Düşünce İnsanları

Molla Sadra (1571-1641) 17. yüzyılda İran’da yaşamış, Müteal Hikmet okulunun kurucusu filozof

Molla Sadra 1571 – 1641

17. yüzyılda İran’da yaşamış, Müteal Hikmet okulunun kurucusu filozof 

Hayatı

Sadru’l-müteellihîn olarak da isimlendirilen Molla Sadra, Şiraz’da dünyaya geldi. Önce yaklaşık olarak 10001591 yılında Kazvin’e, daha sonra 10061597 yılında İsfahan’a gitti. Felsefe, teoloji, hadis ve tefsir eğitimi aldı. Babasının ölümü üzerine ve eğitimini tamamladıktan sonra 1101597 yılında Şiraz’a döndü. Muhtemelen bu dönemde Şiraz’da evlendi. Döneminde etkili olan felsefe karşıtı hareketler sebebi ile Kum yakınlarında Kehek’te beş yıl kadar inziva hayatı yaşadıktan sonra Kum’da eğitim vermeye başladı. Daha sonra Şiraz’a döndü ve 10401630 yılında Medrese-i Han’da ders vermeye başladı. Yürüyerek çıktığı hac yolculuğunda, Basra’da 10501640-1 ya da 10451635-6 yılında vefat etti. Mezarı Necef’tedir. Son yazdığı eserler 10441635 tarihlidir.

Öğretisi

Molla Sadra, İbn Arabi, Sühreverdi ve İbn Sina’nin görüşlerini temel İslamî ilimlerin de süzgecinden geçirerek, İbn Sina ve Gazali sonrasında İslam felsefesinde öne çıkmış konu ve sorunları revize etmis ve son dönem felsefesinin en önemli sentezlerinden birini ortaya çıkarmıştır. Pek ön plana çıkarılması alışıldık olmasa da, Sadra felsefesinde Antik düşüncenin ve Helen felsefesinin, özellikle Yeni Eflatuncu düşüncenin etkisi önemlidir. Onun felsefesinde Gazali’nin filozoflara getirdiği eleştirilerde gündeme gelen meselelerin çözüme kavuşturulmasının önemsenmesi diğer bir husustur. Bu sebeple, bilgi, insan ve nefse dair görüşleri, varlık anlayışına getirdiği yenilikle beraber aynı zamanda bir yeniden yorumlamayı da hedeflemektedir. Öne çıkan ve Sadra felsefesinin ayırıcı ilkeleri olan görüşleri şunlardır: Asalet-i vücud (varlığın önceliği), Teşkik (varlığın aşama ve farklı derecelerde tezahür eden tek bir hakikat oluşu), Hareket-i cevheri (cevherin değişimi), nefis tanımı ve haşir konusundaki yaklaşımı.

Ünlü eseri Esfâr’ul-erbaa’nın son cildinde kendi felsefesini şöyle özetler:

1. Varlık, temel ilkedir. Mahiyet, arazî bir özelliktir, varlığa bağımlı bir varlık sahibidir. Varlığın hakikati ve varlığın kavramı birbirinden farklıdır. Kavram olarak varlık, bir mahiyet ya da zihnî varlıktan farksızdır ve varlığın hakikatini yansıtamaz.

2. Mahiyet değil, varlık, bireyleşmenin ilkesidir.

3. Varlık tek bir hakikattir ve fakat dereceli olarak ve şeylerde farklı tezahürlerle ortaya çıkar.

4. Varlığın dereceliliğinin bir neticesi olarak, cevherler de hareket halindedir ve sabit ya da durağan olamazlar.

5. Madde ve suret bileşiminde esas olan surettir ve suret gerçek anlamıyla varlıktır.

6. Göksel cisimler de dahil, şeylerin tekilleşmesi ve bireyselleşmesi onların varlığı sebebi iledir.

7. Nefis, başlangıç itibari ile maddeseldir, cevheri hareket ile derecesi sürekli artar ve daha latif bir varlık düzeyine doğru yükselir.

8. Hayal yetisi maddesel değildir, bedende yer almaz ve bu sebeple göksel alemlerle irtibat kurabilir.

9. Hayalî formlar nefis tarafından üretilir ve nefsin kendisi ile özdeşleşir. Edilgen olarak elde edilmezler.

Varlık Düşüncesi

Sadra felsefesinin en önemli ilkelerinden birisi “asaletu’l-vücud”dur. Asalet, üç şekilde anlaşılabilir. Birinci anlamı ile asâlet, mâhiyet ve varlığın zihnî bir ayrım oluşuna dayanır. Dış dünyada bu ikisi bulunmazlar. Dış dünyada bulunan sadece varlıktır. İkinci anlam zihnî varlık tanımında da kullanan, etki sahibi-eser bırakmak ile ilgilidir. Asâlet, menşe-i asar yani etkilerin kaynağı olmaktır. Asâletin üçüncü anlamı, bizzat mevcut olmaktır. Bu durumda var olanın (mevcud) soyutlanması (intiza‘) için ya da var-olanın (mevcud) ona (varlığa) hamledilmesi için başka bir durumun ona ilişmesine ihtiyaç yoktur.

Üçüncü anlamı ile asalet, varlığın kavram (mefhumu) ve hakikati arasındaki ayrım ile de irtibatlıdır. Bir kavram olarak varlık, zihnidir ve Sühreverdi’nin eleştirisini haklı çıkaracak şekildedir. Fakat varlığın hakikati dinamiktir, itibarî ve zihni değildir.

Varlığın önceliği, varlık mı yoksa mahiyet mi önce gelir? Tartışması ile irtibatlıdır. Varlığın mahiyete takaddümü, onun asıl olması anlamındadır, yoksa varlığın mahiyeti oluşturan bir etken olmasındaki gibi iki varlığın birbirini etkilemesi değildir. Gerçekte yalnızca varlık vardır, mâhiyet bir gölgenin varlığı gibi varlığa bağlıdır. Bu sebeple varlık kendinde var iken mâhiyet arazî bir varlık sahibidir.

Düşünürün en önemli eserlerinden olan Meşâir’de varlığın üç mertebesi verilir (Meşâir, s.42). Bunlardan birincisi “başka hiçbir şeye dayanmayan, her hangi bir şeyle sınırlanmayan, kendisi her şeyin ilkesi olan”dır. İkincisi “başka bir şeye bağlı olan, akıllar, göksel nefisler, basit doğalar (sıcaklık soğukluk kuruluk nem), göksel cisimler ve maddî cevherler, ukûl, nüfus, tabâyi‘, ecrâm, mevâdd”dır. Üçüncüsü, “munbasıt varlık”tır. Onun, aklî mâhiyetler ya da küllî tabiatların kapsamasından farklı olan kapsam ve yayılması, bireysel somut varlıkların (heyâkil-i âyân) heyâkilini ve mâhiyetleri kapsar. Arifler, bu varlığa, “ve rahmetî vesiat külli şey’”den iktibas ile “nefesu’r-rahman” ismini vermişlerdir. O, mümkün varlıklar içinde ilk illet ve ilk sadır olandır. Ona verilen bir diğer isim, “al-hakku’l-mahluk bihi”dir. Sadra, Meşâir’de munbasıt varlıkla ilgili detayları şöyle verir: “Bu varlık, evrenin varlığının, onun canlılığının, gökler ve iki dünyaya yayılan nurunun ilkesi ve kaynağıdır. Ve o, her şeyde o şeye göre bulunur. Akılda akıldır, nefiste nefis ve tabiatta tabiat, cisimde cisim, cevherde cevherdir, yerde yerdir. Onun İlahî zata nisbeti, duyulur ışığın ve ışınların gökler ve yer üzerinde ışımasının güneşe nisbeti gibidir. O, küllî mefhumlar ve aklî mefhumlar gibi kendisi ile câilin ca’li ve etkisi tesir etmeyen isbatî râbıtî bir varlığa sahip değildir.”

Sadra’nın asalet-i vücud görüsü bir kaç maddede detaylandırılabilir. 1. Ontolojik olarak varlık, önceliklidir. Onun dışındaki her şey varlık ile gerçeklik kazanır. 2. Varlığın bir tasviri ya da tanımı yoktur. Zira varlık, en kapsamlı hakikattir, ona bir fasıl veya bir cins tayin edilemez. Bununla irtibatlı olarak varlık basittir. 3. Munbasit varlık açıklamasında da görüldüğü gibi varlık şümul sahibidir. Fakat bu kapsama, küllinin cüzileri ile irtibatı ya da bütünün parçalar ile irtibatından farklıdır. Sadra, bu durumu “inbisat” kavramı ile tarif eder. 4. Varlığın mevcutlarla irtibatı, şümulünün da gereği olarak açıklanır. Varlık tek tek şeylerde gerçeklesen tek bir hakikat olduğuna göre, her bir mevcutta farklı yoğunlukta ortaya çıkmaktadır. 5. Varlık-mahiyet ayrımı zihnidir. Gerçekte yalnızca varlık hakikattir. 6. Varlık, hem birlik hem de çokluğun ilkesidir. Buna göre bireyselleşmenin ilkesi varlıktır, her şey bizzat kendi varlığı sayesinde ne ise o olmaktadır.

Bilgi Teorisi

Sadra’ya göre idrak türleri dörttür: ihsas, tevehhüm, tehayyül ve teakkul. Bilgi, varlığın bir modu olarak tanımlanır. Varlık ile ilgili özellikler, bilgi için de geçerlidir. Bilgi de varlık gibi tanımsızdır, ve varlık gibi aşamalıdır. Bunun neticesi olarak bilgi türleri olarak verilen asamalar ayni zamanda varlığın da aşamalarıdır.

Varlığın teşkikini idrak ile irtibatlandıran diğer bir husus, Sadra’nın birbirinden kopuk olmayan şekilde tasarladığı varlıklar âlemidir. Bu alemde varlık doğrudan tezâhür etmez; ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla zuhur eder. Bir taş, varolmasından dolayı varlığın bir tecellisidir. Bu yüzden bir taş da tıpkı insanlar ve melekler gibi ilim, irade, kudret ve akıl gibi sıfatlarla mücehhezdir. Ancak taş seviyesinde varlığın zuhuru zayıf olduğundan bu sıfatlar gizli kalır ve algılanamaz. Bu noktada, varlıktan pay almaları sebebi ile bütün varlıkta homojen olan ve fakat yoğunluğu farklı olan bir ortaklık ortaya çıkar. Sadra’nın, Meşşâî gelenekten ayrıldığı hususlardan birisi de bu şekilde cisimlerde de aynîlikle varlığın bulunması hususudur (Şevâhid, s.7-8).

Öne Çıkan Eserleri

  • Şerhu Usûli’l-kâfî. (Şerh) Ed. M. Khajavi, 1987.
  • Risâle fi’t-tasavvur ve’t-tasdîk. Ed ve Çev: J. Lameer, 2006.
  • Kitâbü’l-Mebde’ ve’l-me‘âd. El-Haşriyye.
  • Hudûsü’l-alem. Ed. S. H. Musaviyan, 1999.
  • Haşrü’l-eşyâ ve me’âdü külli şey. (Tarhu’l-kevneyn, er-Risâletü’l-haşriyye).
  • Kitabü’l-Meşâ’ir. Ed. ve Çev: H. Corbin, 1964.
  • El-hikmetu’l-mutealiyye fi Esfârü-l-akliyye el-erbaa, Sebzevari serhi ile (1038/1628-1015/1606). Ed. S. H. Khaminihi, 2001-2005.
  • Şevâhidü’r-rubûbiyye fi’l-menâhici’s-sülûkiyye. S. M. Muhaqqiq Damad, 2004.
  • Ta‘likât ala İlahîyyat-i Şifâ. Ed. H. Ziai, 2009.
  • İksîrü’l-ârifin fi ma‘rifeti’l-hakkı’l-yakin. Ed. ve Çev: W. Chittick, 2003.
  • Halku’l-a’mâl (Cebr ve tevfîdu’l- kader ve efâl-i ibâd).
  • Tefsîrü’l-Kur’âni’l-Kerîm. Neşr. Muhammed Hâcevî. M. Khajavi, 1988.
  • Kaynak yazının devamı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir