Antlaşmalar

Paris Antlaşması (30 Mart 1856) Kırım savaşını sona erdiren antlaşma.

Paris Antlaşması (30 Mart 1856) Kırım savaşını sona erdiren antlaşma.

1774 Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan beri Osmanlı Devleti ve 1815 Viyana Kongresi’nden itibaren Avrupa üzerinde üstün bir konuma sahip olan Rusya’nın bu durumuna son veren, 1853 Ekiminde başlayan ve gelecekteki savaşların hangi boyutlarda nasıl bir teknolojiyle yürütüleceğinin ilk örneklerini veren (telgraf, askerî amaçlı demiryolları, buharlı ve zırhlı gemiler, on binlerce asker ve muazzam miktardaki mühimmat ve malzemenin binlerce kilometre uzaklıklardan taşınması), Baltık ve Pasifik’teki Rus limanlarının topa tutulması ve blokaj altına alınması sebebiyle yalnızca ana savaş bölgesiyle tanımlanmayacak ölçüde genişlik kazanan Kırım savaşını nihayete erdiren Paris Antlaşması sadece Osmanlı tarihi açısından değil Avrupa’daki siyasî gelişmeler açısından da büyük önem taşır.

Kısa zamanda bir Avrupa meselesi olarak büyüyecek olan anlaşmazlık “kutsal yerler” meselesi olarak gündeme geldi ve Çar I. Nikola tarafından 1853’te İstanbul’a gönderilen fevkalâde elçi Prens Aleksandr Menşikof’un açık talepleri neticesinde, Rusya’nın başlangıçta gizlediği ancak kısa bir müddet sonra açıkça dile getirdiği esas hedefinin, Osmanlı Devleti’nde yaşayan 10 milyon kadar Ortodoks halkın himaye hakkının devletler arası hukukta bağlayıcılığı olan resmî bir senetle onaylanmış olarak kendisine verilmesi olduğu ortaya çıktı. Hıristiyan halkın istismar edilen konumu Rusya ile, Katolikler’in hakkını koruma iddiasıyla Şark’ta sahip olduğu nüfuzu, özellikle III. Napolyon’un imparator seçilmesinde kendisini destekleyen Katolik kilisesine mukabele etmek zorunda olması gibi içteki siyasî sebeplerden ötürü daha da genişletmek isteyen Fransa arasında büyük bir rekabet başladı. Hıristiyan halkın mevcut imtiyazlarının tekrar tanımlanarak teyidi Rusya’yı tatmin etmediğinden ve bunların himaye hakkı talebinin de reddedilmesinden ötürü mesele kısa zamanda iki devleti savaşın eşiğine getirdi. Fransa ve İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin yanında yer alması pek çok sebeple izah edilebilecek bir husus olmakla beraber genelde, Avrupa’nın Napolyon hâkimiyetinden kurtarılmasında başlıca etken olan ve Avrupa’da üstünlük oluşturup hâkimiyet kuran Rusya’nın bertaraf edilmek istenmesinin önemli rol oynadığı, Şark’ta başlayan çekişmenin bunun için bir fırsat olarak görüldüğü ve özellikle İngiltere’nin İstanbul’daki kıdemli elçisi Stradford de Redcliffe tarafından savaşa varacak derecelerde istismar edildiği açıktır. 4 Ekim 1853’te Osmanlı Devleti’nin, 27 ve 28 Mart 1854’te İngiltere ve Fransa’nın Rusya’ya savaş ilânı gerçekleştiğinde 1856 senesine kadar sürecek büyük bir Avrupa savaşına girişilmiş olduğuna başlangıçta herhalde pek ihtimal verilmemiştir.

24-28 Temmuz 1855’te Viyana’da, savaşa fiilen katılmamış olmakla beraber askerî tehdidiyle Rusya’yı savaşın başında işgal ettiği Memleketeyn’i tahliye etmek mecburiyetinde bırakan Avusturya’nın Hariciye nâzırı Kont Boul’ün başkanlığında İngiltere, Fransa ve Prusya elçilerinin iştirakiyle yapılan toplantıda barışın şu dört madde esas alınmak üzere yapılacağı ilke olarak benimsendi: 1. Memleketeyn üzerindeki Rus himaye hakkına son verilmesi ve Osmanlı Devleti’nin tanımış olduğu imtiyazların Avrupa ortak garantisine dönüştürülmesi. 2. Tuna nehrinde seyrisefâin serbestisi. 3. Karadeniz’in tarafsız ve silâhsız bir hale getirilmesi. 4. Osmanlı Devleti’nde yaşayan hıristiyan ahalinin siyasî ve dinî haklarının temini (Türkgeldi, I, 41-81, 373-375). Bu son madde Rusya’nın Osmanlı Devleti’ndeki Ortodokslar üzerindeki himaye hakkından vazgeçmesini, 3. madde ise 1841 Londra Boğazlar Mukavelenâmesi’nin Avrupa güçler dengesi doğrultusunda değiştirilmesini öngörmekteydi. Bu kararlar, yine Viyana’da Boul ve Fransa Hariciye Nâzırı Drouyn de Lhuys arasında kararlaştırılan (23 Temmuz 1854), ardından İngiltere Hariciye Nâzırı Lord Clarendon tarafından kabul edilen (8 Ağustos 1854) dört maddelik programla tamamen örtüşmekteydi (Sax, s. 335; Adanır, II, 1231).

Eylül 1854’te müttefik kuvvetlerin Kırım’a çıkartma yapmalarıyla savaşın sonunu belirleyecek ana cephe ortaya çıkmış oldu. Buradaki çarpışmalar ağır kayıplarla geçti, uzun bir kuşatma neticesinde özellikle Sivastopol’ün düşmesi (8 Eylül 1855) nihayet tarafları barışa yanaştırdı. İtalya ve Polonya meselelerinin kamuoyunda daha fazla yer edinmeye başladığı Fransa’da özellikle ağır kayıplarla geçen savaşın sona ermesi eğilimi ağırlık kazanmaktaydı. Rus ileri harekâtı ise Sivastopol’ün düşmesine rağmen Kafkas cephesinde devam etmekteydi. Rusya’nın burada da yenilmesi, Kafkasya üzerindeki nüfuzunun kırılması, Orta Asya yönünde ilerlemesinin engellenmesi, böylece Hindistan’ın güvenliğinin temini İngiltere için önemliydi ve bu sebepten ötürü savaşın devamına taraftardı. Kars Kalesi’nin muhasarası sürmekle beraber buranın Ruslar’ın eline geçmesi önlenemedi (26 Kasım 1855). Bu gelişmeler ve savaşın 1856 yılında devam etmesi halinde Besarabya ve Galiçya cephelerinin açılması ihtimali Avusturya’yı barışa giden yolda âcilen ara buluculuk yapmaya sevketti. Böyle bir durumda diğer Alman devletlerinin de tarafsız kalması beklenemezdi. İtalya ve Polonya sorunları ise Viyana hükümeti için ciddi bir endişe kaynağıydı. Fransa’nın savaş yorgunluğu içinde olması İngiltere’ye rağmen iki devletin bu konuda iş birliği yapmasını imkân dahiline sokmaktaydı. Boul, Temmuz 1855’te dört madde halinde ana ilkeleri belirlenen barış planının ilk iki maddesini daha da sertleştirilmiş bir şekilde yeniden gündeme getirdi. Buna göre Tuna prenslikleri bir dizi müstahkem mevkiyle Rusya’ya karşı bir güvenlik kordonu içine alınacak ve Tuna’nın sol sahilinden uzak tutulması amacıyla Rusya Besarabya’nın bir kısmını terkedecekti. Bu suretle Avusturya’nın ekonomik ve siyasal çıkarlarının daha iyi korunacağı düşünülüyordu. Karadeniz’in kayıtsız şartsız tarafsızlaştırılması ve silâhlardan arındırılması öngörülmekteydi. Şark meselesinin çıkış sebebini teşkil etmiş olan sultanın idaresindeki hıristiyanların durumu ise Batılı devletlerin temsilcileriyle Bâbıâli arasında yapılacak müzakereler neticesinde belirlenecekti. Bu şartlar Boul ve Fransa’nın Viyana elçisi Bourqueney arasında imzalanmış olarak İngiliz hükümetine iletildi (18 Kasım 1855). İngiltere o sırada savaşın devamına odaklanmış olmakla beraber III. Napolyon’dan gelen, savaşa yalnız devam edebileceği uyarısı üzerine barışçıl bir tutum içine girmek zorunda kaldı. Bununla birlikte Londra, Kafkaslar’ın Rus nüfuzundan arındırılması ve burada bağımsız veya özerk devletlerin kurulması, özellikle Çerkezler’e bağımsızlık verilmesi, Karadeniz’deki Rus limanlarında konsolosluk bulundurma hakkı ve Baltık’ta Aland adalarının silâhsızlandırılmasının teminini istemekteydi. Bunların barış şartları arasına alınması talebi kabul görmedi ve barış planı kesinleşmiş biçimde 28 Aralık’ta Rus hükümetine verildi. yazının devamı.

1855 yılı sonlarından itibaren siyaseten tamamen izole edilmiş bir duruma düşen Rusya, içinde bulunduğu kötü askerî ve malî şartlar dahilinde yapılan teklifi kabul etmek zorunda kaldı (16 Ocak 1856). Avusturya’nın 18 Ocak tarihine kadar şartların kabul edilmemesi halinde siyasî münasebetleri resmen keseceğini bildirmiş olması bu kararın alınmasını kolaylaştırdı. Ancak Rusya’da hâlâ Osmanlı Devleti’ne herhangi bir toprak parçasının verilmesine kesinlikle karşı çıkılmakta ve bu bir şeref meselesi olarak görülmekteydi. İngiltere’de ise Rus genişleme hırsının ve Kafkaslar’daki nüfuzunun tamamen kırılmamış ve Baltık’taki Rus deniz gücünün tamamen imha edilmemiş olmasından ötürü barış memnuniyetle karşılanmamıştı. Osmanlı tarafı da zaferin kazanılmasında daha az bir payı olduğu ve Kırım’daki askerî gelişmelere yeterince iştirak etmemiş olmanın bilinci içinde herhangi bir toprak kazancı düşünmemekteydi. Rusya’nın hıristiyan tebaa üzerindeki himaye iddiası ve bunun büyük devletlerin ortak garantisi altına alınmak istenmesi, dolayısıyla Menşikof’un 1853’te dile getirdiği taleplerin akamete uğramasının asıl sebebi şimdi yapılacak barışın temel meselesi olarak algılanmaktaydı. Bundan ötürü Bâbıâli müttefiklere ihtiyatla yaklaşmakta, özellikle müslüman olmayan halkın siyasî ve dinî haklarının Avrupa ortak garantisi altına sokulmak istenmesini tepkiyle karşılamaktaydı. 1856 yılı başlarına kadar bu tutumunu korumuş ve Viyana’daki temsilcisini böyle bir girişimin kabul edilemeyeceğini bildirmekle vazifelendirmişti. Bu durumda 1853 senesindeki tutumuna geri dönmekte, din ve ırk farkı gözetmeden bütün Osmanlı vatandaşları için eşitlik ilân edilmesini öngörmekteydi. Ancak müttefikler kendilerini dışlayacak böyle bir düzenlemeye seyirci kalmak niyetinde değildi. 1856 yılı Ocak ve Şubat aylarında İstanbul’daki elçilerle (Stratford de Redcliffe, Thouvenel ve Prokesch von Osten) Âlî ve Fuad paşalar arasında yapılan bir dizi görüşme neticesinde hıristiyan halkın siyasî ve dinî haklarını yeniden düzenleyen ve garanti altına alan, müslüman ve hıristiyan eşitliğini getirerek vatandaşlık haklarının kullanımı açısından gayri müslimleri İslâm hukukunun “kısıtlı olma” hali içinden çıkartarak her yönden müslümanlara denk ve Avrupa kavramında çağdaş birer fert haline getiren ve devletin gayri müslimlerle ilgili şer‘î anayasal tatbikatını yürürlükten kaldıran bir ferman metni üzerinde mutabakata varıldı (18 Şubat 1856). Bu bağlamda İngiltere elçisi Stratford’un ısrarı neticesinde İslâm dininden çıkmanın ölümle cezalandırılmasına son verildiğine dair bir hükme de fermanda yer verildi (Eichmann, s. 204 vd.; Sax, s. 344; Davison, s. 53 vd.).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir