Devletler

Fatîmîler (909-1171) Kuzey Afrika, Mısır ve Suriye’de hüküm süren bir Şiî devleti.

Şii Fatîmî Devleti (909-1171)

I. SİYASÎ TARİH
Hânedan adını Hz. Fâtıma’dan alır. Kurucuları Hz. Fâtıma ve Hz. Ali yoluyla Hz. Peygamber’in soyundan geldiklerini iddia ederler. Bu iddianın doğruluğu eski ve yeni âlimler arasında tartışma konusu olmuştur.

İfrikıye’de ortaya çıkan Fâtımî Devleti’nin esası İsmâilîlik hareketine dayanır. Bu hareket, altıncı imam Ca‘fer es-Sâdık’ın çevresinde başlatılan tartışmalarla ortaya çıktı. İsmâilîler Ca‘fer es-Sâdık’ın, oğlu İsmâil’i nas yoluyla halef tayin ettiğini kabul ederler. İsmâil 145 (762) yılında daha babası hayatta iken vefat edince sonradan İmâmiyye Şîası (İsnâaşeriyye) diye bilinen grup Ca‘fer es-Sâdık’ın ikinci oğlu Mûsâ el-Kâzım’ı yedinci imam olarak kabul etti. Ca‘fer es-Sâdık’ın oğlu İsmâil’in imâmetini kabul edenler iki gruba ayrılmaktadır. Bunlar İsmâil’in ölümü üzerine ortaya çıkmış ve Ca‘fer es-Sâdık’ın 148 (765) yılında vefatından sonra İmâmiyye’den ayrılmıştır. el-İsmâîliyyetü’l-hâlisa ve el-İsmâîliyyetü’l-vâkıfe adlarıyla tanınan birinci grup İsmâil’in daha babası hayatta iken öldüğünü inkâr etmekte, onun Ca‘fer es-Sâdık’tan sonra yedinci imam olduğuna, bir gün mehdî veya kāim olarak döneceğine, babasının onu korumak amacıyla öldüğünü söylediğine ve bunun bir takıyye* olduğuna kesin olarak inanmaktadırlar (Şehristânî, I, 149) İkinci grup ise İsmâil’in babasının hayatında vefat ettiğini kabul edip İsmâil’in oğlu Muhammed’in imâmetini tanımakta ve onu İsmâil’in halifesi olmaya lâyık görmektedir. Bu grup aynı zamanda Muhammed’i Ca‘fer es-Sâdık’ın henüz hayatta iken oğlu İsmâil’in yerine tayin ettiğine de inanmaktadır. Bu gruba göre Hz. Hasan’dan kardeşi Hüseyin’e intikalinden sonra imâmetin kardeşten kardeşe geçmesi câiz olmayıp ileriki nesillere intikali gerekmektedir (İdrîs b. Hasan, ʿUyûnü’l-aḫbâr, V, 160-161).

İsmâilî dâîsi İmâdüddin İdrîs’in kaydettiği İsmâilî-Fâtımî rivayetine göre, 297 (909) yılında İfrîkıye’de Fâtımî halifeliğini kuran Ubeydullah el-Mehdî’den önce bu ülkeye gelen bir grup gizli imam da Muhammed b. İsmâil’in oğullarındandır (ʿUyûnü’l-aḫbâr, IV, 351-404) Ubeydullah el-Mehdî’yi Muhammed b. İsmâil’e bağlayan imamlar gizlilik içinde yaşamışlardır. Hatta ilk devirlere ait İsmâilî kaynakları bile bunların isimlerinden bahsetmemektedir. Fâtımî halifeleri de Şîa’nın “Allah’ın gizlediğini açığa çıkarmama” prensibine dayanarak herhangi bir resmî soy kütüğü açıklamamakta ısrarlı davranmışlardır.

Fâtımî kaynaklarında İsmâilî nesebi Ubeydullah el-Mehdî b. Hüseyin b. Ahmed b. Abdullah b. Muhammed b. İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık şeklindedir. Fakat Ubeydullah el-Mehdî Yemen tarafına gönderdiği bir mektupta soyunun İsmâil b. Ca‘fer es-Sâdık’a dayandığını inkâr etmekte ve büyük dedesinin İsmâil’in büyük kardeşi Abdullah olduğunu, Ca‘fer’in İsmâil’i değil Abdullah’ı kendisine vâris olarak tayin ettiğini söylemektedir. Bu itiraf, İsmâilî hareketin başlatıcısının İsmâil olmadığı intibaını vermektedir. Ca‘fer es-Sâdık’ın oğulları “hak da‘vâ”yı ihyâ etmek isteyince münafıkların nifakından ve Abbâsîler’in zulmünden korkarak şahsiyetlerini gizlemişler, kendilerini başka adlarla tanıtmışlar, Mübârek, Meymûn ve Saîd gibi isimler seçerek bunlardaki iyimser ifadenin bereketine sığınmışlardır. Bu durum Şîa’daki takıyye prensibiyle ilgilidir.

Bir başka rivayette ise Abdullah b. Meymûn el-Kaddâh adında Ali evlâdından olmayan birinin İsmâilî hareketinin gerçek kurucusu ve Fâtımî halifelerinin büyük dedesi olduğu iddia edilmektedir. Şüphe yok ki bu karışıklığın sebebi Ca‘fer es-Sâdık’ın oğullarının lakaplarından birinin de Meymûn olmasıdır. Meymûn el-Kaddâh Mahzûmoğulları’nın âzatlı kölesi ve Mekkeli idi. İmam Muhammed el-Bâkır’ın öğrencisi olmuş ve ondan çok sayıda hadis rivayet etmiştir. Oğlu Abdullah da Ca‘fer es-Sâdık’tan rivayette bulunmuş olup İmâmiyye Şîası nezdinde saygı duyulan âlimlerdendi. Bundan dolayı Abbâsîler’in 402 (1011) yılında Fâtımîler’in soyunu ta‘netmek için yayımladıkları ve Şerîf el-Murtazâ’nın da imzaladığı tutanakta (mahzar) bu Meymûn’un ve oğlunun adı geçmemektedir.

Makrîzî el-Muḳaffa’l-kebîr’de Mehdî’nin soyunu, onun Yemen tarafına gönderdiği mektubundakine yakın bir şekilde kaydetmekte ve şecerenin sonunda yer alan Takī, Vefî ve Radî olarak tanınan üç şahsa “Allah’ın zâtında gizlenmiş kişiler” (el-mestûrûn fî zâti’llāh) denildiğini söylemektedir (s. 53, 55).

İsmâilî dâîlerinden İbn Havşeb Yemen’de İsmâilîliğin temellerini atmayı başardığı gibi dâî Ebû Abdullah eş-Şîî’yi de Kuzey Afrika’ya gönderdi. Ebû Abdullah, Berberî Kütâme kabilesinin desteğini sağlayarak orada bir İsmâilî üssü kurmaya muvaffak oldu. İmam Ubeydullah el-Mehdî Abbâsîler’in kontrolünden kurtulmak için ya Yemen’e veya Kuzey Afrika’ya gidecekti. Mehdî önce Remle’ye, oradan da Mısır’a gitti (291/903). Mısır’da Abbâsî valisinin kendi yüzünden sıkıntı çektiğini hissettiği için oradan ayrılmaya karar verdi. Beraberindekiler Yemen’e gideceğini sandılar, ancak Mehdî Kuzey Afrika’ya yöneldi. Ebû Abdullah eş-Şîî buradaki Ağlebî hâkimiyetini yıkmak üzereydi ve bu durum Mehdî’nin arzularına uygun düşüyordu. Mehdî Abbâsîler’den uzak durmak istiyor ve uygun olmayan bir zamanda onlarla çatışmayı arzu etmiyordu. Ancak Mehdî İfrikıye’deki dâîleri ile doğrudan irtibat sağlayamadı. Bunun üzerine Sicilmâse’ye yöneldi, fakat orada şehrin emîri tarafından yakalanıp hapsedildi. Bu sırada Ebû Abdullah, Ağlebîler’in başşehri Rakkāde’yi ele geçirip son emîrleri olan Ziyâdetullah’ı şehirden çıkarmayı başardı (296/909). 29 Rebîülâhir 297 (15 Ocak 910) tarihinde Ubeydullah ile birlikte Rakkāde’ye girdi. Ubeydullah “Mehdî-Lidînillâh” ve “Emîrü’l-mü’minîn” lakaplarıyla halife ilân edildi.

Fâtımîler İfrikıye döneminde (909-973) birçok güçlükle karşılaştılar. Kuzey Afrika Ehl-i sünnet ile (özellikle Mâlikî mezhebi) Hâricîler (bilhassa İbâzıyye ve Sufriyye) arasında paylaşılmıştı. İsmâilî mezhebi bölgede esasen mevcut olan karışıklığı arttırdı. Batıdaki Zenâte ile doğudaki Sanhâce Berberî kabileleri birbirleriyle mücadele halindeydiler. Kütâme Sanhâce’ye mensuptu. Bu kabileler de huzursuzluk ve karışıklıkların devam etmesine sebep oluyordu. Bölgede aynı zamanda şark asıllı iki hânedan daha vardı. Bunlar Tâhert’teki Hâricî Rüstemîler ile Fas’taki Alevî İdrîsî Devleti idi. Fâtımîler, Sünnî Afrika toplumu üzerinde söz sahibi olup onları nüfuzları altına almak için büyük gayret saffettiler. Halife Ubeydullah el-Mehdî İfrîkıye halkının ve Mâlikî âlimlerinin direniş ve protestolarıyla karşılaştı. Sünnî Mâlikî âlimleri Kayrevan’da ve İfrîkıye’nin diğer şehirlerinde tutunmuşlardı. Bu âlimler Ubeydullah el-Mehdî’nin mezhebine karşı çıkıyor, halk da onları destekliyordu.

Abbâsîler’in, devletlerinin kuruluşunda büyük emeği olan Ebû Müslim el-Horasânî’den kurtulmak istemeleri gibi İmam Mehdî de kendisine İfrîkıye’nin yolunu açan Ebû Abdullah eş-Şîî’den kurtulmak istiyordu.

Mehdî İfrîkıye’ye ayak bastığı andan itibaren Fâtımî halifeliğinin hedeflerini gerçekleştiremeyeceğini anladı. Çünkü eldeki imkânlar çok azdı ve Mâlikî âlimleri de onlara karşı direniyordu. Ayrıca Kuzey Afrika’nın dağlık coğrafî yapısından kaynaklanan zorluklar burayı ele geçirmeyi güçleştiriyordu. Fâtımîler İslâm dünyasına hâkim olabilmek için doğuya hâkim olup özellikle Mısır’ı ele geçirmekten ve doğuya doğru yayılmaktan başka çarelerinin olmadığını biliyorlardı. Halife Mehdî saltanatının ilk yıllarında Mısır’ın fethi için iki başarısız denemede bulunmuştu (301/913, 307/919). Bu denemeler oğlu ve halefi Kāim-Biemrillâh el-Fâtımî zamanında da (934-946) devam etti, fakat hiçbir sonuç alınamadı. Aksine bu saldırılar Abbâsî hilâfetini askerî yönden daha güçlü olma gereği hususunda uyarmış oldu. Bunun üzerine Abbâsîler Mısır’ın idaresini Suriye bölgesini de elinde bulunduran Muhammed b. Tuğç’a verdiler.

Mehdi 303 (915) yılında Doğu İfrîkıye sahilindeki bir yarımadada Mehdiye adıyla anılan bir şehir kurdu ve 308’de (920) burayı başşehir ilân etti. Böylece Kayrevan’daki Sünnîler’in mukavemetinden uzaklaşmış oluyordu. Aynı zamanda şehirde büyük bir sanayi faaliyeti başlattı. Bu sayede Fâtımîler Bizanslılar’ın karşısında durabilmiş ve Orta Akdeniz’in batı kısmında üstünlük sağlamaya ve nüfuzlarını Sicilya adasına kadar genişletmeye muvaffak olmuşlardı.

Sünnî İfrîkıyeliler geçici bir süre için, Fâtımî Devleti’ni tehdit eden Hâricî Ebû Yezîd en-Nükkârî’yi desteklediler. Ancak bu hareket Fâtımî Halifesi Mansûr-Billâh tarafından bertaraf edildi (336/947). Mansûr-Billâh’ın Ebû Yezîd’e karşı zafer kazanmasından sonra Fâtımîler Mehdiye’yi terkederek yeni başşehirleri Sayrelmansûriye’ye (Sabra) yerleştiler. Burası Mansûr-Billâh tarafından Kayrevan yakınlarında Ebû Yezîd’i destekleyen Mâlikîler’i kontrol etmek için kurulmuştu.

Fâtımîler’in doğuya doğru genişleme düşüncesi ancak Fâtımî Halifesi Muiz-Lidînillâh tarafından gerçekleştirilebilmiştir. el-Mağribü’l-aksâ’da Fâtımî nüfuzunun genişlemesini temin eden Fâtımî kumandanı Cevher es-Sıkıllî’nin başarıları (357/968) halifenin dikkatini çekmiş ve onun askerî dehası sayesinde Mısır’ı zaptedebileceğine kani olmuştu. İhşîdîler’in son güçlü valisi Kâfûr’un ölümünden sonra Mısır’da baş gösteren iç karışıklıklar, 352 (963) yılından beri yaşanmakta olan ekonomik kriz ve bu arada dâîlerin yoğun faaliyetleri Fâtımîler’in büyük projelerini uygulamaya koymalarına imkân verdi. Muiz-Lidînillâh Rakkāde yakınlarında 358 yılının Muharrem ayında (Kasım-Aralık 968) çoğunluğu Berberî kabileleri ve Saklebîler’den oluşan yaklaşık 100.000 süvari topladı. 27 Muharrem’de (21 Aralık) askerlere maaşlarını dağıttı ve 14 Rebîülevvel’de (5 Şubat 960) askeri teftiş ederek Mısır’ı ele geçirecek olan Cevher es-Sıkıllî’yi onlara takdim etti; Cevher’e de askerî, siyasî ve malî konularda tam yetki verdi. Cevher es-Sıkıllî Mısır’ı zaptetmek üzere yola çıktı ve Şâban 358’de (Temmuz 969) Mısır’ı ele geçirdi. Bu sırada herhangi bir direnişle de karşılaşmadı. İskender’in ordusundan sonra bu büyüklükte bir ordunun Mısır’a gelmediğini söyleyen halk Cevher’den eman alıp teslim oldu.

Fâtımîler’in Mısır’ı ele geçirmeleri sadece bir hükümetin yerine başka bir hükümetin kurulmasından ibaret değildi. Bu hareket çok derin etkileri olacak dinî, siyasî ve içtimaî bir inkılâp demekti. Bu inkılâp beraberinde idarede açık bir değişiklik de getirmekteydi. İslâm tarihinde ilk defa ismen bile olsa Bağdat’a bağlı olmayan bir hükümet Mısır’a hâkim oluyordu. Fâtımîler’in Mısır’a girmesiyle birlikte İslâm âleminde oynadıkları rol de esaslı bir şekilde değişti. Bundan böyle Fâtımîler dinî, felsefi ve içtimaî hareketlere liderlik ettiler. Fâtımîler Mısır’ı ele geçirip orada bağımsız bir halifelik kurmalarına rağmen İslâm âleminin tamamına hiçbir zaman hâkim olamadılar ve kendilerini ümmetin ekseriyetinden ayrı tuttular. İslâm âlemine hükmetmek için merkez kabul ettikleri Kahire, Haçlı seferleri ve Moğol istilâsı sırasında olduğu gibi daha sonraki dönemde de önemli rol oynamıştır.

Cevher es-Sıkıllî Mısır’ı ele geçirdikten sonra Halife Muiz-Lidînillâh’ın tâlimatı doğrultusunda Fustat’ın kuzeydoğusunda yeni bir şehir kurdu. Burada büyük bir saray ve cami inşa etti. Cevher’in Muiz-Lidînillâh’ın nâibi sıfatıyla Mısır’a hükmettiği dört yıllık süre (969-973) Mısır’da Fâtımî tarihinin en önemli devrelerinden biri sayılır. Hutbelerden ve sikkelerden Abbâsî halifesinin adı çıkarılıp onun yerine Muiz-Lidînillâh’ın adı ikame edilmiştir. Abbâsîler’in şiarı olan siyah renk kaldırılarak mescidlerdeki hatiplere Fâtımîler’in şiarı olan beyaz renk giydirilmiştir. Cevher’in dinî konularda gerçekleştirdiği yeniliklerden bazıları da şunlardır: Ramazan ayının ve bayramın tesbitinin hilâle bakılmaksızın yapılması, müezzinlerin ezanda “hayye alâ hayri’l-amel” (Amellerin en hayırlısına koşun) ibaresini de söylemeleri, imamların namazda besmeleyi açıktan okumaları, cuma namazında ikinci rek‘atta kunut dualarının okunması. Ekonomik alanda ise Cevher bütün gücünü bozulan köprülerin onarımı için kullanmış ve haraç vergisi olarak feddân (4200 m2) başına alınan 3,5 dinarı 7 dinara çıkarmıştır. Toprak sahiplerinden ellerindeki arazi karşılığında alınan ücretleri de (kabâletü’l-arâzî) arttırmıştır. Mısır para birimini ıslah ederek ayarını Fâtımîler’in İfrîkıye’de kullandıkları ayar seviyesine çıkarmış ve yüksek değerli yeni dinarlar bastırmıştır. Bu dinarlar “ed-dînârü’l-Muizzî” olarak tanınmış, daha önce Mısır’da kullanılan ve “ed-dînârü’r-râdî” ve “ed-dînârü’l-ebyaz” diye bilinen eski dinarları iptal etmiştir.

Fâtımîler’in Suriye’yi ele geçirmeleri Mısır zaptının tabii bir uzantısı idi. Burası. Fâtımî ordusunu Bağdat’a götürerek Büveyhî idaresine ve Abbâsî hilâfetine son verecek seferin hareket noktası olacaktı. Fakat Dımaşk’ta Karmatîler’le yapılan savaşta Fâtımîler’in Suriye bölgesi emîri Ca‘fer b. Felâh’ın 6 Zilkade 360 (31 Ağustos 971) tarihinde öldürülmesi bütün bu projelerin gerçekleşmesine engel oldu. Hatta bu savaştan sonra Karmatîler Mısır’a doğru ilerleyerek başşehir Kahire’yi tehdit ettiler.

Cevher şartların uygun hale geldiği ilk fırsatta Halife Muiz-Lidînillâh’ı Mısır’a davet etti. Halife bütün mal varlığıyla birlikte Mısır’a doğru yola çıktı ve İfrîkıye’de yerine Benî Zîrî ailesi olarak bilinen bir Berberî aileyi halef tayin etti. Bu ailenin başında Yûsuf b. Bulukkîn es-Sanhâcî bulunuyordu. Sicilya’ya Benî Kelb kabilesinden bir Arap aileyi, Trablus’a da Abdullah b. Yahlif el-Kütâmî’yi gönderdi.

Muiz-Lidînillâh Mısır’da ilk iş olarak Cevher’i görevden aldı. Ancak onun Fâtımî hilâfetine yaptığı hizmetlerden övgü ile söz etti. Yerine yahudi mühtedisi Ya‘kūb b. Killis’i getirerek Mısır’daki Fâtımî idaresinin düzenlenmesini ona bıraktı. Uslûc b. Hasan’ı da malî konularda İbn Killis’in yardımcılığı ile görevlendirdi.

Muiz-Lidînillâh ile Azîz-Billâh (975-996), Cevher ve Ya‘kūb b. Killis’in de gayretleriyle iki asır devam edecek olan Fâtımî Devleti’nin temellerini attılar. Azîz-Billâh’ın Fâtımîler’in Orta ve Güney Suriye, daha sonra da Halep emirlikleri üzerindeki nüfuzunu güçlendirecek Suriye bölgesine yönelik politikası hariç dış politikaları aktif değildi. Fâtımîler Suriye’yi ele geçirmeyi diğer ülkelere sahip olmanın garantisi gibi görüyorlar ve özellikle Bağdat’ı ele geçirmek istiyorlardı. Çünkü Bağdat Sünnî Müslümanlığın merkezi durumundaydı. Bu siyasetin gerçekleşmesi için Halife Azîz-Billâh şark bölgelerinden asker toplamaya başladı. Devletteki mevkilerinin sarsılacağı endişesiyle Berberîler’in karşı çıkmasına rağmen bu ordunun teşkilinde Türkler’den ve Deylemîler’den büyük ölçüde faydalandı. Fâtımîler Abbâsîler’le doğrudan çatışmaya girmek yerine yeni bir yaklaşım tarzı benimsediler. Buna göre İslâm âleminde fiilî hâkimiyet Haremeyn’de (Mekke ve Medine) adına hutbe okunan kimseye ait olacağı için Hicaz’a hâkim olmanın yollarını arıyorlardı. Mekke’deHalife Muiz-Lidînillâh adına halife henüz İfrîkıye’de iken, Azîz-Billâh adına da 365 (976) yılında hutbe okunmuştur.

Azîz-Billâh döneminin sonunda Fâtımî hilâfeti oldukça genişledi; Fâtımî dâîleri Suriye ve Kuzey Afrika’dan sonra Yemen ve Musul’da da propaganda yapma imkânı buldular. Aynı zamanda Azîz-Billâh Bizans imparatorunun elçisine her cuma Kostantîne’deki camide kendi adına hutbe okunmasını şart koşmuştu. Azîz döneminde Fâtımîler’in Abbâsîler aleyhindeki emellerini gerçekleştirmeleri için uygun bir ortam oluşmuştu. Azîz-Billâh’ın 386 (996) yılında ölümünden sonra Fâtımîler’den dokuz kişi halifeliğe adaydı ve bunların başında Hâkim-Biemrillâh geliyordu.

Hâkim-Biemrillâh dönemi (996-1021) çelişkileriyle dikkat çeker. Halife şahsiyetindeki zaaf sebebiyle aldığı bir kararı çok kısa bir süre sonra değiştirirdi. Fâtımîler döneminde yaşanan dinî hoşgörüye rağmen ne zimmîler ne de Ehl-i sünnet mensupları Hâkim-Biemrillâh’ın baskısından kurtulabildiler. Ashaba sövme âdeti yaygınlaştı ve halifenin emriyle sövgü ibareleri mescid duvarlarına, ev ve dükkân kapılarına yazılmaya başlandı. Kendi yardımcıları ve yakınları da bu baskıdan ve zulümden kurtulamadılar. Onların birçoğunu bilinmeyen sebeplerle öldürdü. Halife yasaklar listesi hazırlar, kim bu listedeki yasaklardan birini işlerse onu ya öldürür ya da işkence ederdi. Aşırılıkları o dereceye vardı ki 407 (1017) yılında Mısır’a gelen üç İranlı’nın teşvikiyle ilâhlık iddiasına kalkıştı. Bu dönemde Mısır-Bizans ilişkileri de çok kötüleşti. Hâkim-Biemrillâh 27 Şevval 411 (13 Şubat 1021) tarihinde esrarlı bir şekilde ortadan kayboldu.

Fâtımîler Devleti Müstansır-Billâh’ın zamanında (1036-1094) en geniş sınırlarına ulaştı. Mısır, Güney Suriye bölgesi, Kuzey Afrika, Sicilya, Afrika’nın Kızıldeniz sahilleri, Hicaz ve Yemen bu devletin sınırları içindeydi. Ayrıca Meşrık’ta Sünnîler’in idaresinde olan çok sayıda şehir hâkimi de Müstansır-Billâh’a tâbi oldu. Fakat bu koca devlet çok kısa bir sürede küçülmeye başladı.

Fâtımîler’in çökmekte olduğu, Vezir Ebü’l-Kāsım Ali b. Ahmed el-Cercerâî’nin 436 Ramazanında (Mart-Nisan 1045) ölümüyle daha açık şekilde anlaşıldı. Fâtımîler’le Abbâsîler arasındaki çatışma da ilk defa Bağdat’ta hazırlanan bir şecere ile su yüzüne çıktı. Bu şecerede Fâtımîler’in soyuna dil uzatılıyordu. Başta Tâlibîler’in nakibi Şerîf el-Murtazâ olmak üzere Bağdat’ın önde gelen âlimleri, kadı ve fakihleri söz konusu şecereyi imzalamışlardı. Bağdat’ta 444 (1052) yılında da buna benzer bir şecere düzenlendi. Fâtımîler’e karşı Selçuklular’dan yardım isteyen Abbâsîler, bir taraftan Fâtımîler’le Bizanslılar arasındaki ilişkileri bozmaya çalışırken diğer taraftan İfrîkıye Valisi Muiz b. Bâdîs’i Fâtımî hâkimiyetini tanımaması yönünde kışkırttılar. Muiz b. Bâdîs de 443 (1051) yılında Fâtımîler’le olan bütün bağlarını koparıp İfrikıye’de hutbeleri Abbâsîler adına okutmaya başladı. Selçuklular ise Bizanslılar’la anlaşma yaparak onların Mısır’a buğday göndermelerini durdurdular.

Fâtımîler bunun üzerine askerî, siyasî ve iktisadî vasıtalarla Abbâsîler’e tepki göstermeye başladılar. Bu arada doğuya giden iki ticaret yolu arasındaki rekabeti kızıştırmayı planlayan “şark stratejisi”ne önem verdiler. İsmâilî mezhebini Hindistan’a giden deniz ve kara yolu üzerinde ve doğrudan Hindistan’da yaymak için çalıştılar. Fâtımîler bu çabalarıyla bir yandan ekonomik canlılık sağlayarak hilâfetlerini güçlendirmek, öte yandan da Abbâsî halifeliğini zayıflatmak istiyorlardı. Ayrıca dâîler Abbâsîler aleyhindeki propaganda faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdılar. Dâi’d-duât Müeyyed fi’d-dîn eş-Şîrâzî, Arslan el-Besâsirî’nin Abbâsî halifesine karşı başlattığı ayaklanmayı desteklemiş ve Arslan el-Besâsirî Bağdat’ı istilâ etmeye muvaffak olarak hutbeyi Fâtımî halifesi adına okutmuş. Abbâsî Halifesi Kāim-Biemrillâh’ı 450 (1058) yılında bir yıl müddetle nezaret altına almıştır. Ancak İslâm dünyasına canlılık kazandıran Sünnî Selçuklu Türkleri Tuğrul Bey’in başkanlığında Abbâsî halifeliğini Fâtımîler’in eline düşmekten kurtardı. Sonuçta Fâtımîler Suriye bölgesindeki yerlerini kaybettiler ve buralar 468’de (1075) Selçuklular’ın eline geçti.

Mısır bu dönemde büyük bir ekonomik kriz içine düştü. Çeşitli askerî gruplar arasında meydana gelen çatışmalar da iç karışıklığa sebep oluyordu. Olayların olumsuz yönde gelişmesi Halife Müstansır-Billâh’ı, Akkâ’nın yönetimini üstlenmiş bulunan ordu kumandanı Bedr el-Cemâlî’yi yardıma çağırmak zorunda bırakmıştır. 466 (1074) yılında Mısır’a gelen Bedr el-Cemâlî anarşiyi kontrol altına almaya, huzur, emniyet ve istikrarı yeniden tesis etmeye muvaffak oldu. Buna karşılık halife yetkilerini Bedr el-Cemâlî’ye devretti. Böylece Fâtımîler tarihinde yeni bir dönem başlıyordu. “Vezirlerin nüfuz asrı” adı verilen bu dönemde devletin işlerini emîrler üstlenmişlerdi. Bedr el-Cemâlî ve halefleri Efdal ve Me’mûn el-Batâihî’nin kurdukları düzen Fâtımî Devleti’ni çökmekten kurtardı ve devletin ömrünü bir asır daha uzattı.

Babasının yerine vezirlik makamına geçen Efdal b. Bedr el-Cemâlî, Halife Müstansır’ın küçük oğlunu “Müsta‘lî-Billâh” lakabıyla halifelik makamına getirmiş, büyük oğlu Nizâr İsmâilî mezhebine göre bu makamın meşrû vârisi olduğu halde uzaklaştırılmıştır. Efdal’in Müsta‘lî’yi tercih etmesinin sebebi, Müstansır’ın son günlerinden beri elinde bulundurduğu otoriteyi kaybetme endişesiydi. Efdal tarafından gerçekleştirilen bu siyasî inkılâp İsmâilîler’i Müsta‘liyye ve Nizâriyye olarak ikiye bölecek kadar tehlikeli gelişmelere yol açmıştır. Mısır, Suriye, Yemen ve Hindistan’daki İsmâilîler’in büyük bir kısmı Müsta‘lî’nin imamlığını tanıdı. İran İsmâilîleri ise Hasan Sabbâh’ın başkanlığında Nizâr’ın imamlığını tanıdılar ve Nizâriyye adıyla anıldılar. Bu gruba aynı zamanda el-İsmâîliyyetü’l-cedîde de denilir.

Müsta‘lî’nin 495’te (1101) ölümünden sonra Vezir Efdal onun yerine Ebû Ali Mansûr’u geçirdi ve ona da “Âmir-Biahkâmillâh” lakabını verdi. Bu sırada Ebû Ali henüz beş yaşındaydı. Böylece yirmi yıl boyunca ülkenin tek fiilî hâkimi olan Efdal ilk iş olarak idare merkezini Kahire’den Fustat’a nakletti. Onun zamanında divanlarda çalışan hıristiyanların sayısı arttı. Suriye bölgesine yönelik Haçlı saldırıları yine onun döneminde başladıysa da Efdal bu saldırılara önem vermedi. Hatta Selçuklular’a karşı Haçlılar’la anlaşmaya bile çalıştı. Fakat sonunda devlet Suriye’deki şehirlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Bu şehirlerin başında Kudüs, Akkâ, Sûr ve Sayda bulunuyordu.

Âmir-Biahkâmillâh yetişkin bir genç olunca Efdal’in baskılarından bunaldı. Emîr Muhammed b. Fâtih el-Batâihî ile iş birliği yaparak 515 yılı Ramazan bayramı gecesi (Aralık 1121) Efdal’i öldürttü. Âmir-Biahkâmillâh 2 Zilhicce 515’te (11 Şubat 1122) Batâihî’yi “el-Me’mûn Tâcü’l-hilâfe” lakabıyla vezir tayin etti. Ayrıca emîrlerin, üstatların ve bilge kişilerin “Âmirî” olan lakaplarını “Me’mûnî”ye dönüştürerek ona şeref ve itibar kazandırdı. Halife Âmir ile Vezir Me’mûn’un dönemi (1122-1125) Fâtımîler’in Mısır’daki en parlak devri oldu. Âmir muhteşem törenler yapmaya düşkündü. Devletin eski ihtişamına kavuşması onun sayesinde olmuştur.

Me’mûn ile arasındaki ittifaka rağmen ülkede tek başına söz sahibi olmak isteyen Âmir-Biahkâmillâh Me’mûn’u azlederek 519 (1125) yılında hapsettirdi, üç yıl sonra da öldürttü. Ancak devlet idaresine tek başına hâkim olamadı. Bunun üzerine biri müslüman, diğeri Sâmirî iki kişiyi divanda görevlendirdi. Ebû Necâh b. Kannâ adıyla bilinen bir rahibi de müstevfî tayin etmek zorunda kaldı. Bu rahibin döneminde müslümanlar tutuklanmış ve hakarete uğramıştı. Bu durum ise müslümanların isyanına sebep oldu. Âmir’in hilâfeti uzun sürmedi ve Ravza adasına giderken Nizârîler tarafından öldürüldü (2 Zilkade 524 / 7 Ekim 1130). yazının devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir