Ahmed Celâyir (1382-1410) Celâyirliler Devleti hükümdarı.

Ahmed Celâyir (1382-1410) Celâyirliler Devleti hükümdarı.

13 Eylül 2019 0 Yazar: admin

Ahmed Bahâdır ve Sultan Gıyâseddin Ahmed adlarıyla da tanınır. Celâyirliler Devleti’nin kurucusu Şeyh Hasan’ın (Büzürg) torunu, Sultan Üveys’in oğludur. Doğum tarihi bilinmemektedir. Ağabeyi Sultan Hüseyin zamanında bir süre Erdebil ve yöresini idare etti. Sultan Hüseyin zayıf bir şahsiyet olduğundan devletin idaresi emîrlerinden Âdil Aka’nın eline geçmişti. Ahmed 1382’de Tebriz’e baskın yapıp Sultan Hüseyin’i öldürdü ve Celâyir tahtını ele geçirdi. Kendi adına Tebriz’de para bastırdı. Fakat bu arada Sultâniyye’ye kaçan kardeşi Bayezid, Âdil Aka tarafından hükümdar ilân edildi. Bundan sonra tahtı kesin olarak elinde tutabilmek için kardeşleri ve Âdil Aka ile amansız bir mücadeleye girmek zorunda kaldı. Tahtı ele geçirmek için Tebriz üzerine yürüyen Bağdat’taki kardeşi Şeyh Ali’den Karakoyunlular’ın reisi Kara Mehmed’in onu mağlûp etmesiyle kurtuldu. Hatta bunun üzerine bütün ülkede hükümdar olarak tanındı. Ayrıca Karakoyunlu reisinin kızı ile evlenip iki devlet arasındaki dostluğu daha da kuvvetlendirdi. Diğer kardeşi Bayezid ile önce bir anlaşma yaptı, daha sonra da Bağdat’ı ele geçirdi. Tebriz’in önce Altın Orda Hükümdarı Toktamış (1385), bir yıl sonra da Timur tarafından işgal ve yağma edilmesi ve bu sebeple Batı ve Kuzeybatı İran’da karışıklıkların sürmesi üzerine devlet merkezini Tebriz’den Bağdat’a nakletti (1386). Fakat onu Bağdat’ta da rahat bırakmayan Timur’un 1393’te Bağdat önlerinde görünmesi üzerine, şehri müdafaa edemeyip Memlük Sultanı Berkuk’a sığındı. Timur Semerkant’a geri dönünce tekrar Bağdat’a döndü ve burada birkaç yıl hüküm sürdü. Timur’un, Fars hâkimi olan torunu Rüstem’i Bağdat üzerine yolladığını öğrenen Ahmed, Karakoyunlu reisi Kara Yûsuf’tan yardım istediyse de Timur’un Bingöl’de olduğunu haber almaları üzerine onunla beraber yeniden Memlükler’e sığınmak zorunda kaldı (1400). Ancak Memlükler Timur’dan korkup onları kabul etmeyince Osmanlı Devleti’ne iltica ettiler ve Yıldırım Bayezid tarafından merasimle karşılanarak kendisine Kütahya, Kara Yûsuf’a da Aksaray dirlik* olarak verildi. Timur-Yıldırım mücadelesini fırsat bilerek Bağdat’ı yeniden ele geçiren Ahmed, muhtemelen Yûsuf’a karşı bazı vaadlerini yerine getirememesi yüzünden şehri eski müttefikine bırakmak zorunda kaldı ve tekrar Memlükler’e iltica etti. Bir süre sonra Timur’un torunu Ebû Bekir’in Bağdat’ı zaptetmesi üzerine Kara Yûsuf da onlara sığındı. Fakat Şam nâibinin Kahire’den aldığı emir üzerine Ahmed ile Kara Yûsuf hapse atıldılar ve ancak 1405’te serbest bırakıldılar. Ahmed birkaç adamıyla birlikte Bağdat’a gelerek hiçbir güçlükle karşılaşmadan yeniden tahta oturdu. Bir süre sonra Tebriz’e gitti ise de Timur’un torunu Ebû Bekir’in yaklaştığını duyunca Bağdat’a dönmek zorunda kaldı. 811’de (1408-1409) Hûzistan’da Çağataylar’ın idaresindeki kaleleri fethetmeye başladı ve bunlardan birçoğunu ele geçirerek Bağdat’a döndü. Aynı yıl Kara Yûsuf’tan Hemedan’ın kendisine bırakılmasını istedi. Kara Yûsuf’un bu teklifi reddetmesi üzerine Tebriz’e kadar gelerek burada onun vekil bıraktığı oğlu Şah Mehmed’i mağlûp etti. Bu sırada Erzincan’ın fethiyle meşgul olan Kara Yûsuf süratle Tebriz’e hareket etti. Tebriz’in Esed köyü yakınlarında yapılan savaşta Ahmed yenilgiye uğradı ve öldürüldü (1410).

Celâyirliler Devleti’nin son ünlü hükümdarı Sultan Ahmed’in ölümünden sonra, başta Bağdat olmak üzere Irak’ın geniş bir kısmı Karakoyunlular’ın eline geçti. Ahmed’in halefleri ancak Vâsıt ve Hûzistan’da kısa bir müddet tutunabildiler.

Gerek hareketli ve maceralı geçen hayatı, gerekse diğer özellikleriyle tarihçilerin ilgisini çekmiş olan Sultan Ahmed, cesur bir hükümdar olmakla birlikte halkına zulmetmiş ve sefih bir hayat yaşamıştır. Bu yüzden halkı kendisinden nefret etmiştir. Zalimliğine ve sefih hayatına rağmen Sultan Ahmed tahsilli bir hükümdar olup hattatlığı, müzehhip ve musavvirliği, şairliği, mûsikişinaslığı ve nücum ilmine (astroloji) olan vukufu ile de tanınmıştır. Sülüs ve nesih yazılarını babasından öğrenerek aklâm-ı sitte*de iyi bir hattat olmuş, bilhassa ta‘likte üstat sayılmıştır. Kaynaklar onun ayrıca iyi bir okçu, oymacı ve kakmacı olduğunu da kaydeder. Şiire meraklı olan sultan Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazmıştır. Türkçe bir gazeli Fuat Köprülü tarafından neşredilmiştir (“XVI. Asırda Bir Âzerî Şairi”, HM, sy. 82). Farsça divanı ise hayli tanınmıştır (bu divanın yabancı ülkelerden başka İstanbul’da şu nüshaları bulunmaktadır: Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 3924 ve Lala İsmâil, nr. 429; TSMK, Hazine, nr. 909; Türk İslâm Eserleri Müzesi, nr. 2046). Mûsiki ile de yakından ilgilenen ve bu alanda derin bilgi sahibi olduğu söylenen Sultan Ahmed besteler yapmış, sanatkârlara ilgi göstermiş ve onları himaye etmiştir. Devrin en büyük mûsiki üstatlarından Abdülkādir-i Merâgī, sanat hayatının en parlak yirmi yılını, yakın ilgisini gördüğü Sultan Ahmed’in yanında geçirmiş ve onun adına “devr-i şâhî” adlı usulü tertip etmiştir.Yazının devamı.