta tereddüt göstermediler. Akkoyunlu şehzadeleri arasında devam eden taht kavgaları İran’da tam bir istikrarsızlık doğurup her bölgede mahallî otoriteler görülmeye başlayınca kızılbaş Türkmen aşiretlerinin reisleri İsmâil’in ortaya çıkması için uygun ortamın oluştuğuna kanaat getirdiler. Öte yandan Akkoyunlu ülkesi Elvend ve Murad arasında paylaşılmış, Diyarbekir merkez olmak üzere Azerbaycan Elvend’in, Bağdat merkez olmak üzere Irâk-ı Acem ve diğer yerler Murad’ın hâkimiyetine geçmişti. On üç yaşında Lâhîcân’dan ayrılan İsmâil Erdebil’e geldi. Ancak burada mukavemetle karşılaşınca müridlerinin çoğunlukta olduğu Anadolu’ya yöneldi. Erzincan’da Ustaclu (Ustacalu) Türkmenleri onu coşkuyla karşıladılar. Burada iken her tarafa haber gönderilerek İsmâil’in şahlık mücadelesine giriştiği bildirildi. Avşar, Çepni, Ustaclu, Dulkadır, Rumlu, Şamlu, Tekelü Türkmenleri başta olmak üzere kızılbaş Türkmenler, İsmâil’in etrafında toplanmaya başladı. İsmâil’in yanındakilerin asıl amacı Orta Anadolu’da siyasî birlik kurmaktı. Fakat Osmanlılar’ın sert tedbirler alarak kızılbaş elebaşlarının ve önde gelen yandaşlarının yollarını kesmesi umulan ölçüde destek gelmesini önledi. Kızılbaşlar bir süre Erzincan yöresinde bekledikten sonra Tebriz’e yöneldiler (Emecen, s. 38-39). Önce Şirvanşahlar’ın ülkesine taarruz edilerek Şirvanşah Ferruh Yesâr mağlûp edildi. 907’de (1501) az bir kuvvetle Akkoyunlu Sultanı Elvend’in 30.000 kişilik ordusu Şerûr yakınlarında yapılan savaşta ağır bir yenilgiye uğratıldı. Elvend Diyarbekir’e kaçtı. İsmâil Tebriz’e girerek tahta oturdu. On iki imam Şiîliğini resmî mezhep ilân etti. Hutbelerde Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman’a lânet okunmasını emretti. Tebriz’de Akkoyunlu hânedan ailesine karşı katliamlara girişti. Hatta mezarları açtırarak kemikleri yaktırdı. 909’da (1503) Irâk-ı Arab ve Fars hâkimi Murad Bey’e karşı yürüyen Şah İsmâil yine az bir kuvvetle Hemedan yakınlarında yapılan savaşta üstün geldi. Murad önce Bağdat’a kaçtı; burada tutunamayınca Dulkadırlı Alâüddevle Bey’e sığındı. Şah İsmâil, 1504’te sadık adamlarından Aykutoğlu İlyas Bey’in Fîrûzkûh bölgesinin hâkimi Hüseyin Kiyâ Çelavî tarafından öldürülmesi üzerine Fîrûzkûh’a yürüdü. Bölgenin önemli kaleleri olan Gülhandan, Fîrûzkûh ve Asta ele geçirildi. Aslında Şîa mezhebinden olan Hüseyin Kiyâ öldürüldü. Bu sırada Safevîler’den kaçarak bölgeye sığınmış olan Musullu Türkmenler kılıçtan geçirildi. Bu zaferin ardından Mâzenderan, Lâhîcân ve Cürcân hâkimleri Şah İsmâil’e gelip ona biat ettiler. Böylece Safevîler’in sınırları Hazar denizi kıyılarına ulaştı. Şah İsmâil, bu esnada Yezd’e saldıran Eberkûh hâkimi Muhammed Kere’yi bertaraf ettikten sonra Yezd’e girip ahalinin bir bölümünü kılıçtan geçirdi; aynı yıl Horasan da hâkimiyet altına alındı. Öte yandan Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey’in kendisine sığınmış olan Murad Bey’i yeniden Akkoyunlu tahtına oturtmak amacıyla Diyarbekir’i ele geçirmeye çalıştığı haberi gelince Şah İsmâil 912’de (1507) Erzincan’a yöneldi. Osmanlı topraklarına girerek Kayseri üzerinden Maraş’a ulaştı. Dulkadıroğulları mukavemet göstermeyip dağlara çekilince Maraş ve Elbistan’ı tahrip ederek Tebriz’e döndü. Diyarbekir ve yöresi Safevîler’e bağlanmış oldu. Ertesi yıl Bağdat hâkimiyet altına alındı. yazının devamı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir