İttihat ve Terakkî Cemiyeti (1889-1902)

İttihat ve Terakkî Cemiyeti (1889-1902)

17 Ekim 2018 0 Yazar: admin

İTTİHAT ve TERAKKÎ CEMİYETİ
1908 İhtilâli’ni düzenleyen ve bu tarihten itibaren 1918’e kadar devletin yönetiminde birinci derecede rol oynayan siyasî cemiyet.

Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti, 1889-1918 döneminde birbirinden çok farklı organizasyonlar şeklinde faaliyet göstermiş olup isim benzerliği dışında gerek örgütsel yapı gerek üyelerinin niteliği ve gerekse ideolojik açılardan büyük farklılıklar gösteren bu cemiyetlerin ayrı ayrı tahlili daha uygundur.

Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti (1889-1902). Jön Türk hareketinin değişik muhalefet unsurlarını uzun süre çatısı altında barındıran bu örgütün temelleri, 2 Haziran 1889 tarihinde dört Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne öğrencisi tarafından atıldı. İbrâhim Temo’nun öncülüğünde Abdullah Cevdet, İshak Sükûtî ve Mehmed Reşid, İttihâd-ı Osmânî adında bir cemiyetin kurulması için görüş birliğine vardılar ve daha sonra bu okul ve diğer Osmanlı eğitim müesseselerindeki çok sayıda öğrencinin katılımıyla örgütün üye adedini hızla arttırdılar. Cemiyet kurucuları en önemlileri Hamamönü (Hatab Kıraathanesi) içtimaı, Midhatpaşa bağı (Onikiler) içtimaı ve Rumelihisarı (Boğaziçi) içtimaı olan çeşitli toplantılarla bir yandan üye sayısını arttırmaya, öte yandan etkin bir örgüt yapısı oluşturmaya gayret gösterdiler. Bu alanda esas olarak Carbonari Cemiyeti ve Rus nihilistlerinin örgütlenme modelleri temel alınıp öğrenciler hücreler biçiminde teşkilâtlandılar. Hareketin bu dönemdeki faaliyeti, yurt dışında basılan gizli gazetelerin eski sayılarının öğrencilere okutulması ve Nâmık Kemal ile bazı arkadaşlarının eserlerinin el yazısıyla çoğaltılarak dağıtılmasının ötesine gitmedi. 1894’te Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne’nin diğer askerî mekteplerle aynı çatı altında birleştirilerek Zeki Paşa’nın yönetimine verilmesi cemiyet hakkındaki ilk kapsamlı soruşturmanın açılmasına sebep oldu ve aynı yılın Eylülünde cemiyetin önde gelen dokuz üyesi okuldan uzaklaştırıldı. Ancak bu cezalar, söz konusu faaliyetleri bir öğrenci olayı olarak mütalaa eden II. Abdülhamid’in iradesiyle affedildi. 1895 yılı içinde cemiyet liderleri bir yandan önde gelen ulemâ temsilcilerini örgütlerine kazanmaya çalışırken diğer yandan 1889 yılında gittiği Paris’te bulunan Ahmed Rızâ ile temasa geçerek Nâzım Bey yurt dışına kaçırıldı. Katı bir pozitivist olan Ahmed Rızâ uzun süren muhaberelerden sonra cemiyetin amaç, örgütlenme ve takip edeceği siyaset konularında kendi görüşlerinin kabul edilmesini istedi ve cemiyetin adının İttihâd-ı Osmânî’den Auguste Comte’un ünlü kelâmıkibarı “ordre et progrès”nin tercümesi olan “nizam ve terakkî”ye çevrilmesini istedi. Cemiyet üyelerinin “ittihat” kelimesinin muhafazası yolundaki ısrarları üzerine örgütün yeni isminin Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti olmasına karar verildi. 1895 yılında bir nizamnâme hazırlandı ve İttihâd-ı Osmânî Cemiyeti tarafından düzenlenen dağınık örgüt şemalarının yerini bu nizamnâme aldı. Bu ilk nizamnâmenin taş basma yöntemiyle çoğaltılan sûretlerinin Ahmed Rızâ’nın hattıyla yazılmış olması ve nizamnâmenin “Cemiyetin Esbâb-ı Teşekkülü ve Maksadı” bölümündeki fikirlerin onun daha sonra çeşitli yayın organlarında ileri sürdüğü fikirlerle benzerlikler göstermesi, örgütlenme ayrıntıları dışında pozitivist liderin bu belgenin hazırlanmasında en önemli rolü oynadığını ortaya koymaktadır. Literatürde bazan, İttihat ve Terakkî’nin ilk nizamnâmesinin 1897’de yayımlanan Türkçe-Arapça nizamnâme olduğu ileri sürülmekle birlikte bu iddia yanlıştır (ilk nizamnâmenin bazı maddelerinin 26 Kasım 1895 tarihinde İngiliz Sefâreti üçüncü kâtibi W. G. Max Müller tarafından istinsah edilerek büyük elçi tarafından Londra’ya gönderilmesi bu durumu teyit etmektedir; nizamnâmenin sûretleri Kudüs’teki Hâlidî Kütüphanesi’nde ve Washington’daki Library of Congress’in henüz kataloglanmamış Karl Süssheim koleksiyonunda bulunmaktadır). Cemiyet teşekkül sebepleri olarak şu hususları dile getirmektedir: “Hükûmet-i hâzıranın adalet, müsâvat, hürriyet gibi hukūk-ı beşeriyyeyi ihlâl eden ve bütün Osmanlılar’ı terakkîden men‘ ile vatanı ecnebî yed-i tasallut ve iğtisabına düşüren usûl-i idâresini ıslah ve vatandaşlarımızı ikaz maksadıyla kadın ve erkek bilcümle Osmanlılar’dan mürekkeb (Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti) teşekkül etmiştir.” Nizamnâmenin 6. maddesi gereğince cemiyetin bir başkanla dört üyeden oluşan bir idare heyeti olacak, merkezi İstanbul’da bulunacak; cemiyete giriş kooptasyon usulüne uygun gerçekleştirilecek (md. 8) ve girişte yemin edilecekti (md. 27). Her ne kadar cemiyetin her üyesi cemiyetin maksadına uygun olmak şartıyla teklifte bulunma hakkına sahipse de (md. 29) örgüt içi iktidar idare meclisi elinde toplanıyordu. Cemiyet 1 Aralık 1895’te Paris’te Meşveret dergisini ve 7 Aralık’ta Mechvéret supplément français’yi resmî yayın organı olarak neşre başladı. Bu gelişmeler ve Ahmed Rızâ’nın etki alanının genişlemesiyle nizamnâmenin İstanbul şubesini aynı zamanda örgütün merkezi olarak kabul etmesine rağmen 1896 Ocak ayında Paris şubesi resmen örgütün merkez şubesi haline geldi. Aynı dönemde cemiyet İstanbul’da çok sayıda bürokrat ve subayın katılımı ile faaliyet sahasını genişletti ve sultanın devrilmesi için girişimlerini yoğunlaştırdı. Yurt dışına kaçarak Fransa ve İngiltere’de temaslarda bulunan Mizancı Murad 1895 Aralık ayı sonunda Kahire’ye gitti ve şehirdeki İttihat ve Terakkî Cemiyeti şubesinin faaliyetine hız kazandırdı. Bu döneme ait cemiyet ve Osmanlı arşiv belgeleri 1896 yılı itibariyle örgütün Paris, Cenevre, İstanbul ve Kahire merkezlerine ilâveten imparatorluk içinde Ankara, Beyrut, Edirne, Hama, Humus, Şam, Girit, Kastamonu, Limni, Ma‘mûretülazîz, Mersin, Rodos, Selânik, İzmir, Trabzon, Trablus (Suriye) ve Trablusgarp şubelerini kurduğunu, hukuken Osmanlı hâkimiyetinde olmakla birlikte fiilen Avusturya ve İngiliz yönetimi altındaki Bosna-Hersek, Kıbrıs, Romanya ve Bulgaristan’da Köstence, Filibe, Lom, Hacıoğlupazarcığı, Rusçuk, Tutrakan, Varna, Vidin ve Yanbolu’da teşkilât oluşturduğunu teyit etmektedir. Bu geniş çaplı örgütlenme, aynı zamanda cemiyet içerisinde ilk önemli fikir ayrılığı ve gruplaşmayı da beraberinde getirdi. Yurt dışında Paris ve Cenevre’de bulunan ve muhalefetlerini örgüt içinde Osmanlı İhtilâl Fırkası isimli bir hizip kurmaya kadar vardıran çok sayıda cemiyet mensubu Ahmed Rızâ’nın ihtilâl karşıtı siyasetine karşı çıktı ve bu yaklaşım yurt içindeki çok sayıda cemiyet mensup ve sempatizanınca da desteklendi. Bu şartlar altında Murad Bey, 1896 Temmuzunda cemiyetin yönetimini Ahmed Rızâ’dan almak amacıyla Avrupa’ya geri döndü. 1896 Kasımı ortalarında yapılan olağan üstü cemiyet toplantısı sonunda Hey’et-i Teftîş ve İcrâ kuruldu; bu heyetin yönetimine Murad Bey seçilirken diğer üyeliklerine Çürüksulu Ahmed Bey, Dr. Nâzım, Şerefeddin Mağmûmî getirildi. Cemiyetin yayın organlarının kime ait olduğu konusundaki anlaşmazlık neticesinde Mîzan dergisinin cemiyet adına ve Mizancı Murad’ın denetimi altında bir yayın heyeti tarafından neşrine karar verildi; cemiyetin örgütsel yapısı önemli değişikliklere uğrarken yönetim de Mizancı Murad ile onu destekleyen ihtilâlci grubun eline geçti. Yurt dışında bu gelişmeler olurken İstanbul’daki örgüt bir askerî darbe gerçekleştirmek için faaliyetini yoğunlaştırdı ve bu konuda padişahın politikalarından memnun olmayan çok sayıda subay ve bürokratın desteğini almaya muvaffak oldu. Henüz Paris’te Ahmed Rızâ’nın yetkili olduğu sırada darbe planı Paris’e iletilerek onay alınmak istenmişse de Ahmed Rızâ projeye karşı çıkmış, bunun üzerine İstanbul merkezi kendisini örgütten ihraç etme kararını almıştı. Ancak bu karar uygulanmadan ve darbe girişimi başlatılmadan yapılan bir ihbar üzerine 1896 yılı Kasım ayı sonunda İstanbul teşkilâtı ele geçirilerek önde gelen isimleri sürgüne gönderildi. Aynı şekilde Mayıs 1897 sonlarında cemiyetin bir darbe örgütlemek niyetiyle Suriye’de kurduğu ve bölgede görevli çok sayıda memur ve subayın yanı sıra Selefî hareketinin önde gelenlerinin, Azm ve Geylânî ailelerinin ve Kādiriyye tarikatı mensuplarının üye olduğu bir teşkilât ortaya çıkarılarak çökertildi (cemiyetin nizamnâmesinin Arapça’ya çevrilip Arapça ve Türkçe olarak neşri de Suriye’deki örgütlenmenin genişletilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir; Rauf Ahmed Bey’in İshak Sükûtî’ye gönderdiği 28 Mayıs 1897 tarihli bir mektup bu nizamnâmenin 1897 yılının ilk yarısında basıldığını teyit etmektedir). Bu iki gelişmenin ardından cemiyetin yurt içindeki faaliyetleri hissedilir derecede azaldı. 1897’de Girit adasında âsilerin isyanı neticesinde başlayan Osmanlı-Yunan savaşı ve Osmanlı muzafferiyetiyle bunun kamuoyunda yarattığı coşku, esasen örgüt içi gelişmeler sebebiyle zor durumda olan Murad Bey liderliğindeki İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin durumunu iyice sarstı. Mechvéret supplément français yazarlarından Aristidi Efendi’nin Ümid takma adıyla Girit’teki Rum âsileri savunan bir yazı yazmasından sonra cemiyet içinde başlayan kriz Ahmed Rızâ’nın ihracıyla sonuçlandı. Bu sırada gelişmelerden rahatsız olan Murad Bey başkanlıktan istifa ettiyse de Hey’et-i Teftîş ve İcrâ, idareyi üç kişilik yeni bir heyete tevdi etmekle beraber Murad Bey’i fahrî başkan olarak tanıdığını ilân etti. Bu arada Osmanlı hükümeti adına Ahmed Rızâ ve Mechvéret supplément français aleyhine dava açılması, arkasından da Ahmed Celâleddin Paşa’nın muhalefet liderleriyle anlaşma yapmak üzere Cenevre ve Paris’e gönderilmesi cemiyet içindeki krizi daha da ağırlaştırdı. 20 Temmuz 1897 tarihinde Murad Bey İstanbul’a dönmeye razı oldu. İki gün sonra Paris Sefâreti memlekete dönecek firârîlerin affedilecekleri yolunda bir tebliğ neşretti. Ardından İttihat ve Terakkî Cemiyeti, Ahmed Celâleddin Paşa ile resmen anlaştı ve bunu bütün şubelerine duyurdu. İttihat ve Terakkî Cemiyeti’ne göre bu bir “mütareke” idi ve Contrexéville şehrinde gerçekleştirildiğinden “Contrexéville mütarekesi” diye anılıyordu. Buna göre padişah gerekli reformları yapacak ve genel af ilân edilecek, cemiyet de bunlar gerçekleşinceye kadar her türlü neşriyat ve örgütsel faaliyeti durduracaktı. Başta Mısır şubesi olmak üzere itirazlara rağmen merkez, kararı uygulamaya koydu ve şubeler de buna uydu.

8 Eylül 1897 tarihinde kendilerine “şeref kurbanları” ismi verilen, çoğunluğu yüksek okul talebesi yetmiş yedi kişinin Trablusgarp vilâyetine gönderilmesi ve af beklentilerinin bu şekilde cevaplandırılması üzerine, aleyhine açılan davanın celselerindeki tutumu sebebiyle Jön Türk hareketi içerisindeki saygınlığı artan Ahmed Rızâ, 23 Eylül 1897’de Meşveret’i İttihat ve Terakkî Cemiyeti organı olarak yeniden neşre başladı ve Cenevre merkezinin İttihat ve Terakkî Cemiyeti ile Jön Türk hareketi üzerindeki tekelini tanımadığını ilân etti. Cenevre merkezi de 1 Aralık 1897’de Osmanlı mecmuasını neşre ve yeniden örgütsel faaliyete başladı. Ahmed Rızâ, İshak Sükûtî idaresindeki Cenevre heyetiyle anlaşarak Meşveret’i tatil etti, bunun karşılığında Cenevre merkezi, pozitivist lideri Paris teşkilâtının sorumlusu ve Mechvéret supplément français’nin editörü olarak tanıdı. 1898 başında Cenevre merkezi cemiyet reisliğinin ilga edildiğini, yalnızca İstanbul teşkilâtı reisinin dâhilî örgütler nazarında böyle bir sıfat taşıdığını ilân etti. Buna ilâveten şubelere Cenevre merkezinden yeni şifreler tevdi edildi, Berlin şubesi kuruldu ve merkez yayın organının yanında Kürdistan ve Beberuhi mecmualarının cemiyet organları olarak neşrine karar verildi. Mart 1898’de Sadâ-yı Millet gazetesi İbrâhim Temo’nun dolaylı editörlüğü altında Bükreş’te cemiyetin resmî yayın organı olarak çıkmaya başladı. Bu gelişmelerle Ahmed Rızâ’nın cemiyet üzerindeki “de facto” kontrolü sona erdi ve Cenevre heyeti konumunu sağlamlaştırdı. Ancak örgüt harcamalarının artması ve gerçekleştirilemeyen bir suikast girişimine yüklüce bir meblağın sarfedilmesi üzerine 1898 yılı Nisan ayından itibaren cemiyetle saray temsilcileri arasında gizli pazarlıklar başlatıldı. Varılan bir anlaşma üzerine 5 Temmuz 1898 tarihli bir irade ile Trablus ve Fizan’daki cemiyet üyelerine, bundan sonra padişaha karşı hiçbir harekete girişmeyeceklerine dair yemin etmeleri şartıyla bulundukları yerlerde serbetçe dolaşma hakkı bahşedildi. 20 Ağustos 1898’de Cenevre merkezinin üç lideri İshak Sükûtî, Abdullah Cevdet ve Tunalı Hilmi beylere bir daha muhalif neşriyatta bulunmamak üzere ve kaydıhayat şartıyla 12’şer lira aylık bağlandı. Bu gelişme kamuoyundan ve cemiyetin şubelerinden saklandı. 1899 yılında İttihat ve Terakkî Cemiyeti, davet edilmemesine rağmen Ahmed Rızâ’yı Lahey’deki Milletlerarası Barış Konferansı’na temsilci olarak gönderdi ve cemiyet ilk defa milletlerarası bir platformda görüşlerini dile getirme imkânı buldu. 1899 yazında saray bir defa daha cemiyet liderleriyle pazarlığa girişti; 26 Eylül 1899 tarihli bir irade ile İshak Sükûtî Roma, Abdullah Cevdet Viyana Sefâreti doktorluğuna getirildi. Kısa süre sonra Tunalı Hilmi, Madrid Sefâreti’nde bir kitâbet görevine tayin edildi. Bu gelişme cemiyeti malî açıdan rahatlattıysa da ülke içindeki taraftarları nezdindeki itibarını düşürdü. Avrupa’da bu olaylar gerçekleşirken cemiyetin Mısır şubesi yöneticileri şubeye ait matbaanın aidiyeti konusundaki bir anlaşmazlık yüzünden mahkemelik oldular ve bu anlaşmazlık aynı şubenin biri Hak, diğeri Hakk-ı Sarîh ismiyle birbirini eleştiren iki gazete neşrine kadar vardı. Bütün bu gelişmeler ve Ahmed Rızâ ile Cenevre merkezi arasında yeniden ihtilâf zuhuru siyasî mahfillerde cemiyetin çökmekte olduğu kanaatini güçlendirdi. İshak Sükûtî tarafından cemiyetin idaresi Edhem Rûhi Bey’e, Osmanlı’nın editörlüğü de Nûri Ahmed Bey’e devredildiyse de örgüt içindeki herkes, Edhem Rûhi ve Nûri Ahmed’in yaşları ve tecrübeleri sebebiyle İshak Sükûtî’nin perde arkasından cemiyeti yönetmeye devam edeceğini düşünmekteydi. 1899 yılı Kasımında İsmâil Kemal Bey’in ve aralık ayında Damad Mahmud Celâleddin Paşa ve oğulları Mehmed Sabahaddin ile Ahmed Lutfullah beylerin Avrupa’ya firarları, Jön Türk hareketi ve İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin faaliyetlerine yeni bir ivme kazandırdı. Söz konusu kişiler, gerçek anlamda cemiyete üye olmamalarına ve Nûri Ahmed Bey’in editörlük görevinde kalmasına rağmen yayın organının idaresini dolaylı olarak ellerine aldılar. Bu dönemde İttihat ve Terakkî Cemiyeti, Damad Mahmud Paşa ve İsmâil Kemal gibi İngiliz taraftarı eski devlet adamlarının kullandıkları bir araç haline geldi ve örgütsel faaliyet yok denecek seviyeye indi. Ahmed Rızâ ve Dr. Nâzım liderliğindeki Paris teşkilâtı bağımsız hareket etmeye başladı. Cenevre’de kendilerine “icraatçılar” adı verilen ve evvelce cemiyet içinde önce Osmanlı İhtilâl Fırkası, daha sonra Osmanlı İttihat ve İcraat Şubesi adlarında hizipler oluşturmuş olan bazı üyeler İntikamcı Yeni Osmanlılar Cemiyeti, İstirdat Cemiyeti, İstikbâl-i Vatan, Millet Cem‘iyyet-i Osmâniyyesi gibi yeni ve bağımsız örgütler kurmaya ve İnkılab, Vatan, İstikbal, Darbe, İntikam, Tokmak (mizah), İstirdat gibi yayın organlarını neşre başladılar. Balkan organizasyonu İbrâhim Temo, Ali Fehmi, Mustafa Râgıb gibi liderlerin elinde gitgide bağımsız bir hüviyet kazandı. Mısır’da mücadele daha da kızıştı ve sonuçta Bahriyeli Rızâ Bey liderliğindeki kadro cemiyetten ayrılarak Şafak Osmanlı İttihat Cemiyeti adı altında yeni bir örgüt kurup Hak gazetesini bu örgüt adına neşre başladı. Bu durumda Damad Mahmud Paşa’nın oğulları, muhalefetin yeniden bir örgüt çatısı altında toplanması ve gayri müslim Osmanlılar’a ait muhalefet teşkilâtlarıyla ittifak tesisi için ilk olarak Tunalı Hilmi’nin ortaya attığı bir kongre düzenlenmesi fikrini yeniden gündeme getirdiler. Damad Mahmud Paşa’nın oğulları ve İsmâil Kemal’in girişimleriyle 4-9 Şubat 1902’de Paris’te yapılan kongre istenen birleşmeyi temin etmek yerine rejim değişikliğinin gerçekleştirilmesi sürecinde ecnebi müdahalesinin talep edilip edilmemesi hususundaki anlaşmazlık yüzünden birbirine tamamen muhalif iki grubun ortaya çıkmasına sebep oldu. Müdahale taraftarı olan Prens Sabahaddin ve İsmâil Kemal, kongreye katılan ortak Daşnaktsutyun-Verakazmial Hınçakyan delegasyonu ve Rum temsilcilerinin desteğiyle kendi görüşlerine uygun bir kararı oy çokluğu ile kabul ettirdiler. Bu karara şiddetle muhalefet eden Ahmed Rızâ ve taraftarlarıyla icraatçı örgütlerin temsilcileri yeni örgütlenmeye katılmayacaklarını ve kendi örgütlerini kuracaklarını bildirdiler. Kongreye İttihat ve Terakkî Cemiyeti merkez yayın organı Osmanlı’nın editörü olarak katılan Nûri Ahmed Bey de “adem-i müdâhale”yi savunan muhalefetten yana oy kullandı. Kongreden sonra Prens Sabahaddin-İsmâil Kemal ikilisi, Osmanlı Hürriyetperveran Cemiyeti adında ve İngiliz desteğiyle darbe yapmayı amaçlayan bir örgüt kurdular, Osmanlı’yı da bu yeni örgütün yayın organı olarak neşre başladılar. Ahmed Rızâ ve icraatçılar koalisyonu ise yeni bir örgüt kurma ve kendilerince neşredilen Türkçe gazeteleri tatil ederek Şûrâ-yı Ümmet adında yeni bir yayın organını Mechvéret supplément français ve Kürdistan dergilerine ilâveten yayımlama kararı aldı. Ahmed Rızâ ve icraatçılar arasındaki anlaşmazlık sebebiyle yeni cemiyete bir ad konamadı. Sabahaddin Bey ve arkadaşlarının darbe teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Edhem Rûhi Bey, Osmanlı gazetesini Kahire’de Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti adına yeniden neşrederek cemiyeti ihya etme girişiminde bulunduysa da (15 Ağustos 1903) bu girişimi uzun süreli olmadı; bir müddet sonra Edhem Rûhi ve Abdullah Cevdet beylerin Osmanlı İttihat ve İnkılâp Cemiyeti adında yeni bir örgüt kurup Osmanlı’yı bu örgütün neşir organı haline getirmeleriyle (15 Temmuz 1904) esasen fiilen sona ermiş bulunan Osmanlı İttihat ve Terakkî Cemiyeti hukuken de ortadan kalkmış oldu. Ancak fikrî düzeyde Ahmed Rızâ ile icraatçılar koalisyonu eski örgütü devam ettirdi. Nitekim eski İttihat ve Terakkî Cemiyeti’nin üyelerinin hemen tamamı bu yeni örgütlenmeye ya doğrudan katılmışlar ya da destek vermişlerdir. yazının devamı.