Mâlikî Mezhebi Dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden biri.

Mâlikî Mezhebi Dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden biri.

19 Eylül 2019 0 Yazar: admin

Hicrî ilk iki asırda (VII-VIII.) Medine merkezli olarak ortaya çıkan ehl-i Hicaz fıkhı, bu fıkhın gelişmesinde en büyük paya sahip bulunan Mâlik b. Enes’e nisbetle Mâlikî mezhebi (Mâlikiyye) olarak adlandırılmış, mezhebe mensup olan fakihlere ve mezhep görüşüyle amel eden kişilere Mâlikî denilmiştir.

I. TARİHÇESİ
Mâlik b. Enes (ö. 179/795), Medine’de sahâbe devrinden beri gelişmekte olan Hicaz fıkhı içinde yetişmiş, hayli uzun süren tedrîs faaliyeti boyunca bu fıkhî birikimi geliştirerek sonraki nesillere intikal ettiren bir müctehiddir. Mâlik talebeleriyle birlikte, kendisinden önceki nesilde açık bir şekilde birbirinden ayrılan ehl-i re’y ve ehl-i hadîs anlayışlarını bünyesinde barındıran bir halka meydana getirmişti. Hem İbn Şihâb ez-Zührî ve Nâfi‘, hem de Rebîatürre’y ve Yahyâ b. Saîd gibi farklı fıkıh görüşlerine sahip hocalarının birikimini esas alan ve ulaştığı sonuçları etrafında oluşan geniş ders halkasına aktaran İmam Mâlik bir yandan âhâd hadisleri, diğer yandan Medine amelini ve kıyası kabul etmiş, daha sonra istihsan, istislâh, sedd-i zerâi‘ adlarını alacak metotları benimsediğini gösteren ictihadlarda bulunmuştur (bk. MÂLİK b. ENES).

A) Teşekkül Dönemi. Bu dönem, Mâlik ve halkasının meydana getirdiği birikimin bir fıkıh mezhebi haline dönüşmesi sürecini içerir. Mâlik’in hayatta olduğu dönemden itibaren gerek fıkıh ve hadis bilgilerinin derinliği, gerekse Mâlik’in ve seleflerinin görüşlerini muhafaza etme bakımından temayüz eden talebeleri, İslâm dünyasının çeşitli yerlerinde Medine’de öğrendikleri ilmi yaymaya başlamışlardı. Irak’tan Endülüs’e kadar uzanan bir dizi merkezde ortaya çıkan bu faaliyetler, kısa bir süre sonra birçok açıdan birbirinden farklılaşan ilim çevrelerini meydana getirmiştir. Mâlik’in miras bıraktığı halkanın başına geçen Osman b. Îsâ b. Kinâne ile beraber İbnü’l-Mâcişûn ve Mutarrif gibi fakihler bu geleneğin Medine çevresini oluşturmuşlardır. Medine çevresiyle yakın ilişki içinde bulunan, öncülüğünü Basra’da hadis âlimi Ka‘nebî’nin yaptığı Irak çevresi özellikle Ahmed b. Muazzel’in faaliyetleriyle ortaya çıkmıştır. Bağdat Mâlikîliği ise İbnü’l-Muazzel’in talebeleri tarafından kurulmuş ve kısa süre içinde Medine ve Basra’daki Mâlikî fakihlerinin fıkıh ve mezhep anlayışından farklı bir anlayış geliştirmiştir. Teşekkül sürecinin erken döneminde en etkili çevre, Mâlik’in ve halkasının birikimini en iyi muhafaza ve temsil ettiği kabul edilen Mısır çevresidir. Mısır çevresi İbnü’l-Kāsım, Eşheb el-Kaysî, İbn Vehb, Asbağ b. Ferec, İbn Abdülhakem gibi âlimlerin önderliğinde oluşmuştur. Merkezî şahsiyetleri Esed b. Furât ve Sahnûn olan İfrîkıye’deki Kayrevan çevresi Mısır çevresinin bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır. Endülüs çevresi Şebtûn’un etrafında teşekkül etmiş ve özellikle Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî ile İbn Habîb’in faaliyetleri sayesinde gelişmiştir.

İmam Mâlik’in görüşlerinin teşekkül dönemindeki tedvini Mâlikî mezhebinin tarihinde önemli bir yere sahiptir. Bu da Esed b. Furât’ın ilim tahsili için yaptığı uzun yolculuklarla başlatılabilir. Esed, Kayrevan’da ehl-i re’yin farazî fıkıh anlayışına yakın bir kimse olan Ali b. Ziyâd el-Absî’den fıkıh öğrendikten sonra Mâlik’in Medine’deki halkasına katılmış ve ona farazî fıkıh ürünü olduğu anlaşılan meselelerin hükmünü sormuştur. Mâlik’in bu meseleler hakkında görüş beyan etmek yerine onu Irak’a yönlendirmesi neticesinde dönemin Hanefî imamlarından ve özellikle Şeybânî’den Hanefî fıkhını öğrenen Esed, Mâlik’in vefatının ardından Mısır’a dönmüş ve onun fıkhî görüşlerini bir araya getirmek amacıyla İbnü’l-Kāsım’a başvurmuştur. Esed’in Hanefî metinlerinden yola çıkarak hazırladığı fıkıh meseleleri indeksini Mâlik’ten rivayet ettiği görüşlerle cevaplandırmaya çalışan İbnü’l-Kāsım, ilgili bir rivayet bulamadığı zaman Mâlik’in halkasında öğrendiği fıkıh bilgisine dayanarak kendi görüşlerini ortaya koyuyordu. Esed tarafından bir araya getirilen bu cevaplar Şeybânî’nin tasnifine göre düzenlenmiş ve Tâhir b. Âşûr’un ifadesiyle “Iraklı metoda ve Hicazlı muhtevaya sahip” (M. İbrâhim Alî, s. 85) el-Esediyye adlı metin hazırlanmıştır. Esed’in beraberinde Kayrevan’a götürdüğü eser, Hicaz fıkhına hayli uzak olan bazı özellikleri sebebiyle bu şehirdeki Mâlikî fakihlerinin tepkisini çekmiştir. İbn Ziyâd’ın diğer bir talebesi olan Sahnûn, Mısır’a gidip İbnü’l-Kāsım’la birlikte bu metni yeniden gözden geçirerek bir yandan Irak fıkhından ithal edilen ve Mâlik’in fıkhına muvafık olmayan unsurları ayıklamak, diğer yandan metindeki görüşleri Mâlik’in fıkıh kaynakları ile yeniden irtibatlandırmak suretiyle el-Müdevvene adlı eseri meydana getirmiştir. İbnü’l-Kāsım, Esed ve Sahnûn’un bu faaliyetleri, Mâlik’in görüşlerini toplama çalışmasından öte onun ve halkasının fıkhî birikimini Irak’ta gelişen fıkıh ilminin diliyle ifade etmek anlamına gelmektedir. Bu rolü sebebiyle birçok Mâlikî fakihi tarafından Mâlikî mezhebi İbnü’l-Kāsım’a izâfe edilmiş ve zaman zaman Mâlikî mezhebi yerine “İbnü’l-Kāsım’ın mezhebi” ifadesi kullanılmıştır.

İbnü’l-Kāsım ve talebelerinin temsil ettiği anlayış, Mâlik’in ve halkasına mensup fakihlerin görüşleri etrafında bu görüşleri fıkıh önermeleri haline getirmeyi, delillerini tartışmayı, tasnif ve tedvin etmeyi ve nihayetinde kendi fıkhî faaliyetleri için esas almayı hedefliyordu. Söz konusu anlayış, aynı zamanda bu görüşleri bir fıkıh mezhebinin ilk öğeleri haline getiren anlayış olarak Mâlikî fıkıh tarihine hâkim olmuştur. Fakat Mâlik’in bir kısım talebeleri Mâlik ve halkasının mirası hakkında çok daha farklı bir tasavvura sahiptiler. Erken dönem Medine çevresi içinden bazı fakihlerin önderliğini yaptığı bu anlayışa göre Mâlik, Hicazlı birçok selefi gibi sünnet ve hadisler üzerine konuşan, Hicaz bölgesinde gelişen zihniyet ışığında bunları değerlendirmeye tâbi tutup kaynak olarak kabul ettiklerinden hükümler çıkaran bir âlimdir. Özellikle Mâlik’in vefatından sonra büyük gelişmeler gösteren âhâd haber anlayışı ve isnad sistemi, hadisleri değerlendirmede Mâlik’in bir kıstas olarak kullandığı amel-i ehl-i Medîne gibi unsurların önemini azaltmakta, fakat onun faaliyet tarzını Medine dışında da sürdürme imkânı sağlamaktadır. Bu anlayışa göre Mâlik’in talebeleri, hocalarının görüşlerini itibara almakla beraber isnad sistemini kullanarak âhâd haberlerden hüküm elde etmeye devam etmelidir. Özellikle İbnü’l-Mâcişûn ve Ka‘nebî tarafından savunulan bu anlayış, kısa bir müddet içinde Mâlikî tarihi boyunca sürekli varlığını hissettiren bir akım haline gelmiştir. Ancak çağdaş birçok müellifin yaptığı gibi bu akımın ictihad taraftarlığı veya Selefîlik olarak nitelendirilmesi isabetli değildir. Belki “ehl-i hadîs Mâlikîliği” diye adlandırılması daha doğru olur. Mâlikî tarihinin ana gövdesini temsil eden anlayış, hem Mâlik’in amel kökenli sünnete dayalı fıkhını kendi fıkhî faaliyetleri için temel referans noktası kabul etmiş, hem de merfû‘ hadisleri kaynak olarak benimsemişken ehl-i hadîs Mâlikîliği fıkıh çalışmalarının Mâlik ve diğer erken dönem ehl-i Hicaz âlimlerinin gerçekleştirdiği tarzda devam etmesi ve isnadlı âhâd haberlerle geliştirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu akıma göre bir fakih, Mâlik’in fıkhî görüşlerini benimsemiş olsa bile bu görüşleri yeni fıkıh bilgileri üretmek için temel kaynak olarak kullanmamalı ve hadisleri esas almalıdır. Medine şüphesiz bu akımın en kuvvetli olduğu çevredir. Erken dönemde ehl-i hadîs Mâlikîliği farklı Mâlikî çevreleri üzerinde etkili olmakla birlikte mezhebin teşekkülü sonrasında müstakil varlığı kalmamış, ancak modern çağa kadar farklı tezahürlerle varlığını sürdürmüştür. Medine çevresi, III. (IX.) yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemini yitirdiği sıralarda Irak Mâlikîliği’nin yükselişi görülmektedir. Basra’da ortaya çıkan bu çevre Kādî İsmâil b. İshak, İbn Huveyzmendâd ve Ebû Bekir el-Ebherî gibi fakihlerin önderliğinde Bağdat’ta gelişmiştir.

el-Müdevvene’nin kaleme alınması ile beraber Mâlik’in görüşleri, Asbağ b. Ferec’den İbn Habîb’e kadar Mâlikî çevrelerinin önde gelen birçok fakihi tarafından tedvin edilmeye başlanmıştır. Ortaya çıkan metinler, Mâlik’in görüşlerinin yanı sıra Medine’de imamı olduğu halkanın ve temsil ettiği ehl-i Hicaz fıkhının birikimini de ihtiva etmekte ve müelliflerinin ictihad ve tahrîclerine de büyük ölçüde yer vermekteydi. Tedvin çalışmaları birçok açıdan birbirinden farklılaşan metinler meydana getirmiştir. Bu metinler Mâlik’ten aktarılan rivayetler, müelliflerinin fıkhî görüşleri ve kaleme alındıkları çevrelerin getirdiği etkiler bir yana gerek el-Müdevvene’nin teşkilinde izlenen yola yakınlıkları, gerekse bu kitabın ardında yatan ve Mâlikî fıkhını şekillendiren anlayışla ilişkileri açısından birbirinden farklıydı. III. (IX.) yüzyıl boyunca devam eden bu tedvin faaliyetleri neticesinde “ümmehât” olarak adlandırılacak eserler ortaya çıkmış ve her Mâlikî çevresi, bu eserler arasında kendini temsil eden metinler üzerinde çalışmalarını sürdürmüştür. Nitekim Kayrevan ve Mısır çevresi fıkhî faaliyetlerinin merkezine el-Müdevvene’yi yerleştirirken Endülüs çevresi İbn Habîb’in el-Vâżıḥa’sı ve Utbî’nin el-ʿUtbiyye’sini (el-Müstaḫrece) esas almıştır. Önceleri Mısır ve Kayrevan çevrelerinin hâkimiyeti altında kalan Endülüs üzerinde İbn Habîb ile beraber Medine çevresi ve dolayısıyla ehl-i hadîs Mâlikîliği de etkili olmaya başlamıştır. Endülüs Mâlikî çevresinin toplu olarak, gerek İmam Mâlik’in görüşlerine gerekse diğer çevrelerin râcih kabul ettiği görüşlere muhalif olan hükümleri tatbike (fetva ve kazâya) esas kabul etmesi de bu döneme tekabül eder. Daha sonra birçok eserde bir araya getirilecek olan bu muhalif görüşlerin Yahyâ b. Yahyâ el-Leysî’ye kadar uzanan bir tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

el-Müdevvene’nin telifiyle başlayan süreç Mâlikî çevrelerinin faaliyetlerine farklı nisbetlerde yansımıştır. Bunun bir neticesi olarak teşekkül döneminin sonlarına doğru mezhep içi istidlâl ve bunun yansıdığı metinler hakkında iki anlayışı temsil eden Irâkī ve Karavî terimleri ortaya çıkmıştır. Bu iki terim, o dönemin fıkhî çalışmalarında iki ucu temsil eden Irak ve Kayrevan çevrelerinin anlayışlarını ifade etmektedir. Iraklılar el-Müdevvene’nin mesâilini esas kabul etmiş, kendi fıkhî çalışmalarını bu eser üzerine inşa etmiştir. Irâkī kavramı, diğer mezheplerin delillerini göz önüne alarak Mâlikî mezhep birikiminin delillerini tartışmayı, o sırada bazı Mâlikî çevreleri için yabancı sahalar olan cedel ve fıkıh usulüne göre delilleri yeniden ifade etmeye ağırlık vermeyi, buna karşılık mezhep birikimine dair farklı rivayetlerin tashihi ve lafızların tartışılması üzerinde Karavî anlayışına nisbetle çok daha az durmayı kapsamaktadır. Irâkī anlayışın ehl-i re’yin merkezi olan Irak’ta ortaya çıkması tesadüf olmasa gerektir. Karavî anlayışı ise mezhep birikimindeki muteber metinlerin lafızlarını tahlil, rivayetleri tahkik, farklı rivayetlerden ötürü ortaya çıkan problemleri halletme ve rivayetlerin anlamlarını açıklama üzerinde yoğunlaşmıştır. Irâkī ve Karavî anlayışları gelişme dönemiyle beraber giderek birbirine yaklaşmış ve her ikisinden beslenen ortak bir anlayış doğmuştur.Yazının devamı.