Genel

Kronolojim Medeniyetler

  1. Göçebe Topluluklar Çağı (MÖ:20.000-MÖ:10.000)
    1. Buzulların erimesi ve insanlığın yeryüzüne yayılması. (MÖ:22.000-12.000)
  2. Yerleşik Topluma Geçiş (MÖ:10.000-1.800)
    1. Tarımın ve yerleşik toplumun ortaya çıkışı. (MÖ:10.000-5.000)
    2. Şehirlerin ve imparatorlukların ortaya çıkışı. (MÖ:5.000-1.800)
  3. Toplum Çağı (MÖ:1.800-MS:30)
    1. Hz. İbrahim’in birleştirici mesajının tüm Mezopotamya’ya yayılışı. (MÖ:1.800)
    2. Dini-teolojik düşüncenin oluşumu: israiloğulları. (MÖ:1.500)
  4. Evrensel Topluma Geçiş (MS:30-MS:630)
    1. Dini düşüncenin eksik bir evrenselleşmesi olarak Hristiyanlık. (1.Asır)
  5. Evrensel Toplum Çağı (MS:600)
    1. İslam’ın doğuşuyla birlikte halkların etkileşimi ve hareketliliği. (VII/I.Asır)
    2. Malların hareketliliği ve iktisadi bütünleşme. (VIII/II.Asır civarı)
    3. Fikirlerin etkileşimi ve hareketliliği ile birlikte kadim uygarlık havzalarının kültürel bütünleşmesi. (IX/III.Asır)
“Savaş, her şeyin, herkesin atasıdır, hakanıdır;
Kimisini tanrı (kahraman), kimini (gelişigüzel) insan, Kimini köle, kimini de hür kılar” 

“Polemos pantōn de basileus, kai tous men theous edeikse tous de anthrōpous, tous men doulous epoiēse tous de eleutherous” ―Herakleitos (53~54/44B).

Tarihin önde gelen medeniyetlerin yer almış olduğu vâsiî mekân Avrasya anakarasıdır. Afrika ile Amerika’nın tersine, Asya ile Avrupa, coğrafî bakımdan birbirinden ayrı iki kıta değildir. Birbirlerinden, sâdece sinelerinde teşekkül etmiş ve tarihe damgasını basmış medeniyetlerden türemiş beşerî ilişkiler yumağı ile zihniyetlerin derin farklılıklarından ötürü ayrılmışlardır.

Asya’nın en doğusu ile güney doğusunda Beşinci bine doğru yer almağa başlayan pirinç tarımı dolayındaki yerleşim, ‘Doğu medeniyetleri camiasının beşiği olmuştur.

Asya’nın güney batısında yine Beşinci bin dolaylarında buğday ile arpa ekiminin vukuu bulduğu havalilerdeyse, bu defa, ‘Batı medeniyetleri camiasının öncüsü Sümer kültürünün biçimlendiğini görüyoruz.

Şu son andığımız mahalden peyderpey Mezopotamya, Mısır, Doğu Akdeniz ―Fenike, Filistin ile Israil―, Hristiyan ile İslâm ve nihâyet Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetleri çıkıp serpilmişlerdir.

1400 lerin sonlarından itibaren Hrıstıyan medeniyetinden türeyen, 1600 lerin ikinci yarısından sonra ona yeğinlikle karşı çıkarak biçimlenmeğe koyulan ‘Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti’, kendi devamı sayılabilecek birini de bil kuvve bağrında taşımaktaydı.

Asyanın doğu yakasındaki Doğu medeniyetleri pek uzun soluklu olmuşlardır. Batıdakilere gelince; bunlar, Doğululara oranla daha kısa ömürlüdürler. İlkçağ Mezopotamya, Mısır ile Doğu Akdeniz medeniyetlerinden itibaren, çeşitlilik öylesine artmıştır ki, birbirleri ardı sıra oluşan medeniyetlerin benzerliklerinden ziyade, zıtlıklar ortaya çıkmıştır.

Tektanrılı Vahiy Dini’ ile ‘Felsefe-bilim sistemi’nin neşvünemâ bulduğu zemîn olması itibârıyla ‘Batı medeniyetleri câmiası’, tarihte eşsiz benzersiz bir mevki işgâl etmektedir. Bunlardan birincisini Sâmî kavimlere, ikincisiniyse, Arîlere borçluyuz.

Tektanrılı Vahiydinlerinin ilki Yahudîliktir; ana örneğiniyse, İslâm teşkîl eder.

İslâmın temsîl ettiği ve vucut verdiği ölçüde Tektanrılı Vahiydini ile Eskiçağ Ege medeniyetinde biçimlenmiş ‘Felsefe-bilim sistem’geleneği, müteâkip medeniyetler üzerinde çeşitli etkiler icrâ etmişlerdir.

Yapısal özellikleri yüzünden ‘Katolikliğ’e yaslanmış ‘Hristiyan Ortaçağ Avrupa medeniyeti’ kendi toplumsal ile siyasal bünyesinde benzersiz çalkantılar ile çatışmalara, tam manâsıyla, bir cedel sürecine  sahne olmuştur. Mücâdelenin  en şiddetlisi, Ruhbân (OrtL clerus) ile Ruhbân–olmayan (OrtL laicus) zümreler arasında cereyân etmiştir.

Bunun yanısıra,  dindışı-dünyevî zümrenin kendisi de, Ortaçağın erken devirlerinden, yaklaşık Onuncu yüzyıldan itibâren kendi içerisinde yeğin çıkar çatışmalarına tanık olmuştur: Hükümdar-asilzâdeler – derebeği-toprak zâdegânı. Bu durum ise, Ortaçağın sonları ile Yeniçağın başlarında, demekki 1400 lerle birlikte, kendisini belirgince gösterecek olan sınıf farklılaşmasının kaynağını oluşturmuştur.

Yeniçağ dindışı Batı Avrupamedeniyeti, Hırıstıyan Ortaçağ medeniyetinin tabîî uzvî uzantısı, devâmı yahut türevi değil, öncelik ve özellikle Ruhbân ile Ruhbân-olmayan zümreler arasındaki yeğin çekişmenin sonucunda, ona tepki şeklinde vucut bulmuştur.

Elbette anılan medeniyetlerin ikincisinden birincisine değerler intikâl etmiştir. Ne var ki, Ortaçağdan Yeniçağa etki, daha ziyâde, olumsuz anlamda olmuştur. Fransa hâriç, Germen dillerini konuşan Yeniçağın Batı ile Orta Avrupası,  Latin dillerini kullanan Ortaçağın Roman Güney Avrupasının din esaslı değerler manzûmesini alaşağı ederek, devirerek ilkece, ‘Tanrı’çıkışlı  dini gündemdışı kılıp onun yerine, ‘insandimâğı’nın ürünü ‘felsefî’temeller üstünde kendisiniinşâa etmiştir.

‘İngiliz-Yahudîmedeniyeti’ne gelince; o, ‘Yeniçağ dindışı Batı Avrupamedeniyeti’nin tabîî uzvî devâmı olarak da görülebilinir.

‘Yeniçağ’da başgöstermiş olan Islâhât, İnsancılık ile Aydınlanma Devrimcilikleri (Révolutionisme), İngiliz-Yahudî medeniyeti çerçevesinde temellenerek kurumlaşmışlardır.

Başta dinî–siyâsî–toplumsal hareketler olarak temâyüz etmişken, İngiliz-Yahudî medeniyetinde iktisâdî–siyâsî kurumlaşmaların ―felsefeden türetilmiş― ideolojik temelleri hâline gelmişlerdir.

İşte, gerek Yeniçağ dindışı Batı Avrupa gerekse ondan türemiş ve çok daha keskince, belirgince biçimlenmiş olan Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetleri, insanın biçimselci düşünme–bilme yetisini esas almışlardır. Bütün öteki kültürler ile medeniyetlerin benimsemiş bulundukları Tanrıcı ve doğayıaşkın dayanak yerine, İnsancı–dünyacı pâyândâyı gündeme sokmuşlardır.

Yeniçağ dindışı Batı Avrupanın kurumlaşmış felsefesi, René Descartes’ın (1596 – 1650) çığır açıcıresextensa kavrayışını (Fr&İng conception) esâs almak, ve bu kavrayışın gereği olarak da, bilimin ―aklî klasik mekaniğin― işleyişini örneksemek sûretiyle hayatın ve dünyanın tüm köşe bucağını izâh  etmeğe kalkmıştır.

Buradan da Maddeci–Mekanistik dünya tasavvurunu üretmiş ve nihâyet adı geçen dünya tasavvurunun üstünde belirlenimi gevşek kalmış, demekki sıkı sıkıya tarîf olunmamış bir ideoloji olan İnsancılık–dünyacılığı inşâa etmiştir.

İnsancılık–dünyacılığı, Sécularisme–Positivismein diger bir deyimlendirilişi şeklinde kullanıyoruz.

İngiliz-Yahudî medeniyetindeyse, İnsancılık–dünyacılık, ideoloji olma vasfını kaybedip dünya görüşü hâline gelmiştir. Adı anılan dünya görüşünün içerisiyse, insanın maddî ilişkiler ağıyla doldurulmuştur.

Başka bir anlatımla, yalnızca dünyaya yönelmiş hâlde yaşayan insanın, yalnızca–dünyaya–yönelik–yaşayışını oluşturan doku, maddî ilişkiler ağından ibârettir. Bu derekede mütâlea ettiğimizde de, insanı, İslâmî bir deyişle, beşere indirgemiş oluyoruz.

İngiliz-Yahudî medeniyetinin kurumlaşmış felsefesi, İnsancı–dünyacı dünya görüşünün içerisini maddî ilişkiler ağıyla doldurmakla kalmayıp onu da açmış, açıklığa kavuşturmuştur. İngiliz-Yahudî medeniyetinin indinde maddî ilişkiler ağı, üretim – tüketim dengeleriyle dokunmuştur.

Üretim – tüketim dengelerini ele alıp işleyen zanaat, iktisâttır. Şu hâlde söz konusu medeniyetin maddî ilişkiler ağı, haddizâtında iktisâdîdir. Ancak, bu, alışılagelinmiş iktisât değildir. Geliştirilmiş olan, alışılagelinmemiş bir iktisât modelidir; devrimcidir.

Alışılagelinmiş iktisâtta, varolan temel ihtiyâçlara göre üretilir. Buradaysa ilkin, ihtiyâçlar üretilir; başka bir deyişle, tüketim kamçılanır. Kamçılandıkca, tüketim artar.

Çeşitte ve miktarda tüketim büyüdükçe, üretilenlerin de türleri, nitelikleri ile nicelikleri habire artacaktır. Demek ki üretim, tüketimin talepleri doğrultusunda hareketlenmektedir.

Böylelikle gördüğümüz, hızı habire artan üretim – tüketim ile tüketim – üretimin diyalektik helezonlu gidişidir. Bu gidişin biricik hedefiyse, durmadan dinlenmeden yükselen kâr hadleridir.

Üretim – tüketim bağıntılarını dalgalanmalardan, sallantılardan kurtarmak maksadıyla da, onları sağlam ‘kazığa bağlamak zorunluluğu doğmaktadır. Bu sağlam kazık da, bir kurmaca değer olan paradır.

Üretim için zorunlu olan para miktarınaysa, sermâye diyoruz.

Üretim için elzem olan parayı üretip elinde tutan Ben isem, tüketilecekler de ancak Bende aranılacaktır. Başka bir ifâdeyle, üretimin kaynağı ile tekeli Benim artık.

Madem üretimin kaynağı ile tekeli Benim, o hâlde, dünya da elimde sayılır.

İşte, ‘üretim’in anahtarı demek olan ‘para miktarı’nı toplayıp elde tutmak ve ‘kâr’ haddini dahî durmadan artırmak esâsına dayalı ‘ideoloji’nin adıysa, ‘Sermâyecilik’tir (FrCapitalisme).

Kâr hadlerini durmadan artırmanın, tüketimi alabildiğine kamçılamaktan, dolayısıyla da üretimi süreklice hızlandırıp yükseltmekten geçtiğini bildirmiştik. Bunun içinse, olabildiğince geniş çevreleri ‘Benim tayîn ettiğim ‘tüketim’ türlerine alıştırmam gerek’: Eğitim-öğretim tekeli.

‘Eğitip öğretmek yoluyla olabildiğince geniş çevreleri ürettiklerime alıştırmak yetmez’. Bir de, ‘ürettiklerimi satın alabilecekleri seviyelere onları yükseltmem lâzım.’ İşte, Marshall türünden mâlî yardımların nedeni.

Ne var ki, sözünü ettiğimiz seviye, ‘Benim ürettiklerimin satın alınması gücüyle sınırlı kalmalıdır.’ Aksi tadîrde, ‘kâr paylarım sınırlanır.’ İşte, 1997de Japonya ile Güney doğu Asyada yaratılan mâlî bunalımın nedeni.

‘Kâr paylarımı durmadan artıran üretim etkinliğini tek başıma gerçekleştiremem.’ Bunun için de ‘Benim dışımda biri/leri/ne ihtiyâç duyarım.’

Bu birisi yahut birileri de, ‘antlaşmalı ortaklarımdan, yânî İngiliz-Yahudî çevresinden yahut Benim kurduğum bir cihânşumûl teşkilâtta ―:Farmasonluk―Bana sadâkat ve muhabbetle merbût kişiler olmalı ki, onları süreklice denetimim altında tutabileyim.’

Cihânşumûl kârpaylarıma Benimkilerin dışında kalanları ortak edemem.’ İşte, Birinci, özellikle de İkinci Dünya Savaşlarının nedeni.

Kar paylarımı sınırsızca yükseltmem, ürettiklerimi habire daha da bahâlı kılmak sûretiyle gerçekleştiremem.’ Zirâ o durumda, ‘Benim ve menfaat şebekemin, başka deyişle, ortaklarımın dışında kalan müşterilerimin mâlî gücü gün gelir Benimkisini aşması tehlikesiyle karşılaşabilirim.’

Bundan dolayı, üretilenin hammaddesi, olabildiğince ucuza elde edilebilinmelidir. Bu da, ancak ‘Kendimden fersah fersah aşağı addettiğim kimselerin ve onların yaşadığı ülkelerin nâmıhesâbıma kullanılmasıyla olabilir’: ‘Sömürü’ (Fr exploitation) ile ‘Sömürgecilik’ (Colonialisme).

‘Kendilerinden ucuza, öyleki bedâvaya elde ettiğim hammaddeden ürettiğim mamûlu sonunda onlara satarım.’

‘Bunu temîn maksadıyla ilkin ülkelerini, ardından da yeraltı ile üstü kaynakları ile servetlerini doğrudan, yânî maddeten, kuvvet kullanarak yahut dolaylı yollardan, demekki kültürlerini yıpratıp yıkarak ele geçiririm.’ Kültürü harâb olmuş bir toplumun, maddî direnci de kırılır.

İşte, bir tarafta maneviyâtı silinip maddî direnme gücü sıfırlanmış, dolayısıyla da sömürgeleştirilmiş bir dünya, öbür yandaysa, yeryüzünün tekmil nimetini devşiren bir anavatan (Fr métropole): ‘İmperyalism’.

Sömürülenler, Sömürgecilerin işbirlikcileri dışında kalan sömürge ahâlîsinden ibâret değildir.  Anavatan toplumunun bir bölümü de böyledir. Gördüğü işin semeresine,  böylelikle de mülkiyetine yabancı kalan, küçük memur, rençber, amele ile işci neviinden, bu insanlara ‘Emekci’ (Frprolétaire) diyoruz.

TOPARLARSAK:

1300lerin sonu ile 1400lerin başları İtalyasında belirip ardından Fransa başta olmak üzre, Batı Avrupaya kayan ‘Yenidendiriliş’(Fr Renaissance) hareketiyle başlatılan Yeniçağ Batı Avrupa medeniyeti, insanı ve doğayı aşkın esâslara dayanmağı terkederek, Tanrısallıktan koparılmış akıl temeli üstünde yükselmeğe gayret göstermiştir.

Bilâhare, barındırdığı en önemli ve canlı kültürlerden, kendi başına buyrukluğu ve girişimciliğiyle temâyüz eden ve tarihî şartların berâberinde getirdiği Yahudî sermâyesini dahî yedeğine alan İngilizlik, 1700lerin ortalarından itibâren medeniyet boyutlarını kazanmağa yüz tutmuştur.

Başlı başına medeniyet olma vasıflarını arzeden bu muazzam kültür sürecini, ana özelliklerinden ötürü, İngiliz-Yahudî şeklinde adlandırıyoruz.

İnsancılık ile Islâhatcılık neviinden Devrimci akımlardan da derinlemesine etkilenen bu medeniyetin kendisine has şartları çerçevesinde, ideolojilerin ilki olup günümüzde insanlığın tümünü biçimlendiren Hür Sermâyecilik,  iktisâd esaslı  bir felsefe sisteminin verisi olarak vucut bulmuştur.

Hür Sermâyecilikten ise, Toplumculuk (Fr Socialisme) ile Ortakmülkcülük (FrCommunisme) doğacak.

Ona ve dayandığı Maddecilik–Mekanisism dünya tasavvuruna karşı tepki olarak da, kökleri Romantism denilen dünya görüşüne dek geri giden  Faşism ile Millî toplumculuk ortaya çıkmışlardır.

Yine bu medeniyetin siyâsî, iktisâdî, kültürel, toplumsal ve eğitsel sistemli birliği ile bütünlüğünü sağlayan ve yeryüzünün tüm köşe bucağına yayılmış ve kuruluşu 1700lerin başlarına değin gerisin geriye giden bir de merkez teşkilâtı vardır; o da ‘Farmasonluk’tur.

İngiliz-Yahudî medeniyeti ile onun temel ideolojisi olan Hür Sermâyeciliğin, iki yüz elli yıllık tarihî serüveni içerisinde, fikren de ―benimsenen nisbî eleştime–tartışma serbestliği sâyesinde― maddeten de ―meydana getirilen sanayi devrimiyle― ortaya çıkan yeni şartlara olağanüstü raddede ayak uydurma istidâtına kavuşmuş olduğunu görüyoruz.

Bu medeniyet, kendisini biçimlendirmiş bulunan felsefî sistem insicâmını askerlik sanatından tutunuz da eğitim ile öğretime dek varan geniş bir yelpâzede gösterir.

Bu cümleden olmak üzre, biçimselleştirilmiş mantık çerçevesinde düşünme tavrını onun erişebileceği en üst aşamaya ulaştırmıştır.

Nitekim, bu bağlamda, karşılaşılan ve karşılaşılabilecek olan tüm maddî, öyleki nefsî (Frpsychique) ve toplumsal sorunlara dahî, ilahiyâtla bağları kesilip tamamıyla sekülerleştirilmiş ‘felsefe sistem düşünüşü’ kılavuzluğu ile güdümündeki  ‘bilim’den, onun yöntemleriyle iş gören ‘fen’den, nihâyet ‘fen’in de, ‘Sermâyeci iktisâdî’ hedefler doğrultusundaki uygulanışı anlamındaki‘ sanayi’den çözüm getirmeleri beklenmektedir.

Çözümler, genelde, insanlığın hayrı doğrultusunda tasarlanmazlar. Filvâkî, bu çeşit bir tasarlama, Maddeci–Mekanisist–dindışı–Positivci Hür Sermâyeciliğin esâslarına zâten aykırıdır.

Tabîatıyla, rakîp menfaat öbeklerinden her biri, kendi çıkarlarına uygun çözümün bulunmasınıbekler.

Rakîp menfaat öbekleri, birbirlerinin hasmıdırlar.

Rakîplik ile hasımlık, çekişme ile sürtüşme, haddizâtında, İngiliz-Yahudî medeniyetini oluşturan o iki ana cephe, yânî İngilizlik ile Yahudîlik arasında baş göstermiştir.

Elân dahî devâm etmektedir. Ama ‘kol kırılır, yen içerisinde kalır’ misâli, yeğin didişmeler dahî, genellikle, ‘rekâbet gereğidir’ paravanası arkasında gizlenir, geniş çevrelere de ifşâ olunmazlar

Fakat ufukta ne vakit tehlike beliriverirse, başta İngilizlik ile Yahudîlik olmak üzre, o âna değin birbirlerinin kuyusunu kazmakla meşğûl bütün bu rakîpler, kurt sürüsü zihniyetiyle, zorluğu yeninceye değin güc birliğine giderler.

Sıraladığımız bellibaşlı bütün bu etkenler, İngiliz-Yahudî medeniyetinin günümüze değin sürmüş yenilmezliğinin de nedeni olmuşlardır.

Geçmişte olduğu gibi,  şimdilerde de İngiliz-Yahudî medeniyetinin tek bilkuvve (Frpotentiellement) rakîbi ile hasmı İslâm medeniyetidir.

Klasik bilfiil (Fractuellement) hâliyle inkırâz bulmuş olduğundan, İslâm medeniyetinin, yeni baştan inşâası gerekmektedir.

Bu iş ise, hâlihazırda tek merî medeniyet İngiliz-Yahudî olduğundan, onun şablonuna uygun şekilde ve inkırâz bulmuş Klasikten esinlenerek becerilebilinir.

KADİM ZAMANLAR, YENİ ZAMANLAR

Tarihî zaman, iki kesitten müteşekkil mütâlea olunabilir: ‘Kadîm zamanlar’ ile ‘Yeni zamanlar’.

Ana örneği İslâm olan ‘Tektanrılı–Vahiy dini’ ile ‘felsefe-bilim’ geleneklerinin Doğu Akdeniz ile Ege havzalarında belirmeleriyle ‘Yeni zamanlar’ başlamıştır.

Bahsi geçen havzalar, ‘Batı medeniyetleri camiasının belirip geliştiği sahalar olduğundan, ‘Yeni zamanların, sözünü ettiğimiz câmianın sînesinden çıktığı ortadadır.

Yeni zamanlar’ın başlangıcı, ‘Eskiçağ’ (Fr Antique) Ege medeniyetinden Atina kültürünün, tarih sahnesine çıkışı M.Ö. Altıncı yüzyıla rastlayan, Klasik dönemine değin uzanır.

Yeni zamanlar dahî, farklı zaman dilimlerine taksîm olunabilir. ‘Kadîm zamanların son evresini teşkil eden ‘İlkçağ’ın arkasından ‘Yeni zamanların ilk merhâlesi  ‘Eskiçağ’ gelir.

Din, felsefe-bilim ile fen geleneklerinin yan yana, öyleki iç içe gelişmeğe koyuldukları ‘İslâm medeniyeti’, ‘Yeniçağ’ın sathımâilidir.

‘Yeniçağ’ile ‘Eskiçağ’arasında ve tarihte ilk defa insanlığa şâmil bir ‘Vahiy dini’ olmak iddiasındaki ‘Hristiyanlık’tan esinini ve gücünü derlemiş ‘Ortaçağ Avrupamedeniyeti’nin yer almış bulunduğu devreye de ‘Ortaçağ’ denilir.

Onyedinci yüzyıldan itibâren Batı Avrupada dinin ―imânın― ‘ayrac’ içerisine alınması, yânî kamu hayatının dışına çıkarılması ve yalnızca felsefe-bilimden hareketle, geçmişte benzerine rastlayamayacağımız bir ‘dünya tasavvurunun tezâhürü, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetine vucut vermiştir.

Bahsolunan dünya tasavvurunu esâs ihdâs edip ‘iktisâd’a ve ‘sanayi’ etkinliğine dayalı bir ‘dünya görüşü’ çerçevesinde ‘ideoloji’yi ―‘Sermâyeciliği’― devreye sokan İngiliz kültürü, böylelikle Onsekizinci yüzyılın son çeyreğinden itibâren‘ Çağdaşlığ’ı başlatmıştır.

Daha önce de belirtildiği, bundan böyle de ayrıntılı tarzda irdeleneceği üzre, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin sînesinden çıkıp serpilen İngiliz kültürü, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte başlıbaşına dünya çapında medeniyet hâline gelmiştir.

Bir ölçüde Yahudî asıllı mâlî kaynaklara dayanarak ideolojisini ―Sermâyecilik― sömürgelerinden ―Sömürgecilik― başlayıp yeryüzünün dörtbir bucağına yayan ―Yayılmacılık veya İmperyalism―İngiliz girişimciliğinden doğan çağdaş medeniyete ‘Küreselleştirilmiş İngiliz-Yahudî medeniyeti’ diyoruz.

İşte, bugün dahî içerisinde yaşadığımız bu adı anılan medeniyettir.

KÜLTÜRDEN MEDENİYETE

Medeniyet sevîyesine erişebilmiş kültürlerde gelenekleşmiş örfler, ödev – hak dengesi gözetilerek sıkıca belirlenmiş düzenlere dönüştürülmüş, buradan da ‘hukuk’, dolayısıyla da ‘kanun’lar oluşturulmuştur.

‘Hukuk’un ise, aslı esası ‘ahlâk’tır.

Geleneklere geçmiş ‘göreneklerdeki ‘ahlâk’, yaptırım gücü bulunmayan yaşama tarzıdır.

Bu hâliyle ahlâk devingen ve akışkandır. Hâlbuki özellikle yazıyla tespitinden itibâren hukuk, sâbitleştirilmiş bir düzendir.

Hukuköncesi’ dönemlerde kişiler, ‘gelenek’lerle aktarıla gelinmiş gevşek ölçülerle örülmüş ‘görenek’lerde yaşardı.

‘Hukuk’un hâkim olduğu ortamlardaysa, ‘kanun’ biçimine dönüştürülmüş hâliyle yine ‘görnek’lerde, fakat bu kere sıkıca belirlenmiş ölçülerin, daha doğrusu, zorlayıcı şartlar demek olan ‘kıstas’ların ‘gölge’sinde yaşanır olmuştur. ‘

Gölge’nin kapsamı artık besbelirgindir. Onun kapsamında, çerçevesinde yaşamanın mükâfâtı ‘varolma ruhsatı’dır. Bunaysa ‘meşrûuluk’ denir.

Meşrûuluk hudutlarında kalındıkca, serbestce davranılabilinir ―hak tanınmış şıklar arasında tercihte bulunulabilinilir. Sözü edilen hudutlara tecâvüz edildiğindeyse, cezâ olayıyla karşılaşılır. Bu durumda da serbestlik ortadan kalkar.

Tektanrılı-Vahiy dinine ve onun âşîkâr ifâdesi olan İslâma değin meşrûuluk, belirgin, insanüstü ve doğaötesi kaynaktan yoksun bulunduğundan, değişkenlik ile göreliliğe açıktı.

Her kültür ile medeniyet çevresinin kendisine mahsûs meşrûuluk kabulleri ile anlayışı vardı. Göreliliği aşan evrensel anlamda ahlâk ile hukuk bağlamındaki meşrûuluk ancak Allah varlığına ilişkin fikir çerçevesinde ortaya çıkmış ve ona dayalı olarak geçerliliğini sürdürmüştür.

Bu noktadan hareketle, dinin iç ile dış hayatımızı yönlendirdiği kabulünü reddeden Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin göreliliği aşan evrensel bağlamdaki meşrûuluktan yoksun olduğu mantık gereğidir.

Mademki meşrûuluğun kaynağı ahlâk, bunun da türevi hukuk olup düzenlenişi insan elinden çıkmış görülür, öyleyse o düzenleniş, tabiatıyla zamana, zemine ve belli kültür şartlarına bağlı bulunacaktır.

Böylelikle dindışı ahlâk, dolayısıyla da hukuk, mantıkca, mevzi kalmağa hükümlüdür.

İnsancı–Aydınlanmacı (AlmHumanistisch–Aufklärungs~) düşünürler ile filosofların, akıl ürünü sığ ahlâk ilke ile kurallarının ve bunlardan inşâa olunmuş hukuk düzeninin pekâlâ evrensel olabileceği iddiası temelsizdir.

Zirâ, ahlâkın esâsı neresidir? Dışımızdaki çevremidir? Ahlâk düzenini kurup işletirken aklın, doğal

Çevreden ‘ateşlenme’sinin, başka bir deyişle, etki almasının söz konusu olamayacağı öteden beri, özellikle de Immanuel Kant’tan (1724 – 1804) bu yana iyice bilinen bir husustur.

Bu durumda, ya suyunu kendinde bulan değirmen misâli, ahlâk hakîkatini, aklın kendisinden menkul olduğunu bildirme neviinden saçmalığa düşeceğiz ya da onun, kaynağını akılüstü yahut doğaötesi bir orunda bulduğunu söyleyeceğiz.

Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti, Onyedinci yüzyıldan beri birinci şıkkı kendisine fikrî ve zihnî zemin esas almak tercihinde bulunarak saçmalıktan hareket etmiştir.

Saçmalığın kaynağı, en temel ilkeden yoksun olmak, daha açık bir ifâdeyle, ‘Tanrısızlık’tır.

Öksüz kalmış çocuk ne ise, ‘Tanrısızlık’ çukuruna düşmüş kişinin durumu da odur: ‘Terbîye’edici ―Rabb― ilk ve ‘Sığınılacak son merci’ ―Rahmân―inkâr eden tutamaksız hâlde kendi eksik varoluşuyla baş başa kalır. Evrende yapayalnızdır, ‘öksüz’dür.

Kaynak; https://www.teomandurali.com/wp-content/uploads/2015/08/cagdas_kuresel_medeniyet.pdf

MEDENİYETLER

Medeniyetleri de, ulaştıkları siyâsî ile iktisâdî teşkilâtlanmalarındaki karmaşıklık sevîyesi, bilgelikteki açıklama gücü ve zanaatlardaki vukuf ile çeşitlilik bakımından dahî başlıca iki öbek hâlinde sınıflandırabiliriz: Yüksek gelişmişlik seviyesine erişmiş olan ile olmayan medeniyetler.

Yüksek bir gelişmişlik gösteren medeniyetleri tarihte Avrasya denilen kıtalar blokunda görüyoruz.

Buradaki medeniyetleriyse, iki ana kümede öbeklendirebiliriz: ‘Sulu pirinç tarımı’na geçen ‘Doğu ile Güney doğu Asya medeniyet beşiği’nden neşet etmiş ‘Doğu medeniyetleri câmiası’ ile

Mesopotamyanın güneyinde Zağros dağlarının güney batı etekleri ile Basra körfezi arasında kalan dar şeridin ve onun bitişiğinde dümdüz uzanan Şattülarabın münbit arâzîlerinde ‘buğday’ile ‘arpa’eken ‘Güney batı Asya medeniyet beşiği’nden çıkıp Mesopotamyanın tamamına, Mısıra, Anadoluya, Arabistana, Akdeniz ile Adalardenizi (Ege) havzalarına ve bütün Avrupaya yayılmış ‘Batı medeniyetleri câmiası’.

Bahsettiğimiz medeniyetlerin oluşturdukları câmialarda özgün biçim ile yön verici olanlara ‘yıldız’, bunları izleyerek biçimlenenlereyse ‘uydu medeniyetler’ yahut ‘uydu kültürler’ diyoruz.

Bu cümleden olmak üzre, ‘Doğu medeniyetleri câmiası’nda başlıca üç yıldız―merkezî― medeniyetten, yânî

  1. İlkçağ Çin,
  2. Hint (Vedanta) ile
  3. İslâm öncesi İran (Akhamenit) medeniyetlerinden söz edilebilinir.

Bunların yörüngesindeyse,

  1. Japon ile Kore gibi,
  2. Doğu Asya; Moğol, Tibet ile
  3. İslâmöncesi Türk (Göktürk–Uygur) örneklerinde gördüğümüz ‘OrtaAsya’;
    1. Göktürkler
      1. I. Göktürk Kağanlığı (552-588)
      2. Batı Göktürk Kağanlığı (582-659)
      3. Doğu Göktürk Kağanlığı (582-630)
    2. Uygurlar (745-840)
  4. Vietnam, Kimer (Khmer),
  5. Siyam (Thay), Miyanmar (Burma) ile
  6. İslâmöncesi Malay çeşidinden
  7. ‘Güney doğu Asya’ ile Sirilanka (Seylan) gibi, ‘Güney Asya’ kültürleri yahut medeniyetleri yer alır.

Batı medeniyetleri câmiası’na gelince; bunlar da, bellibaşlı on bir tânedir:

  1. İlkçağ (Fr&İng Ancient) Mesopotamya ―Sümer, Babil, Akat, Asur―;
    1. Mezopotamya Medeniyeti MÖ:(5.500)
    2. Sümerler (MÖ 4000-2000)
    3. Babil İmparatorluğu (MÖ 1894)
    4. Akad İmparatorluğu (MÖ 2334-2150)
    5. Asur İmparatorluğu (MÖ:1.950-1.750)
  2. Doğu Akdeniz ―Filistin, Fenike–Kartaca, Israil-Yahudî-İbrân, Girit–Miken―;
  3. Mısır;
    1. Mısır Eski Krallık (M.Ö:2575-2130)
    2. Mısır Orta Krallık (M.Ö:1938-1630)
    3. Mısır Yeni Krallık (M.Ö: 1539-1075)
  4. Anadolu ―Çatalhöyük, Hatti, Hitit, Urartu, Lidya,Frigya…―;
    1. Hitit Krallığı (MÖ 1.750-1.178)
    2. Lidyalılar (MÖ:700-300)
  5. Doğunun yanısıra, Batının da parçası olan İran (Pehlevî–Sasanî);
  6. Eskiçağ (Fr&İngAntique) Ege ―Atina, Isparta, İyonya, Güneyİtalya, Sicilya, Makedonya, Helenistik (Efes, Bergama, İskenderiye, Urfa-Harran)―;
    1. İyonyalılar (MÖ 1000)
  7. Roma;
  8. Hırıstıyan ―Ortodoks Bizans, Gregoryenlik,Gnostiklik, Nasturîlik, Süryânîlik…― ile Ortaçağ HırıstıyanAvrupa―Katoliklik―;
  9. İslâm ―Arap (Dört Halîfe Devri, Emevîler, Abbasîler), İran (Acem), Türk (Karahanlı–Selçuklu–Osmanlı), Hint (Mogul), Mağrip (Kuzey batı Afrika), Endülüs (Ispanya), Malay aralı (Açe, Cava)―;
    1. Arap
      1. Dört Halife Devri
        1. Ebû Bekir (632-634) Hulefâ-yi Râşidîn’in birincisi .
        2. Hz. Ömer (634-644) Hulefâ-yi Râşidîn’in ikincisi.
        3. Hz. Osman (644-656) Hulefâ-yi Râşidîn’in üçüncüsü .
        4. Hz. Ali (656-661) Hulefâ-yi Râşidîn’in dördüncüsü.
      2. Emevîler (661-750) Hulefâ-yi Râşidîn’den sonra hüküm süren ilk İslâm hanedanı.
      3. Abâsîler (750-1258) Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın soyundan gelen hânedan
    2. İran (Acem)
    3. Türk
      1. Karahanlılar (840-1042)
      2. Büyük Selçuklu Devleti (1037-1157)
      3. Anadolu Selçuklu Devleti (1077-1308)
      4. Osmanlı İmparatorluğu (1299-1922)
  10. Yeniçağ dindışı Batı Avrupa ―Yenidendoğuş (FrRenaissance) İtalyası, Aydınlanmacı–Positivcilik Fransası, Ticâretci(Fr Mercantilisme) Felemenk ile İngiltere, Dinî ıslâhâtcı (FrRéformation, Protestantisme) Almanya―;
    1. İtalya (17 Mart 1861)
  11. Çağdaş Küreselleştirilen İngiliz-Yahudî medeniyetleri.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir