Trablusgarp Savaşı (1911-1912) İtalya’nın saldırısına uğrayan Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarının kaybına yol açan savaş

Trablusgarp Savaşı (1911-1912) İtalya’nın saldırısına uğrayan Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarının kaybına yol açan savaş

27 Haziran 2019 0 Yazar: admin

1878 Berlin Antlaşması’nda Osmanlı topraklarının paylaşımından bir hisse koparamamış olan İtalya yetersiz gücüne rağmen emperyal hayaller peşinde koşmakta, diğer sömürgeci büyük devletlerle kıyaslanamayacak kadar zayıf durumdaki askerî ve ekonomik durumunu hesaba katarak yakın yerleri gözüne kestirmekteydi. Hedeflediği yer ise uzun zaman önce Fransız hâkimiyetine geçmiş, Kuzey Afrika’daki eski Osmanlı toprakları olan Tunus ve Cezayir arasındaki Trablusgarp vilâyeti ile Bingazi (Cyrenaika) sancağıydı. İtalya bu emellerle buraya birtakım ekonomik yatırımlar da yapmıştı. Tunus’un Fransa tarafından ele geçirilmesi İtalya’nın bu hedefine daha sıkı sarılmasına yol açmış olmakla beraber devletler arası denge siyaseti ve devlet olarak kendi gücü, başına buyruk davranmasına imkân vermiyordu. 20 Mayıs 1882’den beri İttifak devletler grubuna (Almanya, Avusturya-Macaristan) dahil ise de amacına olumlu bakıldığı anda İtilâf grubu (İngiltere, Fransa) içinde yer almaya hazırdı. Fransa’nın genişlemesini Fas’a da teşmil etmesi, Trablusgarp ve Bingazi’nin zaptı istikametindeki “millî dava”ya daha da haklılık kazandırmaktaydı. Türk idaresi altında gelişmediğini iddia ettiği bu topraklara medeniyet götürme söylemi sömürge edinme politikasının gerekçesi olarak ileri sürülmekte ve böyle kazanımlar büyük devlet olmanın göstergesi sayılmaktaydı. İtalya’nın Kuzey Afrika’daki son Osmanlı topraklarını işgali, küçük Balkan devletlerini de harekete geçirebileceği ve bunları, aralarındaki anlaşmazlıkları bir tarafa bırakarak Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki hâkimiyetine son vermeye yönelteceği gibi endişeler, böyle bir gelişmeye müdahale etmesi kaçınılmaz olan Avusturya-Macaristan’ı Roma karşısında engelleyici bir politika izlemeye itmekteydi. İtalya’nın üçlü ittifak içinde kalmaya devam edeceği ve Balkanlar’daki durumun değişmesini arzu etmediği gibi Başbakan Giovanni Giolitti’nin verdiği teminatlar Avusturya’nın itirazlarını yumuşatmaktaydı. Fransa’nın Fas krizi yüzünden Almanya ile uzlaşmaya yakın olması, İtalya’nın saldırı planlarını vakit geçirmeden uygulamaya sokması gerektiğine işaret etmekteydi. 1911 sonbaharında dış siyasetteki genel dengeler büyük devletlerin işgal esnasında sessiz kalacakları güvencesini vermekteydi.

Mülkün sahibi olan Osmanlı Devleti’ne gelince, II. Meşrutiyet’in ilânından beri içinde bulunduğu kargaşadan ötürü gelişmelerin sistemli bir tarzda gözlendiğini ve gerekli önlemlerle düşmanın niyetlerine engel olmaya çalışıldığını söylemek mümkün değildir ve özellikle iç siyasette İttihat ve Terakkî Fırkası’nın ordu ve hükümet politikalarında büyük bir zafiyetin oluşmasına yol açtığı bilinmektedir. İtalya’nın askerî açıdan harekete geçmesi bu şartlarda başladı. Kasım 1908 – Ocak 1910 arasında Roma elçiliğinde bulunmuş olmasından ötürü sadârete gelen ve görevine 12 Ocak 1910’da başlayan Hakkı Paşa’nın kurduğu hükümetin İtalyan saldırısına karşı tamamen hazırlıksız yakalanmış olmanın mesuliyetini taşıdığı açıktır. Uzun zamandan beri pek çok kanaldan gelen uyarı haberlerine rağmen savaş ilânından üç gün önce mecliste yaptığı konuşmada sadrazam, Türk-İtalyan ilişkilerinin dostça bir seyir takip ettiğini söylemekte ve İtalya’nın kesinlikle Trablusgarp’a saldırmak gibi bir düşüncesi olmadığı teminatını verebilmekteydi (Kurtcephe, s. 69). Aksi ortaya çıkınca, “Eskiden bizim durumumuza düşenin kafası vurulurdu” diyerek istifa etti ve yerine II. Abdülhamid döneminden kalma Küçük Said Paşa getirildi. Said Paşa’nın, dostluğuna bel bağlanan Almanya’nın harekete geçirilmesi girişimi karşılık bulmadığı gibi İngiltere’ye yapılan, Trablusgarp’a el koyarak burasını Mısır statüsünde idaresine alması veya yardımı karşılığında Osmanlı Devleti’nin İtilâf grubuna girmeye hazır olduğu gibi teklifleri de kabul edilmedi. Bu garip girişimler, devletin içinde bulunduğu çaresizlik kadar devletler arası dengelerin de dikkate alınmadığını göstermekteydi. İtalya’nın büyük devletlerin onayı alınmadan böyle bir tecavüze kalkışamayacağının bilinmesi icap ederdi ve hükümetin, iç siyaset çalkantıları içinde açıkça gelmekte olan bu saldırıya karşı yetersiz bazı sevkiyat dışında ciddi bir önlem alamadığı görülüyordu. Nihayet özellikle hilâfet konumu ve Arap kamuoyu hesaba katılarak Trablusgarp’ın savaşmadan İtalya’ya terkedilmesi sakıncalı bulunduğundan silâha sarılmaktan başka bir seçenek kalmıyordu, gerçekten de müslüman halk İtalyan saldırısını İslâmiyet’e yapılmış bir tecavüz olarak görüyordu. Bu sebeple Avlonya’dan Şam’a, Selânik’ten, Üsküp’ten Bağdat’a ve Anadolu’nun Kuzey Karadeniz kıyı bölgelerine kadar hemen her yerde yardım toplanıyor, özellikle İttihat ve Terakkî Fırkası kulüpleri vasıtasıyla iâne toplanması başarılı bir şekilde yürütülüyordu. Mısır, Hint iâne cemiyetlerine Cezayir ve Tunus’taki müslümanların yardımları da ekleniyordu. Müslüman hassasiyetine rağmen İtalyan saldırısından ötürü, Osmanlı topraklarında yaşayan çok sayıdaki İtalyan vatandaşının gözetim altına alınması veya sınır dışı edilmesi gibi bir uygulamaya diğer büyük devletlerin tepkisinden çekinildiği için girişilmedi. Bu sebeple öfkeli ahalinin İtalyanlar’a karşı taşkınlıklarda bulunmasını önleyecek zabıta önlemleri alındı. Büyük devletlerin ara buluculuk etmelerine imkân vermek üzere ve yapılan teşebbüslerin olumlu sonuç verebileceği beklentisinden hareketle bizzat Harbiye Nâzırı Mahmud Şevket Paşa’nın Trablusgarp’taki askerî âmirlere saldırıya şimdilik karşılık verilmemesi türünden garip emirler vermesi çaresizliği yeterince ortaya koymaktaydı (a.g.e., s. 77). 29 Eylül’de ilân edilen savaş kısa zamanda gerçek boyutuna eriştiğinde ise sahil kesimlerinin dışında kalan iç bölge hatlarının mutlak surette savunulması ve düşmanın iç kesimlere girmesinin önlenmesi, direnişi güçlendirmek üzere yerli halkın, bu arada özellikle Senûsiyye tarikatı ve onun şeyhi Seyyid Ahmed Şerîf’ten yardım istenmesi öngörüldü; bu istek umulanın üstünde ve Osmanlı sonrasında da devam eden bir karşılık buldu. Gönüllü subayların katılımı ve yönlendirmesiyle etkili bir hale getirilen yerli halkın savunmaya katılışı ve direnişi İtalyan işgalini uzun yıllar sahil bölgelerine hapsetti. Bu toprakların yapılan barış uyarınca İtalya’ya terkedilmesinden sonraki yirmi sene içinde işgalcilerin hâlâ iç bölgelere girebilmek için uğraşmaları, yerel ahalinin örgütlenmesi halinde sömürgeci devletlerin pek fazla şansları olamayacağını açıkça göstermekteydi. Öte yandan, daha baştan beri Osmanlı devlet adamlarında Kuzey Afrika’daki bu toprakların elde tutulmasının mümkün olmadığı kanaati hâkimdi, dolayısıyla zevahiri kurtaracak bir çözüme hazırdılar ve ilk anlardan itibaren de bunun yollarını aradılar. Savaş ilânına rağmen hükümet barışçı çözümler bulunacağı beklentisiyle hâlâ İtalyanlar’a karşı direnilmemesi ve düşmanlıklardan kaçınılması yolunda emirler gönderiyordu. Müslümanların tepkilerinden ve İngilizler’in Osmanlı hilâfeti aleyhindeki planlarından çekinilmese, Bosna-Hersek ilhakında olduğu gibi durum bir oldubitti ile kabul edilebilecekti.

Preveze’deki bir Osmanlı torpidosunun topa tutulmasıyla İtalyan saldırısı savaş ilânından sonra hemen başladı. Trablusgarp-Bingazi önlerindeki abluka 25-26 Eylül’den itibaren zaten fiilî olarak uygulanmaktaydı, savaşın ilânıyla bu daha da sıkılaştı. Bölgede savunmaya yönelik herhangi bir önlem alınmadığı ve uzun zamandır süregelen işgalle ilgili söylentilere rağmen asker ve silâh yığınağı yapılmadığı gibi mevcut askerî güçlerin önemli bir kısmı da Yemen’de 1910’da tekrar alevlenen ve halen sürmekte olup İtalya tarafından da desteklenen Seyyid İdrîs isyanının bastırılmasında kullanılmak üzere gönderilmişti. İngilizler’in ve Fransızlar’ın engellemeleri sebebiyle Trablusgarp’a Mısır ve Tunus üzerinden yardım gönderilmesi mümkün olmadı, Osmanlı donanmasının zayıf ve yetersiz hali deniz yoluyla ulaşılmasını da imkânsız kılıyordu. Ekim başından itibaren kablo bağlantısı İtalyanlar tarafından kesilince Trablusgarp-İstanbul arasında haberleşme tamamen koptu. Bu durum yerel ahalinin ve az sayıdaki Osmanlı kuvvetlerinin, daha önce verilen emirlerin aksine iç taraflara çekilmekten ziyade düşman istilâsına sahillerden başlamak kaydıyla şehir içinde karşı koyma azmine halel getirmediyse de başlayan bombardımana direnmenin imkânsızlığı kısa zamanda anlaşıldı ve sahillerden uzaklaşarak iç taraflara çekilmek kaçınılmaz hale geldi. Trablusgarp şehri 9 Ekim’de teslim olmak zorunda kaldı. Bir gün önce Tobruk ele geçirilmiş, ardından Derne (16 Ekim) ve Bingazi (21 Ekim) işgal edilmişti. yazının devamı.