Ziştovi Antlaşması (4 Ağustos 1791) 1787’de başlayan Osmanlı-Rus-Avusturya savaşı sonunda Avusturya ile yapılan barış antlaşması.

Osmanlı Devleti’nin 17 Ağustos 1787’de özellikle Kırım’ın geri alınması amacıyla Rusya’ya ilân ettiği savaş bu devletle ittifak içinde bulunan Avusturya’nın da katılmasıyla (9 Şubat 1788) iki cepheli olarak sürdürülmüştür. Savaşın ilk yılında Avusturya cephesi Rus cephesine göre daha başarılı geçmekle beraber kısa zamanda savaş her iki taraf için değişkenlik arzeden başarı ve yenilgilerle devam etmiştir. İmparator II. Joseph, Fransız İhtilâli sebebiyle (1789) bu müttefikinden yardım gelmesi ihtimalinin ortadan kalkması; Hollanda, Macaristan ve Galiçya’da, hatta Alman asıllı mevrus topraklarında uyguladığı radikal reformlar yüzünden ayaklanma emârelerinin kendini göstermesi gibi sebeplerle Türk savaşının bir an önce sona erdirilmesini zorunlu görmeye başlamıştı. Eylül sonunda Başvekil Prens Wenzel Anton von Kaunitz’e âcilen barış yapılması tâlimatını vermişti ve o sıralarda elinde tuttuğu Belgrad’ı iade etmeye hazırdı. Kendisi 20 Şubat 1790’da öldüğünde yerine geçen kardeşi II. Leopold da aynı fikirdeydi. Prens Kaunitz’in savaşa devam edilmesi yönündeki tavsiyelerine itibar etmeden 31 Ocak 1790’da Osmanlı Devleti ile kendisine karşı ittifak içine giren Prusya Kralı II. Friedrich Wilhelm’e bizzat yazdığı bir mektupla barışçıl niyetini dile getirmişti. Prusya kralı da 15 Nisan tarihli cevabında komşularıyla barış içinde yaşama arzusunu belirtmekle beraber kuzeydeki ve doğudaki dengelerin Prusya’nın güvenliğini tehdit edecek şekilde bozulmasına izin verilemeyeceğini de vurguluyordu. Barışın Rus ve Avusturya hükümdarlarının tutumuna bağlı olduğunu söyleyerek bunun iki tarzda gerçekleşebileceğine dikkat çekmiştir: Savaşan devletlerin İngiltere’nin önerdiği üzere “status quo ante bellum” yani savaş öncesi duruma dönülmesi ilkesini benimsemeleri veya Prusya’nın tercih ettiği gibi birtakım toprak değiş tokuşu ile genel bir barış planı üzerinde anlaşmaya varılması (Karamuk, s. 191-193). İngiliz hükümetinin savaş öncesi duruma dönülmesi teklifi, toprak değiş tokuşuyla Prusya’nın genişlemesi planının mimarı olan Başbakan Ewald Friedrich von Hertzberg’in politikasını sonuçsuz bırakmaya yönelikti. Bu plan gereğince 1718 Pasarofça Antlaşması esasına göre bir barış yapılmasına olumlu bakılmakta, Türk topraklarından elde edeceği kazançlar karşılığında Avusturya’nın Galiçya’yı Polonya’ya terketmesi ve Kırım’ın da Rusya’ya bırakılması öngörülmekteydi. Galiçya’yı alan Polonya’nın Danzig ve Thorn’u Prusya’ya terketmesiyle doğuda ve kuzeyde genel bir âhenk kurulmuş olacaktı. Bâbıâli’ye müttefik olarak üstüne düşeni yerine getirdiğini göstermek, böylece Avusturya’yı da toprak takası planını kabule zorlamak üzere Prusya kralı ordusuyla birlikte haziran başlarında Silezya’ya doğru hareket etti ve 18 Haziran’da Bohemya sınırında Reichenbach yakınlarındaki Schönwalde köyünde karargâh kurdu. Burada Kont Herzberg, Avusturya delegeleriyle görüşmelere başladı. Kral, Belgrad’ın iadesiyle Pasarofça sınırlarının geçerliliğini ve genel barış planına yanaşılmasını beklemekteydi. Görüşmeler uzlaşma ihtimalini zora soktuğunda bu planın tatbik edilebilirliğinden şüphe duydu. Avusturya, Belgrad dahil 1718’de Pasarofça’da kabul edilen şartlara yanaşmakta, tuz havzaları (memleha) dışarıda kalmak şartıyla Galiçya’nın küçük bir parçasının Polonya’ya terkini teklif etmekteydi, ancak Polonya ile Bâbıâli’nin bu plana rıza göstermesi muhtemel görünmüyordu. Herzberg’in uygulanması mümkün olmayan tasavvurlarına karşı nihayet Berlin kabinesinden güçlü sesler yükseldi. Fransa’da monarşileri tehdit eden gelişmeler yaşanırken Prusya’nın bir savaşa girmemesi gerektiği ileri sürüldü. Kral giderek “status quo ante bellum” esasını en uygun çözüm olarak görmeye başladı. Galiçya’dan alacağı bazı toprak parçalarına karşılık Danzig ve Thorn’u terke katiyen yanaşmayan Polonya dışında İngiltere’nin de böyle bir takasa kesinlikle karşı çıkması fikir değiştirmesinde etkili oldu. Herzberg planını bir tarafa bırakıp savaştan önceki duruma dönülmesi için Avusturya’ya son bir ültimatom verdi ve Osmanlı Devleti ile barış yapması talebinde bulundu. Avusturya buna boğun eğmek zorunda kaldı ve iki devlet arasında 27 Temmuz 1790’da Reichenbach Konvansiyonu imzalandı. Bu antlaşma Prusya’nın yanında yer alan Hollanda ve İngiltere tarafından da garanti edildi. Böylece Avusturya, Bâbıâli ile hemen bir mütareke ve ardından Prusya ile deniz devletlerinin garantörlüğünde “status quo strict” yani hazı hazır duruma mutlak riayet edilmesi kaidesine göre barış yapmayı kabul etmekteydi. Avusturya’nın kendi güvenliği için öngördüğü 1739 Belgrad Antlaşması’nın sınır düzeltimiyle ilgili istekleri, yine bu devletlerin garantörlüğünde ve Bâbıâli’nin onay vermesi halinde yerine getirilecekti. Görüşmelerden Avusturya’nın toprak kazancıyla çıkması halinde Prusya’ya da aynı değerde bir genişleme hakkı tanıyacaktı. Rusya’ya ise artık yardım etmeyecek ve ileride yapılacak barış görüşmelerine de karışmayacaktı. Prusya kralı, müttefikleri olan iki denizci devletle beraber öngörülen “status quo”yu garanti etmekte ve akdedilecek mütarekeden hemen sonra iki devlet arasında bir barış konferansının toplanmasını ve görüşmelere aracı olarak bulunmayı tekeffül etmekteydi (Zinkeisen, VI, 791-792; Golda, s. 59-61; Beydilli, s. 71 vd.). 1790 yılı içinde sürdürülen savaş Osmanlı tarafı için fazla ciddi gayretlere ve sonuçlara sahne olmamıştı, sefer mevsiminin de böyle geçmesi beklenmekteydi. Öte yandan Prusya ile yapılan ittifak yol açtığı gevşeklik yüzünden askerî başarısızlıkların sebebi gibi gösterilmekteydi. 16 Nisan’da eski Hırsova kış boyunca süren zorlu bir muhasaradan sonra Avusturya kuvvetlerinin eline geçti. Ardından Prens Coburg iyi bir savunma ortaya koyan Yergöğü’yü nâfile yere sıkıştırdı ve ağır kayıplar vererek Bükreş’e dönmek zorunda kaldı. Nisan sonlarında Vidin’den hareketle Tuna üzerinden Kalafat’a çıkan Osmanlı kuvvetleri de aynı hızla geri püskürtüldü. Haziran’da Hırvat-Sloven serhaddinde küçük bir kale olan Çettin, Avusturya’nın eline geçti. Prens Coburg’un Mareşal Kont Alexander Suworow-Rymniski kumandasındaki Rus kuvvetleriyle ortak saldırı hazırlığı uygulama aşamasında iken Reichenbach Konvansiyonu’nun akdi ve bütün cephelerde çatışmaların kesilmesi emrinin intikaliyle sonuçsuz kaldı, böylece Sadrazam Şerif Hasan Paşa çok kötü bir duruma düşmekten kurtuldu (Zinkeisen, VI, 795-797). Kaynak yazının devamı.

Prut Antlaşması (1711) Osmanlılar ile Ruslar arasında Prut nehri kenarında yapılan savaştan sonra imzalanan antlaşma.

Karlofça (1110/1699) barışının ardından kaybedilen yerlerin geri alınması anlamında önemli bir aşama olan Prut Savaşı ve Antlaşması XVIII. yüzyılın en çok tartışılan konularından birini teşkil eder. 1700’de İstanbul’da yapılan barış antlaşması ile Azak Kalesi’ni ele geçirmiş olarak bu denize açılan ve Karadeniz’e çıkma fırsatı kollayan Rusya’nın bu kazanımına son verilmesi önemli hedeflerden biri olarak kabul edilir. Sıcak denizlere açılma ihtiyacı Rus Çarı Deli/Koca Petro’ya iki istikamet göstermekteydi: Kuzeyde İsveç, güneyde Osmanlı Devleti tarafından kapatılmış olan Baltık ve Karadeniz. Siyasî şartlar ve bölgesel çatışmalar İsveç istikametinin zorlanmasını başarı beklentisini daha yüksek bir hale sokmaktaydı ve Petro da güçlü Osmanlı’ya kıyasen daha zayıf addettiği İsveç ile işe başladı. “Büyük Kuzey savaşları” olarak anılan bu savaşlar (1700-1721) Rusya, İsveç ve Lehistan’ı uzun ve zorlu bir mücadelenin içine soktu. Lehistan’da iki karşıt kralın (Nalkıran ve Lesçinski) mücadelesi ve İsveç Kralı Demirbaş Şarl ile (XII. Karl) Deli Petro arasındaki sürekli savaşların ilk aşaması, Rusya topraklarında Osmanlı sınırlarına yakın yerlere kadar ilerleyen İsveç kralının Rus çarı karşısında Poltava’da yenilip yaralı bir halde Osmanlı topraklarına sığınmasıyla sonuçlandı (Ağustos 1709). Gelişmelerin Rusya ile bir savaşa kadar varmasında özellikle Petro’nun takip ettiği siyaset ve misafir kralın böyle bir neticeyi hedefleyen etkin faaliyetleri önemli rol oynadı. Ancak başta III. Ahmed olmak üzere dönemin sadrazamları Çorlulu Ali Paşa, Köprülüzâde Nûman Paşa ve onun azlinden sonra Baltacı Mehmed Paşa siyasî gelişmelerle baş edebilecek, zamanın devlet adamları ve hükümdarları ile boy ölçüşebilecek çapta değillerdi. Baltacı Mehmed Paşa sadârete geçtiğinde o sıralarda henüz yirmi bir yaşında olan Demirbaş Şarl’ın güvenli bir şekilde memleketine gönderilmesi ve Rusya’nın barış şartlarına riayet etmemesinden ötürü bozulan ilişkilerin yeniden düzeltilmesi gibi birbiriyle yakın ilişki içinde olan iki önemli meseleyle uğraşmak zorunda kaldı. Demirbaş Şarl’ın karşı çıkmasına rağmen Rusya ile 1710’da yapılan barış Çorlulu Ali Paşa zamanında onaylanarak yenilenmiş bulunuyordu. Ancak kralın çalışmaları Çorlulu’nun azliyle sonuçlanmış, yerine geçen Nûman Paşa zamanında Rusya ile olan ilişkilerde sertleşme meydana gelmiş ve durumdan istifade etmek üzere giderek zihinlerde İsveç ile savaş halinde bulunan Rusya’nın elinden Azak Kalesi’nin geri alınması ve Kırım’ı tehdit etmekte olan Özü boyundaki bazı Rus kalelerinin yıkılmasının temin edilmesi fikri doğmaya başlamıştı. Nitekim Baltacı Mehmed Paşa sadrazam olarak Halep’ten İstanbul’a geldiğinde başta Kırım Hanı II. Devlet Giray olmak üzere önde gelen devlet adamlarının Rusya ile savaşa karar vermiş olduklarını gördü ve sarayda yapılan büyük toplantı neticesinde bu yönde bir karar alındı (20 Kasım 1710). Savaşın ilânı üzerine Rus kuvvetleri, başkumandan Mareşal Şeremetyev idaresinde çarın ittifak içinde olduğu Boğdan Beyi Demetrius Kantemir ile anlaşmış olarak Yaş’a kadar ilerledi. Şeremetyev kuvvetlerini arttırmak ve önce nihaî bir muharebe için Bender’e, daha sonra da sadrazamla karşılaşmayı tercih etmek yerine bölünmelerine yol açacak bir uygulama ile generallerinden Janus ve Rhenne’yi iâşe temini için Boğdan ve Eflak’a yolladı. Ancak yeterli erzak temini mümkün olmadığı gibi ahali de Rus kuvvetlerine destek vermekten kaçınmaktaydı. Çarın esas ordusuyla gelmesi bu tür sıkıntıların daha da artmasına yol açtı. İsakçı’dan hareket eden ve Tuna’yı geçen 40.000 kişilik bir Osmanlı kuvvetinin (Râşid, III, 359, 360) yolda olduğu haberi üzerine Yaş’tan Prut nehrinin sağ kıyısı boyunca Falçı’ya doğru ilerleyerek Türk kuvvetlerine karşı çıkılması kararı alındı. Sadrazam Mehmed Paşa kumandasındaki esas kuvvetler ise henüz yolda idi. Rus ordusunun sayısı hakkında abartılı duyumlar alınması sebebiyle çar henüz Yaş’ta iken barış için bir teklifte bulunulmasına teşebbüs edildiği, ancak bunun orduda bulunan İsveç kralının temsilcisi Ponyatovski tarafından Rus ordusunun gerçek sayısının belirtilmesiyle sonuçsuz bırakıldığının söylenmekte olması, askerî deneyimi olmadığını itiraf eden sadrazamın zafiyetinin bir işareti olması bakımından önemlidir. Sadrazam haziranın son günlerinde İsakça’da Tuna’yı geçti. Ponyatovski, İsveç kralının da orduda bulunmasında fayda ummaktaydı. Bu amaçla sadrazamın onayını almış olarak Bender’e gittiyse de istediği sonucu alamadı. Oysa kralın mevcudiyeti gelişmeleri muhtemelen çok daha başka bir istikamete sevkedebilirdi (Zinkeisen, V, 420-421). Osmanlı ordusunun önünde yol alan Tatarlar’ın Prut’un sol kıyısında Huşi sahrası tepelerinde görünmeleri ve nehri geçme izlenimi vermeleri üzerine Petro kuzey ve güneyden her türlü irtibatın tamamen kesilebileceği endişesiyle, önden gönderilmiş olan General Rhenne ile buluşmayı umduğu Falcı istikametine doğru daha fazla yola devam etmeyi uygun görmedi. Siret’e doğru dönerek kurtulmayı düşündü, ancak yeterli yiyecek ve içecekleri olmayan askerlerin yorgunluktan tükenmiş bir durumda olmaları, her gün yüzlercesinin öldüğü hayvanlar için de yem ve saman bulunmamasından ötürü bu planını uygulayamadı. Bu durumda Huşi sahrası dolaylarında sağlam bir mevki edinmek ve talihini nihaî bir savaşta denemek üzere kuzey istikametine dönmek zorunda kaldı. Ancak buraya varamadan nehri yüzerek geçen Tatarlar’ın saldırısına mâruz kaldı ve tam anlamıyla kuşatıldı (19 Temmuz). Aynı günün gecesi kurulan köprüden geçip yetişen sadrazam ordusu da savaşa katıldı. Akşam karanlığına kadar devam eden vuruşmanın Türk saldırılarına direnebilmiş olmalarından ötürü Ruslar için başarılı geçtiği kabul edilmekteydi (Râşid, III, 360-361). Ancak ertesi gün nehrin öte yakasında kalan kuvvetlerin de gelmesi ve topların devreye sokulmasıyla Ruslar’ın ilk günkü başarılarının bir anlamı kalmadığı görüldü. Piyade askeri yürüyüş için sabırsızlanır ve hücum için buyruldular yazılırken Ruslar yer yer beyaz bayrak (vire bayrağı) göstererek, bağrışıp ağlaşarak aman dilemeye başladı (a.g.e., a.y.; Kurat, Prut Seferi ve Barışı, I, 493). Rus ordugâhında başta, ezelî rakibi XII. Şarl’ın Poltava’daki durumundan daha kötü bir hale düştüğüne inanan çarın kendisi olmak üzere (Gitermann, II, 95) büyük bir ümitsizlik hüküm sürmeye başladı. Bazı generallerin bir huruç hareketi yapılarak kuşatmanın yarılması teklifi çarın da esir düşebileceği tehlikesinden ötürü kabul görmedi. Kançılar muavini Baron Peter Şafirov’un, böyle bir şeye kalkışmadan önce mütarekeye teşebbüs edilmesi ve gerekirse buna göre teslim olunmasının daha iyi olacağına dair olan ve ordugâhta bulunan Çariçe Katharina tarafından da desteklenen fikri ağırlık kazandı. Nihayet bu teklife onay veren Petro, esir düşmesi halinde kendisini hükümdar olarak tanımamalarına dair senatoya hitaben bir emirnâme hazırladı (Zinkeisen, V, 423; Ahmed Refik, Baltacı Mehmed Paşa ve Büyük Petro, s. 75). İstanbul’da elçilik görevi yapan Tolstoy’un raporlarından sadrazam ve kâhyası Osman’ın hediyelere karşı açık oldukları bilindiğinden, özellikle Katharina’nın sadrazamla irtibat kurma ve görüşmeler söz konusu olduğunda onu olumlu bir tutum içine sevketmek ve tâvizkâr bir havaya sokmak üzere orduda bulabildiği bütün nakit, değerli kürk ve mücevheri bir araya toplayıp kendisine göndermek üzere hazırladığı, bunların altı arabayı doldurduğu, gece karanlığında Türk ordusuna getirildiği, büyük meblağlar toplanması Rus ordusunun durumu itibariyle pek mümkün görülmemekle beraber bunun yine de en az 200.000 duka altın (yarım milyon taler) değerinde olduğu kabul edilmektedir (Documente Privitoare, s. 103, 109). Bu konu ve Katharina’nın bundaki rolü daha sonraları abartılarak pek çok defa dile getirilmiş ve her seferinde biraz daha gerçeklerden uzaklaşmış olarak tekrarlanmış, nihayet olayın ayrılmaz bir efsanesi haline gelmiştir. Bununla beraber barışın çok kısa zamanda ve beklenmedik bir şekilde yapılmasında, Rus ordusunun salıverilmesinde alınan bu ağır hediyelerin önemli bir etken olduğu açıktır. Kaynak yazının devamı.

Edirne Antlaşması (14 Eylül 1829) 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı sonunda imzalanan antlaşma.

Edirne Antlaşması ile sonuçlanan Osmanlı-Rus savaşının başlangıcı, 1821 Mora ayaklanması sonrası meydana gelen olaylarla yakından ilgilidir. Rumlar’ın ilân ettikleri bağımsızlığı destekleyen İngiltere, Fransa ve Rusya’nın müdahaleleri neticesinde bir Avrupa meselesi haline dönüşen bu ayaklanmanın ardından Rusya, Akkirman Antlaşması ile (7 Ekim 1826) Eflak-Boğdan ve Sırbistan imtiyazlarının genişletilmesini Osmanlılar’a kabul ettirmişti. Ayrıca bu üç devlet Bâbıâli’ye bir nota vererek Yunanistan’ın Osmanlılar’a tâbi fakat iç işlerinde bağımsız bir devlet olmasını istemişler, teklifleri reddedilince ortak donanmalarıyla Navarin’deki Osmanlı gemilerini batırmışlardı (20 Ekim 1827). Kendilerinden tazminat istenince de İstanbul’daki elçilerini geri çekmişler, Rusya ise Bâbıâli’nin yayımladığı bildiriyi bahane ederek savaş açmıştı (26 Nisan 1828). Balkanlar’da ve Kafkaslar’da saldırıya geçen Ruslar Boğdan’a girdikleri gibi Anapa Kalesi’ni de kuşattılar. Bunun üzerine Bâb-ı Meşîhat’ta toplanan umumi mecliste Haremeyn müfettişi Keçecizâde İzzet Molla Rusya ile anlaşmayı önerdiyse de bu görüş kabul edilmeyerek harp ilânına karar verildi. Bu arada Ruslar Tuna’yı aşarak İbrâil’i almışlar, Anapa, Kars ve Ahıska’yı ele geçirmişlerdi. Savaş aleyhindeki lâyihasını II. Mahmud’a sunan İzzet Molla ise Sivas’a sürülmüş, barış isteyen Şark seraskeri Galib Paşa da Gelibolu’ya gönderilmişti. Öte yandan tam bağımsız bir Yunan devleti kurulması için üçlü yeni bir protokol imzalayan Rusya yeniden harekâta girişmiş, Silistre’yi ele geçiren General Diebitch Edirne’ye doğru ilerlemeye başlamış, doğuda Erzurum’u ve Faş’ı (Poti) alan Rus birlikleri Bayburt önlerine kadar gelmişlerdi. Fakat bu ilerleyiş iki cephede savaşan Rusya için kolay olmamış, arkalarının kesilmesinden korkan ve salgın hastalıklarda büyük kayıplara uğrayan Ruslar barış isteme gereğini duymuşlardı. Çar Nikola’nın ara buluculuğunu istediği Prusya Kralı Friedrich Wilhelm’in gönderdiği General Müffling’le yapılan görüşmelerden sonra toplanan “umumi meşveret”te Reîsülküttâb Pertev Efendi’nin aleyhte bulunmasına rağmen Şeyhülislâm Kadızâde Mehmed Tâhir Efendi’nin teklifiyle barış yapılmasına karar verildi. Bu arada İngiltere ile Fransa da devreye girmişlerdi. Bu sırada Edirne önündeki Rus kuvvetleri herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan şehre girmişler (22 Ağustos 1829), Kırklareli ile Lüleburgaz’ı da işgal etmişlerdi. Rus gemileri İstanbul Boğazı’na saldırırken Ege’deki bir filo da Çanakkale Boğazı’nı abluka etmişti. Bu durumda İstanbul’un savunulması için bazı tedbirler alınmaya çalışılmış, barış görüşmelerinin başlayabilmesi için Başdefterdar Mehmed Sâdık ile Anadolu Kazaskeri Abdülkadir efendiler temsilci olarak seçilmişlerdi. Kaynak yazının devamı.

Ayastafanos Antlaşması (3 Mart 1878) Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Ayastefanos’ta (Yeşilköy) yapılan antlaşma.

1856 Paris Antlaşması’nın kendisiyle ilgili maddelerini değiştiren Londra Protokolü’nden (1871) sonra Osmanlı Devleti’ne karşı daha serbest bir siyaset takip eden Rusya, Balkanlar’daki Slavlar’ı tahrike başlayınca, 24 Temmuz 1875’te Hersek, 2 Mayıs 1876’da da Bulgar isyanları meydana geldi. Hiçbir ciddi sebebe dayanmayan bu isyanlar bilhassa Rusya’nın gayretleriyle devletler arası bir mesele haline getirildi ve Osmanlı Devleti’ne müdahale edebilmek için birer vasıta olarak kullanılmak istendi. Bu maksatla hazırlanan Berlin Memorandumu, ancak İngiltere’nin muhalefeti sayesinde hükümsüz kalabildi.

Bulgar isyanının bastırıldığını ve panslavizm siyasetinin tehlikeye düştüğünü gören Rusya, 1 Temmuz 1876’da Sırbistan’ı, 2 Temmuz’da da Karadağ’ı Osmanlı Devleti’ne karşı savaşa sokmuş, fakat muharebeler Osmanlı ordularının kesin galibiyetiyle sonuçlanmıştı. Bu arada Paris Antlaşması’nın ilgili devletleri Balkan buhranını halletmek maksadıyla 23 Aralık 1876 tarihinde başlayan İstanbul Konferansı’na katılmışlar ve bazı kararlar almışlarsa da bu kararlar, büyük ölçüde Rus temsilcisinin fikirleri olması ve Osmanlı Devleti’nin hükümranlık haklarını ihlâl etmesi sebebiyle Bâbıâli tarafından reddedilmişti. Böylece Osmanlı Devleti ortak bir Avrupa cephesi karşısında yalnız kalmış oluyordu. Zaten Rusya tek başına ve fiilî olarak hareket edebilmek için bir taraftan Osmanlı Devleti’ni yalnız bırakmaya çalışıyor, diğer taraftan kendisini Avrupa devletleri nazarında haklı gösterecek mazeretler arıyordu. Ruslar’ın Balkan siyasetini bilen Avusturya, 15 Ocak 1877 tarihinde Rusya ile imzaladığı Peşte Antlaşması’yla, büyük bir Slav devleti kurulmaması şartıyla Rusya’yı Balkanlar’da serbest bırakıyor, karşılığında Bosna ve Hersek’i alıyordu.

İstanbul Konferansı’na katılan devletler Osmanlı Devleti’ne karşı ortak bir siyaset takip edebilmek için Londra’da bir araya geldiler ve Bâbıâli’ye tebliğ edilmek üzere 31 Mart 1877 tarihinde bir protokol imzaladılar. Osmanlı Devleti kendisine tebliğ edilen bu şartları ağır bularak savaşa girmek bahasına bir defa daha reddetti. Bunun üzerine Rusya, görünüşte hıristiyan tebaanın menfaatlerini korumak, gerçekte ise panslavizm siyasetini Osmanlı toprakları üzerinde uygulamak maksadıyla, 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti (bk. DOKSANÜÇ HARBİ). Ayrıca Romanya, Sırbistan ve Karadağ da Rusya’nın yanında yer aldılar. Rusya’nın savaşa başlaması üzerine İngiltere, Fransa, Avusturya, Almanya ve İtalya tarafsız olduklarını bildirdiler. Bu arada İngiltere, kendi menfaatlerinin tehlikeye düşmesi halinde kayıtsız kalamayacağını belirterek donanmasını Çanakkale’ye gönderdi.

Rusya ile iki cepheli olarak başlayan muharebeler, Doğu Anadolu’da Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın, Balkanlar’da ise Gazi Osman Paşa’nın kahramanlıkları ile önceleri Osmanlı Devleti’nin lehinde bir gelişme göstermişse de bu durum uzun sürmedi. Osmanlı Devleti’nin Karadeniz’deki üstünlüğü sebebiyle Ruslar kara muharebelerine önem verdiler ve doğuda Erzurum’a, batıda da İstanbul önlerine kadar geldiler. Durumun vehametini gören Bâbıâli, muharebeleri durdurmak için Rusya’ya başvurdu ve 31 Ocak 1878 tarihinde Edirne Mütarekesi imzalandı. Bu mütarekeye göre Osmanlı kuvvetleri Küçük Çekmece-Terkos hattına kadar çekilecek, bu hattın 5 km. önüne Rus askerleri yerleşecek ve iki kuvvet arasında tarafsız bir bölge bulunacaktı. Kaynak yazının devamı.