Hasan Hanefî (1935)  İlahiyatçı, Felsefeci

Hasan Hanefî (1935) İlahiyatçı, Felsefeci

13 Haziran 2019 0 Yazar: admin

Hayatı

13 Şubat 1935 yılında Kahire’de doğan Mısır’lı düşünür Hasan Hanefi, Mısır’ da 1948-1952 yılları arasında ortaokulda okurken zamanın Vahhabi gelenekselciliğinin Müslüman Kardeşler tarafından daha keskin bir şekilde dile getirilen biçimi ile karşılaş­tı. 1956 yılında Kahire Üniversitesi Âdâb Fakültesi, Felsefe Bölümünden mezun oldu. Kahire Üniversite’sinde lisans öğrencisi iken Müslüman Kardeşlere (İhvanü’l-Muslimin) katıldı ve örgütü Cemal Abdül Nasır hükümeti tarafından yasaklanana kadar destekledi. Kahire Üniversitesi’nin felsefe bölümünden 1956 yılında lisans derecesini aldı. Entelektüel ufku Paris’te çalışmalarını sürdürmek için Mısır’dan ayrıldığında önemli bir biçimde değişti.  Doktorasını (Les Méthodes D’éxégese, Essai Sur La Science Des Fondaments De La Comfréhension, ilmi Usûli’l-Fıkh)  İslam Hukuku ile Mukayeseli Dinler Tarihi alanında Sorbonne’da tamamladı ve 1956 yılından 1966 yılına kadar Fransa’da kaldı. Doktora için çalışırken, aynı zamanda Paris’teki Doğu Dilleri Okulu’nda da Arapça öğretmiştir. Muhammed Bekir Abdülcabbar’ın talebesi Ebu Hüseyin el-Basri (öl.1044) tarafından yazılan bir Mutezili metnin (el Mute’med fi Usuli’l-Fıkh)eleştirel bir basımını yapmak için Muhammed Hamidullah ile işbirliği yaptı. 1967’de mezun olduğu Fakülteye hoca oldu. Aynı fakültede 1973–1980 yılları arasında Doçent, 1981–1995 arasında Profesör olarak görev yaptı. O tarihten bu yana fakültedeki görevine emekli öğretim üyesi olarak devam etmektedir. Ana dili Arapçanın yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Almanca bilmektedir.  Sinema eleştirmeni Feride Mer’i ile evli olan Hanefî, yorulmak bilmeyen bir yazar, hoca, konuşmacı ve gezgindir.

Öğretisi

Müslümanların çağımızdaki geri kalmışlığına sebep olan temel sorunlardan biri, yaygın Tanrı tasavvurundaki sakatlıktır. Zira Tanrı salt metafizik ve aşkın bir sabitlik olarak tasavvur edildiği müddetçe O’nun pratik hayatın ve dış dünyanın sorunlarına yerinde ve zamanında müdahil olup çözüm sunması düşünülemez. Kaldı ki yaşanan sorunlar her zaman aynı değildir. Bazen sömürgeden, bazen de ekonomik ve sınıf ayrımcılığından kaynaklanan sorunlar yaşanır. Tanrı kavramının her duruma uygun olarak pozitif, yani insanların fayda ve maslahatlarını önceleyen bir noktadan hareketle yeniden içeriklendirilmesi gerektiği halde, klasik kelam uleması her durumda aynı sabit Tanrı kavramının geçerliliğinde ısrar etmiştir. Ne var ki bu Tanrı kavramının yaşanan gerçeklerle ilgili hemen hiçbir mesajı olmamış, bilakis salt kendisini ilgilendiren sorunları zaten bin bir türlü sorunla boğuşan insanlara dayatmıştır. Oysa Kur’an açısından bakıldığında, Tanrı’nın insana tanıtılmasında, O’nun insanları ilgilendirmeyen hemen hiçbir özelliğinden söz edilmemiştir. Diğer taraftan, Tanrı nesnel bilginin konusu olmadığından Tanrı bilgisinin (teoloji) imkânından söz etmek de pek mümkün değildir. Bu konuda aslolan, tarihin değişik dönemlerinde Tanrı’nın insan zihnine yansıyan (fenomonolojik) tezahürüdür. Buna göre hangi çağlarda hangi tür bir tanrının tezahür ettiğine bakılarak bizatihi Tanrı değil tarihsel insan bilinmiş olur. Bu yüzden Tanrı bilimi (teoloji) esas itibariyle bir insan bilimidir (antropoloji). İnsanlar tarih boyunca farkında olmaksızın hep kendi tanrılarını üretmiş ve ona tanrı demişlerse, şimdi aynı şeyi biraz daha bilinçli yaparak, bize bugün lazım olan tanrının özelliklerini tespit etmek, tabir caizse tanrımızı yeniden üretmek mümkündür. Hasan Hanefi’ye göre sol ve sağ, insan bilgisinde ve beşeri sosyal bilimlerde iki ayrı tutumu ifade ediyor. Sol, siyaset biliminde bir kavram olarak eleştirme, karşı çıkma, gerçekle ideal arasındaki mesafeyi açıklama demektir. Psikolojide sol-Freudçular, felsefede sol-Hegelciler ve dinler tarihinde dini sol diyebileceğimiz hareketler mevcut. Ona göre İslam felsefe geleneğinde de İbn Rüşd’ün akılcılığı ve tabiatçılığı sol, İbn Sina’nın İşrakiliği, Farabi’nin Sudurculuğu sağdır. Hanefi’ye göre İslami Sol, şekilciliğe ve öte dünyanın ayrıntılarına gömülmüş pasif dini akımlara karşı olduğu gibi; ülkenin zenginliklerine sahip üst tabakanın çıkarcı eğilimlerine set koymak talebindedir ve toplumsal adaleti gerçekleştirme hedefiyle sömürüye karşı bayrak açmasına rağmen hürriyeti yok eden, toplumun kendi kültürüne değer vermeyen, Marksizme olduğundan fazla önem veren baskıcı Marksistlere de karşıdır. Hasan Hanefi, sol ve sağı sadece politik eğilimler olarak değil felsefi, epistemolojik ve teolojik bir tutum, bir dünya görüşü olarak görmektedir. yazının devamı.