Şâfiî Mezhebi Dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden biri.

Şâfiî Mezhebi Dört büyük Sünnî fıkıh mezhebinden biri.

19 Eylül 2019 0 Yazar: admin

Hicrî ilk iki yüzyılda (VII-VIII. yüzyıllar) ortaya çıkan Medine merkezli Hicaz fıkhı ile Kûfe merkezli Irak fıkhını yakından tanıma ve eleştirme imkânı bulup bu iki eğilim arasında özgün bir sentez gerçekleştiren İmam Şâfiî’ye (ö. 204/820) nisbet edilen fıkıh doktrini ve bu çizgide üretilen fıkıh birikimi Şâfiî mezhebi (Şâfiiyye) diye adlandırılmış, bu mezhebe mensup fakihlere ve mezhebin görüşüyle amel eden kişilere Şâfiî denmiştir.

I. KURULUŞU ve YAYILMASI
Tâbiîn dönemi âlimlerinin sahâbe neslinden tevarüs ettiği birikimi teorik bir yapıya kavuşturma girişimi çok geçmeden Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Dımaşk gibi belli başlı merkezlerde bazı ilmî oluşumlara yol açmıştır. Tamamen sivil biçimde gelişen bu oluşumlar sonucunda Hicaz’da geleneğe daha fazla ihtimam gösteren muhafazakâr bir temayül, Irak bölgesinde re’ye daha çok imkân tanıyan eleştirel bir yaklaşım hâkim olmuştur. Şâfiî ilim hayatına başladığı sırada ilim camiasına biri Ebû Hanîfe ve talebelerinin meydana getirdiği, kökleri Abdullah b. Mes‘ûd’a kadar giden, diğeri Mâlik ve talebelerinin teşkil ettiği, kökleri Medine’nin yedi fakihi üzerinden Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sâbit, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre’ye uzanan fıkıh çevresi olmak üzere iki çevre hâkimdi. Temel öğrenimini Mekke’de tamamlayan Şâfiî, önce Selef birikiminin temsilcisi konumunda bulunan ve muhafazakâr bir çizgide faaliyet yürüten Mâlik’in, ardından ehl-i re’y damarından beslenen ve belirgin bir seviyeye ulaşmış olan Hanefî çevresinin ilmî birikimini tahsil ederek bu iki anlayış arasında en üst düzeyde bir etkileşime aracılık etmiştir. Hanefî birikimi karşısında ilk zamanlarda Mâlik’in bir savunucusu gibi davranan Şâfiî bu süreçte her iki anlayışın zayıf ve güçlü yanlarını tanıma fırsatı bulmuş; ömrünün son yıllarını geçirdiği Mısır’da Mekke, Medine, Bağdat ve Mısır gibi dönemin ileri gelen merkezlerinin ilmî birikimine dayanan kendine ait nihaî sentezi gerçekleştirmiştir. Fıkıh ilminin belli bir kıvama ulaşıp bir hayli telif çalışmasının ortaya konduğu bir aşamada ilim kervanına katılan Şâfiî’nin hummalı faaliyetleri şahsî yetenekleriyle buluşunca olağan üstü bir başarı ortaya çıkmış, dört yıl gibi kısa bir sürede mezhebin nüvesini teşkil eden büyük bir ilmî miras bırakmaya muvaffak olmuştur. Şâfiî’nin fıkhına yoğunlaşanlar mezhep teşekkülüne, hadis birikimini tahsil edenler ise bunun geniş bir coğrafyaya yayılmasına katkı sağlamıştır. Dârekutnî, Şâfiî’den rivayette bulunanlara iki ciltlik bir eser tahsis etmiştir.

A) Mezhebin Teşekkülünde Talebelerinin Rolü. 1. Kavl-i Kadîm Dönemi Talebeleri. Şâfiî’nin, hocası Mâlik’in vefatından Mısır’a gidişine kadarki döneme (795-815) ait fıkhî görüşleri “kavl-i kadîm” veya “mezheb-i kadîm” şeklinde ifade edilir. Onun bu dönemdeki talebelerinden dördü öne çıkmıştır: Ebû Sevr, Ahmed b. Hanbel, Kerâbîsî ve Za‘ferânî. a) Ebû Sevr (ö. 240/854). Başlangıçta re’y yanlısıyken Irak’ta Şâfiî’nin derslerine katılmasının ardından bu anlayışı terkeden Ebû Sevr’in hadis ve fıkhı birleştiren eserler verdiği kaydedilir (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, I, 256). el-Mebsûṭ adlı kitabını Şâfiî’nin sistematiğini esas alıp yazan, bazı hususlarda Şâfiî’ye muhalefet eden ve zamanla kendine ait bir fıkıh doktrini oluşturan Ebû Sevr’in mezhebi bir süre Azerbaycan ve İrmîniye halkı arasında yayılmıştır (İbnü’n-Nedîm, s. 261). Ebû Sevr, Şâfiî’nin talebeleri içinde yer alsa da müstakil mezhep sahibi olduğundan onun Şâfiî’den ayrılan görüşleri “vecih” diye nitelenmemiştir (İbn Kādî Şühbe, I, 26). b) Ahmed b. Hanbel (ö. 241/855). 184-199 (800-815) yılları arasında Mekke’de ve Bağdat’ta belli aralıklarla Şâfiî’nin ilmî birikiminden istifade etmiş ve bu döneme ait görüşlerinin râvileri arasında yer almıştır (Şîrâzî, Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, s. 100-101). Bu süreçte Şâfiî’nin ehl-i re’ye karşı ehl-i hadîsin tezlerini güçlü delillerle savunması diğer ehl-i hadîs âlimleri gibi Ahmed b. Hanbel’in de hayranlığını kazanmıştır. Ahmed b. Hanbel ve Abdurrahman b. Mehdî ile müzakerelerinde Şâfiî’nin onlara, “Siz hadisleri benden daha iyi biliyorsunuz, bilmediğim bir hadis olursa bana hatırlatın, ona göre hüküm vereyim” dediği rivayet edilmiştir (Kādî İyâz, I, 400). “Kitap ve Sünnet’ten delil bulamadığım her meselede Şâfiî’nin kavliyle fetva veririm” şeklinde Ahmed b. Hanbel’e atfedilen rivayet eğer doğruysa onun fıkhî görüşlerinin, dolayısıyla Hanbelî mezhebinin kaynakları arasında kavl-i kadîmin önemli bir yer işgal ettiği söylenebilir. c) Za‘ferânî (ö. 260/874). Şâfiî, Bağdat’ta misafiri olduğu Za‘ferânî’ye ehl-i re’yin zayıf yönlerini göstermiş, o da bundan etkilenip eserlerini semâ yoluyla almıştır (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, I, 227-228). Şâfiî’nin bizzat okuttuğu “menâsik” ve “salât” hariç diğer bütün kitaplarını Za‘ferânî okutmuştur (Zehebî, XII, 264). Za‘ferânî’nin elli seneden beri Şâfiî’nin kitaplarını okuyup okuttuğuna dair rivayet dışında (İbn Kādî Şühbe, I, 31) hocasının vefatından sonraki faaliyetleri hakkında bilgi bulunmamaktadır. Şâfiî’nin mezheb-i kadîm çerçevesindeki metinlerini ve görüşlerini ihtiva eden el-Mebsûṭ adlı bir eseri rivayet ettiği kaydedilmekle birlikte bu eserin muhtevası ve Şâfiî’nin yeni görüşlerine göre gözden geçirilip geçirilmediği bilinmemektedir. Bu hususta mevcut yegâne veri İbnü’n-Nedîm’in, bunun Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî’nin aynı isimle rivayet ettiği eserden pek farkının bulunmadığı, Rebî‘in rivayeti sonraki fukahanın teveccühünü kazandığı için Za‘ferânî’nin rivayetinin fazla uzun ömürlü olmadığı yönündeki ifadeleridir (el-Fihrist, s. 261). d) Ebû Ali Hüseyin b. Ali el-Kerâbîsî (ö. 248/862). Kelâm ve hadis alanına da vukufu olan Kerâbîsî’nin cerh ve ta‘dîl gibi konular yanında usul ve fürû sahasında pek çok eseri bulunduğu belirtilirse de günümüze ulaşan bir eseri bilinmemektedir. Birçok kişi kendisinden fıkıh tahsil etmiştir. Rivayet açısından Za‘ferânî’nin, dirayet açısından Kerâbîsî’nin temayüz ettiği dikkate alındığında Kerâbîsî’nin konumunun kavl-i cedîd râvilerinden Müzenî’ninkine benzediği söylenebilir (Ebû Âsım el-Abbâdî, s. 23-24; Şîrâzî, Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, s. 102; İbn Hallikân, II, 132-133; Zehebî, XII, 79-82; İbn Kādî Şühbe, I, 31).

2. Kavl-i Cedîd Dönemi Talebeleri. Şâfiî’nin Mısır’a gittikten sonra ortaya çıkan görüşleri “kavl-i cedîd” veya “mezheb-i cedîd” diye anılır. Mısır’da kaldığı dört yıl zarfında külliyetli bir telifat gerçekleştiren Şâfiî, mezhebin ana malzemesini teşkil eden ve tamamı günümüze ulaşan yeni görüşlerini yazarken, yazdırırken veya açıklarken zaman zaman önceki görüşlerini terkettiğini ve bunların nihaî anlayışını temsil ettiğini bizzat ifade etmiştir (Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, I, 256). Şâfiî’nin bu döneme ait ilmî faaliyetlerinin ürünlerini ileriki nesillere aktarma hususunda Mısırlı öğrencilerinden Büveytî, Müzenî ve Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî merkezî bir yere sahiptir. Şâfiî’nin öğrencileri ve râvileri içinde bunlar kadar olmasa da Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî, Harmele b. Yahyâ, Rebî‘ b. Süleyman el-Cîzî, Yûnus b. Abdüla‘lâ es-Sadefî ve Ebû Abdullah İbn Abdülhakem gibi şahsiyetlere de sıkça atıf yapılır. a) Büveytî (ö. 231/846). Şâfiî’nin en çok güvendiği talebesidir. Kendisine sorulan fetvaların bir kısmını ona yönlendirir ve fetvalarına güvenirdi. Yazdıklarını okuyup tashih eder, davetli olduğu resmî toplantılara kendi yerine onu gönderirdi. Şâfiî ölümüne yakın ders halkasını ona emanet etmiştir. Ders halkasını dağıtmak için sultan nezdinde girişimlerde bulunan Mâlikîler’in baskısına rağmen Büveytî yüklü bir borç altına girerek talebeleri bir arada tutmaya çalışmış (İbn Hacer el-Askalânî, s. 181), tedrîs ve telif faaliyetlerini yirmi yıl kadar sürdürmüştür. Ayrıca Şâfiî’nin telifatından hareketle el-Muḫtaṣar adlı, mezhep içinde türünün ilk ürünü olan bir eser meydana getirmiştir. Kur’an’ın mahlûk oluşu konusunda âlimlerin sorguya çekilip onlara eziyet edilmesi sürecinin sıkıntılarına mâruz kalan Büveytî (bk. MİHNE) tutuklanıp Bağdat’a gönderilmiş ve hapiste ayakları prangalar içinde vefat etmiştir. Büveytî’nin hapisteyken gönderdiği, öğrencilere iyi davranması telkininde bulunduğu bir mektuptan o dönemde ders halkasının başında Rebî‘in yer aldığı anlaşılmaktadır (el-Üm, VIII, 580). b) Müzenî (ö. 264/878). Cedel ve münazara yönü güçlü olduğundan kelâm tartışmalarına eğilim gösteren, fakat hocasının uyarısı üzerine fıkha yönelen Müzenî, Büveytî’den sonra tedrîs ve telif faaliyetleriyle Şâfiî’nin fıkhî birikiminin intikalinde, mezhepleşme sürecinde ve mezhebin geniş bir coğrafyaya yayılmasında önemli rol üstlenmiştir. Şâfiî’nin dağınık bir görüntü veren eserlerinin bütünlüğe ve daha rafine bir yapıya kavuşturulması hususunda seçkin bir yere sahip olan Müzenî’nin ilmî faaliyetlerinin son merhalesini temsil eden el-Muḫtaṣar’ı Şâfiîler’in telifatı için ana kaynak işlevi görmüştür. er-Risâle’yi 500 defa, bir rivayette ise elli yıl boyunca mütalaa ettiğini, her defasında bilmediği yeni bir şey öğrendiğini söyleyen Müzenî, el-Muḫtaṣar’ın başında Şâfiî’nin ne kendisi ne de bir başkasının taklit edilmesine kesinlikle karşı olduğunu, dinini öğrenmek ve ihtiyatlı davranmak isteyenlerin dikkatine sunmak amacıyla bu eserini Şâfiî’nin ilminden ve sözünün anlamından meydana getirdiğini belirtmiştir. Onun zaman zaman müstakil bir müctehid gibi davranması, görüşlerinin Şâfiî’nin usulünü esas alan birer tahrîc mi yoksa bağımsız birer ictihad mı sayılacağı noktasında tereddütlere yol açmıştır. Bağımsız ictihad izlenimi veren görüşleri “teferrüdât” şeklinde nitelenip mezhep yapısına dahil edilmemiş, Şâfiî’nin usulünü esas alan tahrîcleri ise “vücûh” olarak nitelenip mezhep içinde ikinci sırada bir statü kazanmıştır. Schacht, Şâfiî’nin fıkıh birikimini mezhep yapısına kavuşturan kişinin Müzenî olduğunu belirtir (An Introduction to Islamic Law, s. 58; EI2 [İng.], IX, 185) ve Şâfiî mezhebinin teşekkülünü onunla başlatır. A. Shamsy ise el-Muḫtaṣar’ı kaleme alması yanında hocasının ders halkasının ilk halefi olması gibi sebeplerle Şâfiî mezhebini Büveytî ile başlatır. Schacht’ın kriterleri esas alındığında bu görüşe hak vermemek mümkün değildir. Fakat mezhepleşmenin, Büveytî ve Müzenî’nin öncü konumları göz ardı edilmeksizin bir süreç olarak nitelenmesi daha isabetli görünmektedir. Enmâtî, İbn Süreyc, Zekeriyyâ b. Yahyâ es-Sâcî gibi ikinci kuşağın ileri gelen fakihlerine de hocalık yapmış olan Müzenî seksen dokuz yaşında vefat ettiğinde geride birçok eser bırakmıştır. Bunlardan günümüze ulaşan ve Kitâbü Muḫtaṣari’ṣ-ṣaġīr olarak da bilinen el-Muḫtaṣar pek çok kimse tarafından rivayet edilmiş, fakat daha çok Ebü’l-Abbas el-Esam en-Nîsâbûrî’nin rivayeti şöhret bulmuştur (İbnü’n-Nedîm, s. 262). c) Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî (ö. 270/884). Şâfiî’nin cedîd çerçevesindeki bütün fıkhî görüşlerini ve “nusûsü’ş-Şâfiî” diye bilinen Şâfiî’nin Mısır dönemine ait kendi ibarelerini herhangi bir tasarrufta bulunmadan ileriki nesillere intikal ettirme işini gerçekleştirmesi sebebiyle mezhep içinde önemli bir konuma sahip olmuştur (aş.bk.). Bu konuda en güçlü râvi kabul edildiği için İslâm coğrafyasının çeşitli bölgelerinden Şâfiî’nin ilmî birikimini almak isteyenler ona akın etmişlerdir (İbn Kādî Şühbe, I, 34). Muhammed b. İsmâil et-Tirmizî’nin tesbitine göre bunların sayısı 200 civarındadır. Rebî‘in Şâfiî’den rivayet ettiği eserler, bir yandan mezheb-i kadîm adına aktarılan eserlerle mukayese imkânı verirken diğer yandan özellikle mezheb-i cedîdi daha çok ihtisar ederek ve yer yer tahrîcler ekleyerek aktaran Müzenî’nin, eserlerinde Şâfiî’nin müktesebatını kavrama ve aktarma başarısını ve sadakatini ölçme imkânı vermesi açısından son derece önemli bir işlev görmüştür. d) Abdullah b. Zübeyr el-Humeydî (ö. 219/834). Şâfiî ile birlikte Mısır’a gitmiş, vefatına kadar onun derslerine katılmış, ardından Mekke’ye dönmüş ve Şâfiî’nin görüşlerini orada yaymıştır (Şîrâzî, Ṭabaḳātü’l-fuḳahâʾ, s. 99-100; Sübkî, II, 140). e) Harmele b. Yahyâ (ö. 243/858). İbn Vehb’in hadis birikimini tevarüs eden Harmele b. Yahyâ, Şâfiî’den fıkıh tahsil ederek onun Mısırlı talebeleri arasına katılmış ve Kitâbü Ḥarmele adı verilen müstakil bir eseri Şâfiî’den rivayet etmiştir. Ayrıca kaynaklarda el-Mebsûṭ ve el-Muḫtaṣar adlı eserleri olduğu belirtilmektedir. Esasen Şâfiî’nin talebeleri kendilerini Şâfiî’nin görüşleriyle sıkı sıkıya bağlı hissetmiyor, yeri geldiğinde kendi kanaatlerini ifade ediyor ve o dönemde bu tutum yadırganmıyordu. Mezhepleşme süreci tamamlandıktan sonra mezhep imamına ait görüşlerin dışındakilerin mezhep yapısıyla uyumlu olup olmamasına göre farklı değerlendirmeler yapılmış, bu yapıya uygun olmadığına kanaat getirilen görüşler mezhebin bünyesine dahil edilmemiştir. Bu bağlamda Harmele’nin açıkladığı bazı fıkhî görüşlerin de Şâfiî’den nakil mi yoksa kendisine mi ait bulunduğu hususunda farklı değerlendirmeler yapılmış; nakil olmadığı tesbit edilenler Şâfiî’nin usulü esas alınarak yapılan bir tahrîcse mezhep içinde birer vecih sayılmış, değilse bağımsız bir ictihad, dolayısıyla mezhebi bağlamayan görüşler olarak değerlendirilmiştir (Sübkî, II, 131). f) Ebû Abdullah İbn Abdülhakem (ö. 268/882). Kendini bütünüyle Şâfiî’nin derslerine veren, fakat ders halkasının başına geçme beklentisi gerçekleşmeyince irtibatını kesip Mâlikîler’in safına dönen İbn Abdülhakem bununla kalmamış ve er-Red ʿale’ş-Şâfiʿî fîmâ ḫâlefe fîhi’l-Kitâb ve’s-Sünne adıyla bir eser kaleme almıştır. Buna rağmen Şâfiî tabakat kitaplarının biyografisine yer vermesi Şâfiî’ye ait birtakım mesâili rivayet etmiş olmasıyla izah edilir (Ebû Âsım el-Abbâdî, s. 20-21; Sübkî, II, 67-69). g) Rebî‘ b. Süleyman el-Cîzî (ö. 256/870). Ebû Dâvûd, Nesâî, Ebû Bekir b. Ebû Dâvûd, Ebû Ca‘fer et-Tahâvî gibi hadis ve fıkıh âlimleri ondan rivayette bulunmuştur. Şâfiî’nin isim ve künyesi aynı olan diğer talebesi Rebî‘ b. Süleyman’dan Cîzî nisbesiyle ayrılır. Mezhep literatüründe mutlak şekilde Rebî‘ geçtiğinde Rebî‘ b. Süleyman el-Murâdî kastedilir. Zira Cîzî’nin Şâfiî’den rivayetleri son derece sınırlıyken diğeri neredeyse Şâfiî’nin Mısır dönemine ait bütün eserlerini rivayet etmiştir. h) Yûnus b. Abdüla‘lâ es-Sadefî (ö. 264/878). Daha çok rivayet ilminde, özellikle de haberlerin sahih ve zayıf olanlarını ayırt etme konusunda temayüz etmiştir. Şâfiî fürû-i fıkıh literatüründe adı pek fazla geçmez. Daha çok hadiste öne çıktığı için talebelerinin çoğunluğunu da hadisçiler oluşturmaktadır. Tabakat eserlerinde talebeleri arasında sadece ileri gelen hadis âlimlerinin isimleri sayılırken torununun yaptığı araştırmalar neticesinde daha kabarık bir liste ortaya çıkmıştır.Yazının devamı.