Töregene Hatun (1241-1246) Ögeday Han’ın eşi, Moğol Hükümdarı.

TÖREGENE HATUN (1241-1246) Ögeday Kağan’ın 5 Aralık 1241 tarihinde vefatının ardından Moğol tahtına kimin çıkacağı konusunda fikir ayrılıkları baş gösterdi. Ögeday’ın dul eşi Töregene Hatun kendi oğlu Güyük’ün kağan olmasını isterken bu durumu Çağataylılar desteklemişti (Roux, 1980, s. 299). Fakat Altınorda Hanı Batu ise Ögeday neslinden gelenlerle sorun yaşadığı için Güyük’ün tahta çıkmasına karşıydı. Bu nedenle hanlık seçimi için yapılacak olan kurultay toplanamadığı için 1246 yılına kadar Ögeday Han’ın ikinci eşi Töregene Hatun naiblik görevini üstlenerek Moğol tahtında yerini almıştı. “Doğurmak, türemek” anlamına gelen Töregene adı konusunda Türk kadın unvanlarından biri olan “Terken”in Moğolca’ya Töregene olarak geçtiğini ifade edenler de olmuştur (Gömeç, 2010, s. 107-114). Töregene Hatun döneminde ilk iş olarak Ögeday Kağan’ın vezirliğini yapmış olan aslen Uygur olup hükümdarın konuşmalarını gün gün tutmakla da görevli Cinkay azledildi. Yerine Müslüman bir devlet adamı olan Şerefeddin vezir atandı. Bu vezir Harezm valisi Cin Timur’un katipliğini yaparken Töregene Hatun’un danışmanı Fatıma Hatun’un etkisiyle vezirlik görevine yükselmişti. Öte yandan Türkistan valisi Mesut Yalavaç ise Töregene Hatun’un uygulamalarından çekinerek Altınorda Hanı Batu’ya sığınmıştı (Dayı, 2015, s. 63-68). Töregene Hatun’un başa geçmesinin ardından Moğol ordularının başında işgalleriyle ün salmış Baycu Noyan bulunmaktaydı. 1242 yılında Ermeni ve Gürcülerinde içinde olduğu yaklaşık 30.000 kişilik orduyla Anadolu harekatına başlanmıştı (Göksu, 2009, s. 1287-1297). İlk olarak Erzurum ele geçirildikten sonra 1243 yılında Sivas Kösedağ’da Türkiye Selçukluları bozguna uğratılarak büyük bir başarı elde edilmişti. Körgüz Hadisesi Töregene Hatun döneminin ilginç olaylarından biri de Körgüz hadisesi idi. Çağatay Hanlığının ilk dönemlerinden itibaren Horasan valisi olan Körgüz Uygur Türklerindendi. Beş Balıg’ın Barlıg köyünde doğan Körgüz kısa zamanda Horasan valisi Cin Timur’un katibi olmuştu (Barthold, 1990, s.510). Ardından Hristiyan bir Uygur Türkü olan Çinkay’ın himayesinde Horasan valiliğine kadar yükselmişti. Töregene Hatun zamanında Çağataylılara karşı tutumuyla ön plana çıkan Körgüz, Çağataylıların devlet adamlarından Sartak Kucan Noyan ile yaşadığı bir kavga sonucu Almalık’a Uluğ-Ev denilen Çağataylı sarayına getirilmişti. Burada Çağatay Han’ın dul eşlerinden biri olan Yesülün Hatun’a karşı sergilediği tavırlardan dolayı Karakurum sarayına gönderildi. Töregene Hatun’un danışmanı Fatıma Hatun ile vezir Şerefeddin’in girişimleriyle de ağzına taş doldurularak öldürülmüştü Fatıma Hatun’un Büyücülükle Suçlanması Töregene Hatun devlet işlerinde Abdurrahman ve Fatıma isimli iki saray eşrafının son derece etkisinde kalmıştı. Fatıma Hatun Moğolların Meşhed’i fethi sırasında esir alınarak Karakurum’ a getirilmiş bir cariyeydi. Kısa sürede Töregene Hatun’un müşavirliğine kadar yükselmiş ve devlet işlerine müdahale edecek konuma gelmişti. Öte yandan Moğollar arasında büyücülük yaptığı ve cadılık iddialarıyla da son derece dedikodu konusu olmuş durumdaydı. Şehzade Güyük ile de arası açılmış hatta Güyük’ün Fatıma Hatun’u ortadan kaldırma girişimini annesi Töregene Hatun engellemişti (Cüveyni, 1989, s. 225-226). Tahtın Güyük Han’a (1246-1248) geçmesiyle Fatıma Hatun saraydan bir kez daha uzaklaştırılmak istendi. Büyücülük yaptığı artık hat safhaya ulaşan Fatıma, Güyük Han tarafından Töregen Hatun’dan istendi ancak bu duruma sıcak bakmayan eski naibenin oğluyla da arası açılmıştı. Nitekim hanın emirlerine daha fazla karşı gelemeyen Töregene Hatun Fatıma’yı teslim etmek zorunda kaldı (Uyar, 2011, s. 60-64). Ardından çıplak bir şekilde keçeye sarılarak suya atılmak suretiyle infazı gerçekleştirildi (Cüveyni, s. 225-226). İnfazın gerçekleşmesinin ardından birkaç ay sonra Töregene Hatun da sebebi bilinmeyen bir şekilde vefat etmişti. Böylece döneminde Moğol tarihine geçen büyük olayların yaşanmasına rağmen çevresindekilerin etkisinden kurtulamayarak adını tarihe yazdıran Töregene Hatun dönemi de kapanmış oluyordu. Yazının devamı.  

Ögedey Han (1229-1241) Cengiz Han’ın yerini alan Moğol büyük hanı.

Muhtemelen 1186 yılında doğdu. Reşîdüddin Fazlullāh-ı Hemedânî onun asıl isminin Ögedey (Ögödey, Ogaday, Oktay) olmadığını, “yükseliş” anlamına gelen bu ismi sonradan aldığını söyler (Câmiʿu’t-tevâriḫ, I, 618). Cengiz Han’ın üçüncü oğlu olup Cuci ve Çağatay’ın küçük kardeşi, Tuluy’un ağabeyidir. Gençlik yıllarından itibaren Cengiz Han’ın çeşitli seferlerine katıldı. 1220 yılı başlarında Otrar kuşatmasını yürüttü ve yaklaşık beş ay sonra Kayır Han’ın mukavemetini kırarak şehri ele geçirdi. Mâverâünnehir’in kontrol altına alınmasının ardından Çağatay’la birlikte Hârizm üzerine gönderildi, daha sonra Herat ve çevresindeki harekâtı yönetti. 1221’de Gazne’yi zaptetti. Babasının sağlığında ülkenin iç işlerinden de sorumlu idi. Cengiz Han, ölümünden önce imparatorluğu Moğol veraset kurallarına göre oğulları arasında paylaştırırken Balkaş’ın doğu ve kuzeydoğusunu, Imıl ve Tarbagatay dağlarını, Kara İrtiş nehrini ve Urungu bölgesini Ögedey’e bıraktı ve mülâyim karakteri, şefkatli tutumuyla ön plana çıkan bu oğlunu veliaht tayin etti. Cengiz Han’ın ölümünün (1227) ardından töre gereği bu tayinin kurultayca onaylanmasına kadar devleti Tuluy yönetti. Ögedey ancak 1229 yılı ilkbaharında, Kelüren (Kerülen) nehrindeki Kodege adasında toplanan büyük kurultaydan sonra ağabeyi Çağatay ile amcası Otçigin Noyan tarafından görkemli bir cülûs töreninin ardından “büyük han” unvanıyla tahta oturtuldu. Genel af ilân eden Ögedey pek çok ihsanda bulundu. İç yönetimi yeniden düzenledikten sonra uzun zamandır duraklayan seferleri tekrar başlattı. Cengiz Han zamanında planlanan Yakındoğu seferi için 1231 yılında Curmagun Noyan’ı İran’a gönderirken kendisi Çin’e yürüdü. Curmagun Noyan, Yassıçimen’de I. Alâeddin Keykubad’ın karşısında hezimete uğrayıp eski gücünü kaybeden Celâleddin Hârizmşah’ı yendi, böylece Yakındoğu’da Moğol hâkimiyetinin önünü açtı. Mugan ve Arrân’a yerleşen Curmagun Diyarbekir ve Mardin’i, 1232’de Gürcistan’ı, 1235’te Gence’yi ve ardından ikinci defa Gürcistan’ı ele geçirdi. Aynı yıl Ögedey de Kuzey Çin’de bulunan Kin Devleti’nin başşehri Kai-fong-fu’yu uzun bir kuşatmadan sonra zaptetti, ardından Song Devleti’ne karşı üç ayrı ordudan oluşan yeni kuvvetler gönderdi. Bu kuvvetlerin önemli başarılar elde etmesine rağmen Çin’in istilâsı onun zamanında tamamlanamadı. Diğer bir ordu Kore’nin tamamını Moğol hâkimiyeti altına aldı. Ögedey, doğuda ve batıda kazanılan bu başarıların ardından 1236’da Anadolu Selçuklu Hükümdarı I. Alâeddin Keykubad’a bir yarlık göndererek kendisine tâbi olmasını istedi ve görünüşe göre bu teklif kabul edildi (İbn Bîbî, I, 448-451). Aynı yıl Ögedey üçüncü cepheyi Deştikıpçak’ta açtı. Kendi oğulları Güyük ve Kadaan başta olmak üzere pek çok Moğol şehzadesinin katıldığı ve Cuci’nin oğlu Batu kumandasında yolladığı güçlü ordu hiçbir ciddi direnişle karşılaşmadan buradan Avrupa’ya girip Viyana önlerine kadar Avrupa’nın önemli bir kısmını istilâ etti. Dördüncü cephe ise Tâir Bahadır’ın görev aldığı Gûr, Gazne ve Afganistan’dı; Herat, Sîstan ve Lahor dahil bütün bölge ele geçirildi (1241-1242).Yazının devamı.

Cengiz Han (1206-1227) Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk hükümdarı.

15 Zilkade 549’da (21 Ocak 1155), Türk takvimine göre domuz yılının başında, bugün Doğu Sibirya topraklarından geçen Onon nehrinin sağ kıyısında yer alan Deli-ün Boldok’ta doğdu. Babası Moğollar’ın reisi Yesügay Bahadır, annesi Houlen Ece’dir. Yesügay oğluna, doğumundan önce mağlûp edip esir aldığı bir Tatar kabilesinin reisi olan Timuçin’in (demirci) adını koydu. Timuçin on üç yaşında babasını kaybetti. Bunun üzerine babasına tâbi olan kabileler tarafından terkedilerek ailece yalnız bırakıldılar ve sürekli olarak baskılara mâruz kaldılar. Hatta babası ölmeden önce nişanlandığı Börte-Fuçin, Merkitler tarafından esir alındı; Kerayit Hükümdarı Ong Han’a (Tuğrul) hediye olarak takdim edildi. Ong Han, Yesügay Bahadır’ın müttefiki olduğu için Börte-Fuçin’i Timuçin’e geri gönderdi. Timuçin ve ailesinin balıkçılık ve avcılık yaparak geçimlerini sağladıkları bu sıkıntılı dönem yirmi yedi yıl sürmüştür. Bu süre içinde Timuçin, başta Tayciyutlar olmak üzere Merkitler ve diğer bazı kabilelerle mücadele etmiş, bu sayede siyasî, idarî ve askerî tecrübe ve vasıflar kazanmıştır. 1195 yılında çok sayıda kabile Timuçin’e katıldı. 1197’de Merkitler üzerine yürüyerek onları mağlûp etti ve Merkitler’in beyi Tokta-Beki’yi öldürttü. 1199’da Ong Han’la beraber Kişil-Baş mevkiinde Nayman Hakanı Buyruk Han’ı bozguna uğrattı. Timuçin 1200 yılında Ong Han ile birlikte Tayciyutlar’la anlaşan kavimler üzerine yürüdü. Onları mağlûp edip kendilerine tâbi kıldı. Aynı yıl içinde Tayciyutlar, Kataginler ve Dörmenler derlenip toparlanmaya çalışınca Ong Han’la Timuçin tekrar üzerlerine yürüyerek onları bozguna uğrattılar. 1201’de Timuçin’in düşmanı olan Enkiras, Kurilas, Dörmen, Tatar, Katagin ve Salciyut kabileleri birleşerek Cacirat ilinden Camoha (Camuka) Seçen’i büyük han ilân ettiler. Bunun üzerine Timuçin onların üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Camoha ve müttefik kuvvetleri yenildi. Bu savaştan sonra Kongirat kabilesi Timuçin’e gelerek bağlılıklarını bildirdi. Timuçin 1202 yılında Tatar ili üzerine büyük bir sefer yaparak düşmanlarına ağır bir darbe vurdu. Aynı yıl içinde Naymanlar’ın tekrar toparlandığını görerek Ong Han ile birlikte onların üzerine yürüdü. Büyük han ilân edilen Camoha-Seçen ile Ong Han ve oğlu Senggün 1203’te Timuçin’e suikast tertiplediler. Fakat bunu önceden haber alan Timuçin âni bir baskınla Ong Han’ın yurdunu ve Kerayit ülkesini yağmaladı. Ong Han ile oğlu kaçtılar. Daha sonra Ong Han ve Senggün’e Salciyutlar başta olmak üzere bazı iltihaklar olmuşsa da Timuçin bunların üzerine yürüyerek onları dağıttı. 1204 yılında Ongut Hükümdarı Alakuş Tigin, Timuçin’e haber göndererek Nayman Hükümdarı Tayang Han’ın Merkit Hükümdarı Kutuku ile anlaşma yaptığını ve onlara Katagin ve Salciyut gibi kavimlerin iltihak ettiğini haber verdi. Timuçin süratle hazırlıklarını tamamlayarak müttefik kuvvetleri yurtlarında bastı ve hepsini dağıttı. Bu zaferden sonra 1205’te ilk defa Tangut ili üzerine sefer yaparak bu ülkenin şehirlerini yağmaladı. Timuçin 1206 yılında, Nayman Tayang Han, Ong Han ve Kutuku-Beki başta olmak üzere bütün bozkır hükümdarlarını hâkimiyeti altında toplamıştı. Onon ırmağı kıyısında aynı yıl yapılan kurultayda dokuz parçalı ak tuğ diktirdi; kurultay sonunda “Cengiz” (cihan hükümdarı, göklerin oğlu, güçlü, mükemmel savaşçı) unvanıyla kağan ilân edildi ve bütün bozkır kavimlerinin en büyük hükümdarı durumuna geldi. 1207’de Tangutlar üzerine ikinci defa sefer yaparak pek çok ganimetle geri döndü. Aynı yıl içinde Kırgız hükümdarına bir elçi heyeti yollayıp kendisine tâbi olmasını istedi. Kırgız hükümdarı da ak renkli doğan kuşu göndererek bağlılığını bildirdi. 1208 yılının kış mevsiminde Nayman Hükümdarı Tayang Han’ın oğlu Güçlüg’ün Merkitler’le ittifak yapması üzerine Cengiz Han harekete geçerek onları mağlûp etti; Merkit hükümdarı öldü, kardeşleri ve çocukları Uygur ülkesine kaçtılar. Nayman Güçlüg ise daha batıdaki Karahıtay Hükümdarı Gür Han’a sığındı. Fakat Güçlüg burada da rahat durmayarak Gür Han’ı öldürdü ve ülkesine hâkim oldu. Ertesi yıl Uygur İdikutu Cengiz Han’a tâbiiyetini bildirdi. Cengiz Han 1210 yılı sonlarında Tangutlar üzerine yürüdü. Tangut Hükümdarı Şidurhu kızını Cengiz’e verdi ve bağlılığını arzetti. Ertesi yıl Karluk Arslan Han Cengiz Han’a tâbiiyetini bildirdi. 1212-1214 yılları arasında Cengiz Han’ın orduları birbiri arkasından dört defa Hıtay ülkesine girerek Hıtaylar’ı kendisine bağladı. Cengiz Han 1215’te Balasagun taraflarına bir ordu göndererek buraları itaat altına aldı. 1217 yılında kumandanlarından Subitay Noyan’ı Togaçar Noyan ile birlikte Merkitler üzerine, Buragul Noyan ile Dörmen Bahadır’ı Tumatlar’a karşı yolladı. Daha sonra oğlu Cuci’yi Kırgızlar üzerine sevkederek âsi Kırgız ilini hâkimiyeti altına aldı. 1219’da Hıtay ülkesinden ordularını çekti ve onlarla barış yaparak o sırada ortaya çıkan yeni bir durum için kurultayda sefer kararı aldı. Bu yeni sefer Hârizmşah üzerine olacaktı. Alâeddin Muhammed Hârizmşah’ın akrabası ve kumandanı olan Otrar Valisi İnalcık, Cengiz Han’a bağlı müslümanlardan oluşan bir ticaret kervanını Otrar yakınlarında yağmalatarak kervancıları ve elçisini öldürtmüştü. Bunun üzerine Cengiz Han 1219 yılının yazında bütün ordularıyla birlikte İrtiş bölgesine ulaştı ve buradan Otrar üzerine yürüdü. Sonbaharda şehri kuşattı. Oğulları Çağatay ile Ögedey’i burada bırakıp kendisi Buhara üzerine yürüdü. Diğer oğlu Cuci’yi de Siriderya bölgesine bir sefere memur etti. Üç günlük bir kuşatmadan sonra 10 Şubat 1220’de Buhara alındı. Mart ayında Semerkant da teslim oldu. Otrar’ı zaptettikten sonra Semerkant muhasarasına katılan Çağatay ile Ögedey, Hârizmşahlar’ın başşehri Gürgenç’e, Tuluy da Horasan üzerine gönderildi. Merv’de İbnü’l-Esîr’e göre (el-Kâmil, XII, 393) 700.000, Cüveynî’ye göre (Târîh-i Cihângüşâ, I, 201) 1.300.000’den fazla insan öldürüldü. Nîşâbur’da intikam hırsıyla kediler ve köpekler bile katledildi. Tuluy Herat’ı ele geçirdikten sonra Belh-Merverrûz arasındaki Tâlekān’ı kuşatmakta olan babası Cengiz Han’a katıldı. 1220 yazını Nahşeb’de geçirdi, ardından Tirmiz’i zaptetti. Ertesi yıl Ceyhun’u geçip Belh’i aldı. Gürgenç ise uzun süre kuşatılmasına rağmen alınamamıştı. Bunun üzerine Cengiz Han, oğlu Tuluy’u ağabeylerine yardım için gönderdi. Tuluy’un gelişinden sonra Moğol ordusu Gürgenç’in hendeklerini doldurarak şehri neft ile ateşe verdi. Daha sonra zanaatkârlar hariç halk tamamen katledilerek şehir tahrip edildi. Gürgenç’i savunanlar arasında Şeyh Necmeddîn-i Kübrâ da bulunuyordu. Hârizm’in zaptından sonra Cengiz Han oğlu Cuci’ye, Hârizm ülkesinin bu bölümü de dahil olmak üzere ele geçirdiği Batı Sibirya’yı vererek onu bölgeye idareci olarak gönderdi. Kendisi de Celâleddin Hârizmşah üzerine yürüdü. Celâleddin, Gazne ve Sind bölgelerinde yapılan savaşlarda bozguna uğrayarak kaçtı. 1223 yazını bugünkü Taşkent’in bulunduğu yerde geçiren Cengiz Han, 1224 yılında bütün Hârizmşah ülkesini hâkimiyeti altına aldı ve Hârizmşahlar’a karşı gerçekleştirdiği seferini tamamlayarak Moğolistan’daki karargâhına döndü (1225). 1226’da tekrar Tangutlar ülkesine girerek Tangut Hükümdarı Şidurhu’yu ve bütün Tangut ileri gelenlerini öldürttü. Yurduna dönerken yolda hastalandı. Oğullarını çağırtarak onlara vasiyetini yaptı. Kendisinden sonra Ögedey’in kağan olmasını istedi. Yasa işlerini Çağatay’a havale etti. Ordularının idaresini ise küçük oğlu Tuluy’a verdi. Aynı yıl Tangut’un başşehrine bir sefer düzenledi. Ancak sefer sırasında tekrar hastalandı ve Ağustos 1227’de öldü. Cenazesi Moğolistan’ın kuzeydoğusundaki Burhan Haldun’a götürülüp orada defnedildi.Yazının devamı.

Hâlid b. Velîd (583-642) Hz. Peygamber’in seyfullah unvanı verdiği meşhur kumandan sahâbî.

Hâlid b. Velîd (583-642) Hz. Peygamber’in seyfullah unvanı verdiği meşhur kumandan sahâbî. Hicretten 35-39 yıl kadar önce (583-587) Mekke’de doğdu. Soyu yedinci göbekten dedesi Mürre’de Resûl-i Ekrem’in soyu ile birleşir. Babası Velîd b. Mugīre Kureyş kabilesi arasında seçkin bir kişiydi. Annesi Lübâbe es-Suğrâ Esmâ bint Hâris, Hz. Abbas’ın karısı Ümmü’l-Fazl Lübâbe el-Kübrâ bint Hâris ile Hz. Peygamber’in hanımlarından Meymûne bint Hâris’in baba bir kız kardeşidir. Hâlid’in mensup olduğu Kureyş kabilesinin Mahzûmoğulları kolu hilfü’l-ahlâf*a bağlı olmanın yanı sıra kubbe (savaş için para ve silâh toplanan çadır) ve “e‘inne” (süvari birliği) ile ilgili vazifeleri, ayrıca Kureyş’in süvari birliği kumandanlığını da üstlendiği için askerî gücü elinde bulunduruyor, aynı zamanda diğer Kureyş kabileleri gibi ticaretle meşgul oluyordu. Hâlid doğumundan sonra, Mekke’deki geleneğe uyularak temiz ve sağlıklı bir iklimde yetiştirilmek üzere çöldeki bir ailenin yanına verildi. Beş altı yaşına ulaşınca Mekke’ye ailesinin yanına döndü. Oğlunun yetişmesine büyük önem veren babası ona bütün Araplar’ın sahip olmak istedikleri kahramanlık, cesaret ve cömertlik gibi iyi hasletleri telkin etmeye, Mugīre soyundan gelen bir Mahzûmlu olduğunu ve bu soyla övünmesi gerektiğini zihnine yerleştirmeye başladı. Kabilesinin yürüttüğü e‘inne vazifesinin bir gereği olarak ata binmeyi, ok, yay, mızrak, kalkan ve kılıç kullanmayı, süvari birliklerini sevk ve idare etmeyi öğrendi. Spor yaparak güçlü bir fiziğe sahip oldu. Çocukluğunda akranı olan Hz. Ömer ile güreş tuttuğu, onu yendiği ve bacağının kırılmasına sebep olduğu rivayet edilir. Hâlid, bu yıllarda zaman zaman diğer Kureyşli zengin çocukları gibi ticaret kervanlarıyla Suriye, Irak, Medâin, Mısır ve Yemen’e gitti. Onun yetişme çağında okuma yazma öğrendiği ve müslüman olduktan sonra Hz. Peygamber’in kâtipleri arasında yer aldığı bilinmektedir. İslâm davetini Câhiliye devrinin âdet ve geleneklerini yıkan, kabile gurur ve asabiyetini ortadan kaldıran bir hareket olarak değerlendiren Hâlid b. Velîd İslâm dinine karşı düşmanlıkta, Hz. Muhammed’e ve ona inananlara karşı nefrette babası, diğer kabile mensupları ve Kureyş ileri gelenleri gibi düşünüyor ve hareket ediyordu. Bu düşmanlığın ve mücadelenin öncülüğünü yapan kabilesi, hicretten sonra müslümanlara karşı başlayan silâhlı mücadelede kubbe ve e‘inne vazifelerinin tabii sonucu olarak aktif görevler üstlendi. Hâlid’in, hicretten on dokuz ay sonra yapılan Bedir Gazvesi’ne (17 Ramazan 2 / 13 Mart 624) iştirak edip etmediği kesin olarak bilinmemektedir. İbn Sa‘d onun Bedir’e katıldığını rivayet eder (eṭ-Ṭabaḳāt, VII, 394). Bedir’de müslümanlara esir düşen kardeşi Velîd b. Velîd’i kurtarmak için savaştan sonra diğer kardeşi Hişâm ile Medine’ye giden Hâlid fidyesini ödeyerek kardeşinin serbest bırakılmasını sağladı ve birlikte Mekke’ye dönmek üzere yola çıktılar. Müslüman olmaya karar veren Velîd yolda kardeşlerini bırakıp Medine’ye kaçtı. Bu olaya çok sinirlenen Hâlid Medine’ye döndü ve Velîd’i zorla Mekke’ye götürerek hapsetti. Ancak Velîd hapisten kaçıp tekrar Medine’ye gitti. Hz. Peygamber Velîd’i, Kureyş’in elinde bulunan Ayyâş b. Ebû Rebîa ile Seleme b. Hişâm’ı kurtarıp Medine’ye kaçırmak üzere görevlendirdi. Velîd’in onları Mekke’den gizlice kaçırdığını öğrenen Hâlid peşlerine düştüyse de Mekke’ye eli boş olarak döndü. Hâlid b. Velîd, Uhud Gazvesi’nden (7 Şevval 3 / 23 Mart 625) başlayarak Kureyş ordusunda süvari birliğinin kumandanlığını yapmaya başladı. Müslümanların lehine sonuçlanmak üzere devam eden Uhud Gazvesi’nde, Resûl-i Ekrem’in kesin emrine rağmen bazı müslümanların Ayneyn tepesinden ayrıldığını görünce İslâm ordusuna arkadan hücum ederek savaşın neticesini değiştirdi. Hendek Gazvesi’nde de (5/627) Kureyş ordusunun süvari birliğinin başında bulunan Hâlid zaman zaman hendeği aşmaya çalıştı. Hz. Peygamber’in çadırı hizasındaki bölgeden şiddetli bir saldırıya girişti; ancak gece yarısına kadar devam eden bu saldırıdan bir sonuç alamadı. Hendek Gazvesi’nden sonra Mekke’ye dönen Kureyş ordusunun arkasını emniyete alma vazifesini Amr b. Âs ile birlikte yerine getirdi. Hicretin 6. yılında (628) umre yapmak niyetiyle Hudeybiye’ye gelen Resûl-i Ekrem’i ve müslümanları Mekke’ye sokmak istemeyen Kureyşliler, Usfân önünde bulunan Gamîm adlı tepeye yerleştirdikleri 200 kişilik bir süvari birliğine Hâlid b. Velîd’in kumanda etmesini kararlaştırdılar. Ashabı ile öğle namazı kılarken seyrettiği Hz. Peygamber’e ansızın hücum etmeyi düşünen Hâlid bunu bir başka namaz vaktinde gerçekleştireceğini askerlerine söyledi; ikindi namazında Resûlullah’ın korku namazı (salâtü’l-havf) kıldırdığını görünce de, “Bu adam korunmuştur” (Vâkıdî, II, 746) diyerek Hz. Peygamber’e karşı düşmanlığının ve küfürdeki ısrarının artık sona ermesi gerektiğini âdeta itiraf etti. Hâlid, Hudeybiye Antlaşması’ndan bir yıl sonra umretü’l-kazâ amacıyla Mekke’ye gelen Resûl-i Ekrem’le karşılaşmak istemediği için şehirden ayrıldı. Umretü’l-kazâ için Hz. Peygamber’le birlikte Mekke’ye gelen Velîd kardeşi Hâlid’i bulamayınca kendisine verilmek üzere bir mektup bıraktı. Bu mektupta, İslâmiyet’i kabul etmemesini ve bu dinden uzak durmasını hayretle karşıladığını belirttikten sonra Resûlullah’ın kendisini sorduğunu ve, “Hâlid gibi bir insanın İslâm’ı tanımaması ne tuhaf! Keşke o, gayret ve kahramanlıklarını müslümanların yanında müşriklere karşı gösterseydi; bu kendisi için çok daha hayırlı olurdu. Biz de onu başkalarına tercih ederdik” dediğini bildirdi (a.g.e., II, 745-749). Kardeşinin mektubunu okuyunca müslüman olmaya karar veren Hâlid b. Velîd, Osman b. Talha ve Amr b. Âs ile birlikte 1 Safer 8 (31 Mayıs 629) tarihinde Medine’ye gitti. Mescid-i Nebevî’de Hz. Peygamber’in huzurunda kelime-i şehâdet getirerek müslüman oldu. Bunun üzerine Resûlullah, “Seni doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun! Seni yalnızca hayra ulaştıracağını umduğum bir aklın olduğunu biliyorum” dedi. Hâlid, günahlarını bağışlaması için Allah’a dua etmesini kendisinden isteyince Hz. Peygamber, “İslâmiyet daha önceki günahları siler” cevabını verdi. Hâlid öyle de olsa dua etmesini isteyince Resûl-i Ekrem aynı cevabı tekrarladı. Bu cevaba rağmen, “Öyle de olsa yâ Resûlellah dua buyursanız” deyince Hz. Peygamber, “Allahım! Daha önce yaptıklarından dolayı Hâlid’i bağışla!” diye dua etti. Resûl-i Ekrem, ensarın ileri gelenlerinden Hârise b. Nu‘mân’ın kendisine bağışladığı Mescid-i Nebevî civarındaki evlerden birini Hâlid’e verdi. Evin darlığından şikâyet edince de, “Binayı yukarıya doğru yükselt; Allah’tan da genişlik iste” dedi.Yazının devamı.

Herakleios Bizans imparatoru (610-641).

Herakleios Bizans imparatoru (610-641). 575’te doğdu. Kartaca Valisi (eksarkhos) Herakleios’un oğludur; babasıyla aynı adı taşır. İmparator Phokas’ın (602-610) tedhiş rejimine karşı ayaklanan Herakleios, Mısır eyaleti de kendisine katılınca oğlu Herakleios’u Kuzey Afrika birliklerinden oluşan bir filonun başında İstanbul üzerine gönderdi. 3 Ekim 610’da İstanbul’a ulaşan Herakleios, patrik Sergios ve Yeşiller Partisi’nin desteğiyle halk tarafından sevinç gösterileriyle karşılandı ve kurtarıcı olarak selâmlandı. İki gün sonra da patriğin elinden imparatorluk tacını giyerek Bizans tahtına çıktı. Phokas idam edildi. Hipodrom’da bulunan heykeli yıkılıp hâtırası lânetlendi. Herakleios idareyi ele aldığı sırada devlet ekonomik açıdan çökmüştü; hazine bomboştu. Para olmadığı için ücretli asker toplamaya dayanan ordu sistemi de işlemiyordu. Batıda Slavlar ve Avarlar devletin Balkan eyaletlerine girmişler, her tarafı yağmalıyorlardı. Sâsânîler, Anadolu içlerine kadar uzanan akınlarla doğu eyaletlerine saldırıya geçmişti. Herakleios, ilk yıllarda Sâsânîler’in imparatorluk topraklarını istilâsını önleyemedi. 613’te İrmîniye ve Suriye’ye girerek Dımaşk’ı işgal eden Sâsânîler, ertesi yıl Kudüs’ü zaptederek burada günlerce katliam yaptılar ve Mukaddes Mezar Kilisesi’ni yakarak Îsâ’nın gerildiği kabul edilen kutsal haçı alıp Medâin’e (Ktesiphon) götürdüler. 615 yılında Anadolu’ya yeniden Sâsânî akınları başladı. Sâsânîler 619’da Mısır’ı da işgal ettiler. Bu arada Yunanistan ve Pelopones’e, hatta Adalar’a kadar uzayan Slav-Avar akınları sonunda Makedonya, Tesalya ve Trakya eyaletleri tamamen tahrip edildi. Birkaç büyük şehir dışında Balkanlar’daki Bizans hâkimiyeti çöktü. Bu gelişmeler üzerine Herakleios başşehri Kartaca’ya nakletmeyi düşündüyse de patrik Sergios ve İstanbul halkının karşı çıkması üzerine bundan vazgeçti. Askerî ve idarî düzende yaptığı köklü değişikliklerle devleti içine düştüğü bu zor durumdan kurtarmaya çalışan Herakleios, batıda Kartaca ve Ravenna eksarkhlıklarında tatbik edilen askerî idare sistemini doğuda uygulama alanına koydu. Anadolu’da elde kalan araziye “thema” adı verilen askerî gruplar yerleştirilerek bunların başında bulunan kumandanlara (strategos) bulundukları bölgelerin idaresi verildi. Böylece Anadolu’da Opsikion, Armeniakon, Anatolikon ve Kibyrraioton themaları teşekkül etti. Themalar idaresinin en belirgin özelliği bu bölgelere yerleştirilen askerlere toprak verilmesiydi. Bu topraklar askerî mükellefiyetler mukabilinde babadan oğula da kalabiliyordu. Bunun yanı sıra yerli köylü-halk da askerlik yükümlülüğü karşılığında askerî araziye sahip olabilmekteydi. Bu sistem kuvvetli bir yerli ordunun kurulmasına temel teşkil etti. Devlet, ücretli asker arama sıkıntısından kurtulduğu gibi bunlara ödemek zorunda kaldığı parayı da tasarruf etme imkânına kavuştu. Ayrıca bu sistem küçük arazi sahipliği müessesesinin kuvvetlenmesini sağladı. Herakleios’un yaptığı askerî reformlar sonraki yıllarda daha da gelişti ve Bizans imparatorluk gücünün temel direği oldu. Herakleios, saldırılarını İstanbul surları önüne kadar ilerleten Avar kağanı ile 619’da bir barış antlaşması yaptı. Böylece Bizans askerî birliklerinin Avrupa’dan Anadolu’ya geçirilmesi ve Sâsânîler’e karşı savaşa girilmesi mümkün oldu. Kilise bütün maddî imkânlarını imparatorun hizmetine verdi. 5 Nisan 622’de yapılan büyük dinî törenden sonra başşehirden ayrılan Herakleios, önce Anadolu toprakları ile İrmîniye bölgesini Sâsânî işgalinden kurtardı. Savaşlar büyük bir dinî heyecan içinde yapıldı. Savaşa giden askerler, yürüyüş sırasında ordunun önünde Îsâ’nın tasvirini taşıyorlardı. Bu sebeple İmparator Herakleios sonraki nesiller tarafından “ilk haçlı” olarak kabul edilmiştir. Avar kağanının tehditlerini yeniden arttırması üzerine İstanbul’a dönen Herakleios, ödenmekte olan haracın miktarını yükseltmek suretiyle onunla barışı sağladı ve böylece Sâsânîler’e karşı savaşa devam etme imkânını buldu (623). İrmîniye bölgesinden hücuma geçen imparator, Dvin ile birçok şehri zaptettikten sonra Sâsânîler’in kutsal şehri Gence’yi ele geçirdi. İran Hükümdarı II. Hüsrev Pervîz şehirden kaçtı. Bizanslılar, Kudüs’ün yağmalanmasına karşılık olarak buradaki kutsal Zerdüşt mâbedini tahrip ettiler. Herakleios, 624 yılında hıristiyan Kafkas kabileleriyle ordusunu takviye etmesine rağmen savaştan kesin bir sonuç alamadı. 626’da tekrar hücuma geçen Sâsânîler Anadolu’yu aşıp İstanbul’un karşısında Khalkedon’a (Kadıköy) kadar ilerlediler. Avar kağanı da büyük bir orduyla gelip şehri karadan ve denizden kuşattı. Başşehrin tehlikeye düştüğü bu sırada Herakleios doğu sınırında mücadele etmekteydi. İstanbul’un tecrübeli muhafız kuvvetleri bütün saldırıları bertaraf ederken patrik Sergios düzenlediği dinî törenlerle halkın moralini yüksek tutmaya çalıştı. 10 Ağustos’ta kazanılan deniz savaşından sonra karada da başarı elde edilince Avar ordusu geri çekildi. Avarlar’ın yenilgisi üzerine Sâsânî Kumandanı Şehrbârâz da birlikleriyle Suriye’ye döndü. Bu esnada Herakleios’un kardeşi Theodoros, Şâhin adlı bir kumandanın idaresindeki başka bir Sâsânî ordusunu bozguna uğrattı. Herakleios, 626-627’de ordusuyla Lazika’da bulunduğu sırada önceleri hıristiyan Kafkas kabileleriyle yaptığı gibi bu defa da Hazar Türkleri ile ittifak kurdu. Bu ittifakla gelen dostluk Bizans diplomasisinde etkili ve kalıcı oldu. Sâsânîler’in ana ordusunu 627 yılı sonunda Ninevâ’da (Ninova) kesin yenilgiye uğratan Herakleios Ocak 628’de II. Hüsrev’in sığındığı Destgird’e girdi. Kısa bir müddet sonra II. Hüsrev tahtından indirilip öldürüldü. Yerine geçen oğlu Şîrûye Herakleios ile barış yaptı. Sâsânîler, 591 yılında Bizanslılar’la yapılmış olan sınır antlaşmasına uyarak İrmîniye, Roma Mezopotamyası, Suriye, Filistin ve Mısır’ı Bizans’a iade etmeyi kabul ettiler. Bu zaferden sonra İstanbul’a dönen Herakleios patrik, din adamları, senato ve halk tarafından törenlerle karşılandı.Yazının devamı.

MÖ. 2566 Kheops (Keops) Mısır Kralı (Firavun)

4. Hanedanlığın 2. Firavunu Khufu ya da bilinen adıyla Keops doğum tarihi bilinmemekle beraber 23 ya da 46 yıl hüküm sürdüğü bilinen Eski Mısır hükümdarıdır. Bugüne kalan 4 inçlik bir heykeli dışında tasvir edilen bir eseri yoktur. Buna bağlı olarak elde edilen bilgilerden çıkarılan varsayımlarla ardından çoğu izinin silindiği ve soyguncuların kişisel eşyalarını çaldığı ortaya çıkmaktadır. Daha hükümdarlığının ilk yıllarında o güne kadar yapılmış en büyük piramidi yaptırmak istemiş ve bunun için Mısır’ın her yerindeki tüm insanları vergilerini ödeme amaçlarını gerçekleştirme şartı ile işçi olarak almıştır. Kendi piramidinin yapımı 20 yıl sürmüştür. Aşağı ve Yukarı Mısır’ı birleştiren ilk hanedanın hükümdarı olarak babası Sneferu’nun yolundan gitmiş ve genişleme politikası izlemiştir. Sina ve Nubia ‘da askeri birlikleri bulunduğu bilinmektedir. Babasının aksine zalim ve acımasız olduğu söylenen Khufu piramitinin bitişini görecek kadar yaşamıştır. Döneminde ölen annesinin mumyasının çalınması üzerine korkularından dolayı mimarlar piramitin yapımında büyük zorluklar yaşamış ve iki türlü defin odası fikri ilk defa burada ortaya çıkmıştır. MÖ 2566’da öldükten sonra granitten yapılan odasında bir lahte konulmuş ancak hırsızlar burayı da açmayı başarıp hem mumyasını hem de değerli eşyalarını çalmıştır. Bugüne kalan tek heykeli Abidos ‘da 1903’te bulunmuştur.

MÖ. 2566 Kheops (Keops) Mısır Kralı (Firavun)

4. Hanedanlığın 2. Firavunu Khufu ya da bilinen adıyla Keops doğum tarihi bilinmemekle beraber 23 ya da 46 yıl hüküm sürdüğü bilinen Eski Mısır hükümdarıdır. Bugüne kalan 4 inçlik bir heykeli dışında tasvir edilen bir eseri yoktur. Buna bağlı olarak elde edilen bilgilerden çıkarılan varsayımlarla ardından çoğu izinin silindiği ve soyguncuların kişisel eşyalarını çaldığı ortaya çıkmaktadır. Daha hükümdarlığının ilk yıllarında o güne kadar yapılmış en büyük piramidi yaptırmak istemiş ve bunun için Mısır’ın her yerindeki tüm insanları vergilerini ödeme amaçlarını gerçekleştirme şartı ile işçi olarak almıştır. Kendi piramidinin yapımı 20 yıl sürmüştür. Aşağı ve Yukarı Mısır’ı birleştiren ilk hanedanın hükümdarı olarak babası Sneferu’nun yolundan gitmiş ve genişleme politikası izlemiştir. Sina ve Nubia ‘da askeri birlikleri bulunduğu bilinmektedir. Babasının aksine zalim ve acımasız olduğu söylenen Khufu piramitinin bitişini görecek kadar yaşamıştır. Döneminde ölen annesinin mumyasının çalınması üzerine korkularından dolayı mimarlar piramitin yapımında büyük zorluklar yaşamış ve iki türlü defin odası fikri ilk defa burada ortaya çıkmıştır. MÖ 2566’da öldükten sonra granitten yapılan odasında bir lahte konulmuş ancak hırsızlar burayı da açmayı başarıp hem mumyasını hem de değerli eşyalarını çalmıştır. Bugüne kalan tek heykeli Abidos ‘da 1903’te bulunmuştur.

Menes, bilinen ilk Mısır kralı (MÖ. 3000)

Menes, bilinen ilk Mısır kralı, Aşağı ve Yukarı Mısır’ı birleştirip, Memphis’i başkent yapmıştır. Aşağı ve Yukarı Mısır’ın birleştiricisi olarak bilinen Menes’in, Mısır’ın ilk ölümlü firavunu olduğuna inanılıyor. Menes’in ataları muhtemelen Horus Ka veya Horus Scorpion II idi. Menes’in (aka Narmer) Eski Mısır tahtını Tanrı Horus’tan aldığına inanılıyor. Tarihi anlatımlara göre Menes, Mısır’ın insanlık tarihinin başladığı ilk hanedanın, ilk firavunuydu. İlgili olduğu inanılan tanrılar tarafından doğrudan ‘‘yerleştirildi’’. Yukarı ve aşağı Mısır’ın birleşmesiyle birlikte, bu tarihi başarı aynı zamanda firavunların ülkelerine yazı, sanat, tarım ve zanaat teknikleri getirdi. Açıkçası bu tür süreçler, bizim mitlerden öğrendiklerimizden çok daha yavaştı; Özellikle, siyasi birleşme, yerel toplulukların yerel yönetimine merkezi bir güç uygulamak için uzun mücadelelerin sonucunda olurdu. Son aşama, Yukarı ve Aşağı Mısır’ın birleşmesiydi; yani bu da vadiyle Nil deltasının birleşmesiydi. Yukarı Mısır firavunu olan Narmer efsanevi fani firavun Menes olarak tanımlanır. Narmer, Hierakonpolis’te bulunan Büyük Hierakonpolis Paleti veya Narmer Paleti olarak da bilinen meşhur “Narmer Paleti” nde düşmanlarını yenmesiyle resmedilir. Menes’in egemenliğinin başlangıç tarihi MÖ 3100 olarak biliniyor. Hem tarihsel metodu hem de radyokarbon tarihlendirmeyi kullanan diğer önemli tahminler onu MÖ 3273 – 2320 aralığına yerleştiriyor. Bu Palet, uzmanların şimdiye kadar bulunan en eski hiyeroglif olduğuna inandıkları yazıtları içeren ve Üst ve Alt Mısır’ın Narmer kralı adı altında birleşimini tasvir ediyor. Paletin bir tarafı Yukarı Mısır’ın Beyaz Tacını takan firavunu, diğer tarafında ise Aşağı Mısır’ın Kırmızı Taç takan firavununu gösteriyor. Uzmanlara göre, Narmer Paleti, bir Mısır hükümdarının bilinen en eski tasvirlerinden birini sunuyor. Narmer Paletine ek olarak, Naqada’da ortaya çıkarılan fildişi bir plak, hem “Aha” hem de “Men” (Menes) isimlerini taşımaktadır. Menes’in var olduğu kanıtlanmış olmasına rağmen, onun gerçek kimliği hala tartışma konusu. Ancak Eski Mısır bilimciler bir konuda hemfikirler: Narmer’i I. Hanedanlığın firavunu Menes olarak tanımlıyor ve onun Mısır’ı birleştiren ilk firavun olduğuna inanıyorlar. Bu sonuç sadece yukarıda belirtilen palete dayanmaktadır.

Narmer veya Menes?

Tarih bize ikisinin aynı kişi olabileceğini gösteriyor. M.Ö. 3. yüzyılda Mısırlı bir tarihçi olan Manetho’nun çalışmasına bakıldığında, Mısır’ın ilk ölümlü firavununu Menes olarak tanımladığı görülür. Dahası, M.Ö. 5. yüzyılda Yunan tarihçi Herodotus Men’leri Min olarak tanımladı ve 19. hanedanının (M.Ö. 13. yüzyıl) iki yerli kral listesinde onu Meni olarak adlandırdı. Ancak, modern bilim insanları, efsanevi Men’leri Akrep, Narmer ve Aha isimlerini taşıyan bir ya da daha fazla eski Mısır kralı ile kesin bir sonuç elde edemeden tanımlamışlardır. Torino Papirüsüne ve Herodotus Tarihine göre, Menes aynı zamanda Eski Krallık süresince Mısır’ın başkenti olan Memphis’in kurucusudur. Eski Mısırlı rahipler, Yunan yazarı Herodotus’a bilimsel bir disipline göre kendini tarihin kurucusu olarak gördüğünü ve şehri inşa etmek için, Menes’in Nil kanalını yönlendirmeyi ve bir baraj inşa etmeyi emrettiğini söylemişlerdir. Menes’in saltanatıyla ilgili en şaşırtıcı detaylardan biri ise, Menop’un Memphis ovasının boşaltılmasından ve Mısır’ın başkentini kurmasından sorumlu olduğunu iddia eden Herodotus tarafından yazılmıştır. Manetho’ya göre, Menes 62 yıl hüküm sürdü ve bir su aygırı tarafından öldürülmüştür. Menes’in, ibadetlerini tanıttıkları ve bunları eski Mısır’a kurban ettikleri düşünülmektedir. Pliny’nin çalışmasına bakıldığında ise, itibarı nedeniyle Menes’i, eski Mısır’a elektrik şebekesi getiricisi olarak görülür. Çeviri: Demet Geçgen Mısır Krallar Listesi  

Şeyh Haydar (1460-1488) Safevî Şeyhi, Şeyh Cüneyd’in oğlu

Şeyh Haydar, (d. 1459-60, Diyarbakır – ö. 9 Temmuz 1488, Tabersaran),

Safeviye Tarikatından Şeyh Cüneyd’in oğludur. Babası savaşta öldüğünde henüz doğmamış olan Haydar, babası ölünce annesi (Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın kızkardeşi) Akkoyunlu Devleti’ne gittiği için Akkoyunlu sarayında doğdu. Dokuz yaşına kadar burada büyüyen Haydar, dayısı Uzun Hasan’la birlikte tarikatın merkezi Erdebil’e geldi ve tarikatın başına geçti. Küçüklüğünde Türkçe’den başka Arapça ve Farsçayı da öğrenen Haydar, dönemin ünlü bilgini Ali Kuşçu’dan da dersler almıştır.

Tarihçe Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ı yenerek kendi otoritesini kuran Uzun Hasan ablasının oğlu olan Şeyh Haydar’ı 1469 yılında, dedelerinin şehri olan Erdebil’e tekrar yerleştirmiş. Safevi tarikatını tekrar burada kuzey Suriye, Anadolu’dan gelen müridleriye oluşturmuştu. 1471-1472 yılında Uzun Hasan ile Trabzon İmparatoru IV. İoannis’in kızı Despina Hatun’un kızı Alemşah Halime Begüm ile evlenmiştir. Bu evliliği sonunda Sultan Ali Safevi, İbrahim Mirza ve İsmail Safevi isminde 3 oğlu olmuştur. Babası Şeyh Cüneyd gibi tarikatı büyütmek istemiş ve Şirvanşahlar Devletine saldırmıştır. Başarılı sonuçlanan Derbent kuşatması sonunda Şirvan hükümdarı Ferruh Yasar (1462-1500) Gülüstan kalesine çekilerek 7 ay muhasarada kaldıktan sonra Şeyh Haydar’ın güçlenmesinden çekinen Akkoyunlu hükmüdarı Sultan Yakup 1488’de Ferruh Yaşar’a yardım gönderdi ve Tabersaran yakınlarında yapılan savaşta Şeyh Haydar öldürüldü.[7] Başı kesilerek Tebriz’e getirildi ve iki gün sokaklarda halka gösterildikten sonra köpeklere atıldı.[8] Bu olay sonunda Şeyh Haydar’ın Erdebil’deki türbesi Kızılbaşlar için bir hac mekanı haline gelmiştir. Oğlu Şah İsmail Hatai, Safevî Devleti’nin kurucusudur.

Şah İsmâil (1501-1524) Safevî Devleti’nin kurucusu ve ilk şahı.

ŞAH İSMÂİL (ö. 930/1524) Safevî Devleti’nin kurucusu ve ilk şahı (1501-1524). 25 Receb 892’de (17 Temmuz 1487) Erdebil’de doğdu. Babası Safevî tarikatının şeyhi Haydar, annesi Uzun Hasan’ın kızı Âlemşah Halime Begüm’dür. Ebü’l-Muzaffer Bahâdır el-Hüseynî unvanıyla anılır. İran’da Şiîliği resmî ideoloji haline getirerek yeni bir devlet kuran Şah İsmâil’in çocukluk yılları zorluklar içinde geçti. Henüz bir yaşında iken babası Şeyh Haydar, Şirvanşahlar’la giriştiği mücadelede Akkoyunlular tarafından öldürülünce kardeşleri İbrâhim, Ali ve annesiyle birlikte İstahr Kalesi’ne hapsedildi. Burada yaklaşık dört yıl gözetim altında tutuldu. Akkoyunlu Sultan Yâkub’un ölümünden sonra tahta geçen Rüstem Bey kardeşi Baysungur’a karşı Safevîler’in desteğine ihtiyaç duyduğundan İsmâil’i ve kardeşlerini Tebriz’e getirtti. Ancak Baysungur’un bertaraf edilmesinin ardından Safevî tarikatının başına geçen Sultan Ali’yi öldürttü (899/1494). Bunun üzerine Safevîler küçük yaştaki İsmâil’i kendilerine şeyh olarak kabul edip onu Erdebil’e kaçırdılar. Ancak Akkoyunlu takibi burada da devam edince önce Reşt’e, daha sonra Gîlân Valisi Kârkiyâ Mirza Ali’nin davetiyle Lâhîcân’a götürdüler. İsmâil, Lâhîcân’da bölgenin ileri gelenlerinden Kadı (Muallim Sadr) Şemseddin Lâhîcî’nin yanında Farsça, Arapça, Kur’an, tefsir ve İsnâaşeriyye Şîası usulünü, kızılbaş reislerden savaş tekniklerini öğrendi. Bu esnada Karacadağ, Tuman Mişkin ve Anadolu’da yaşayan kızılbaş Türkmenler grup grup gelerek İsmâil’i ziyaret ettiler. 1498’de Akkoyunlu Rüstem Bey’in ölümü İran’ı yeni bir kargaşaya sürükledi. Akkoyunlu ülkesi Murad Bey ile Elvend Bey arasında paylaşıldı. Azerbaycan ve Diyarbekir Elvend Bey’in, Irâk-ı Arab, Fars ve diğer yerler Murad Bey’in hâkimiyetine geçti. Ayrıca Bayındırlı Murad Bey Yezd’de, Muhammed Kere Eberkûh’ta, Hüseyin Kiyâ Çelâvî Simnân, Har ve Fîrûzkûh’ta, Pürnek Bârik Bey Bağdat’ta, Sultan Hüseyin Mirza Horasan’da ve Ebü’l-Feth Bey Kirman’da bağımsız hareket etmeye başladı. Bu durumdan istifade eden kızılbaş reisleri İsmâil’in ortaya çıkmasına karar verdiler. İsmâil on iki-on üç yaşlarında iken Gîlân’dan ayrılıp Erdebil’e gitti. Ailelerinin kalabalıklığı ya da mallarının çokluğu yüzünden bir yere gidememiş olan müridleriyle ilgilendi. Ancak kısa bir süre sonra Erdebil hâkimi Cekirli Ali Bey’in baskısıyla Erdebil’den ayrılmak zorunda kaldı. Buradan Karabağ’a gelen İsmâil, bu sırada Karakoyunlu Devleti’ni yeniden canlandırmayı düşünen Baranî Hüseyin Bey ile çatışmaya girmeden Erzincan’a yöneldi (905/1500). Amacı, Anadolu’daki müridlerini yanına toplayarak Orta Anadolu’da büyük bir ihtilâl çıkarmak olmalıdır. Bir müddet burada kaldı; şeyhlerinin şah olmak maksadıyla Anadolu’ya geldiğini haber alan kızılbaş Türkmenler onun etrafında toplandılar. Ustaclu Türkmenleri, İsmail’i Bingöl yaylalarına davet edip görkemli bir şekilde karşıladılar. Bu durum etraftaki Türkmenler tarafından duyulunca kalabalık kitleler halinde şahın hizmetine katılmalar başladı. Avşar, Çepni, Şamlu, Dulkadırlı, Tekeli, Rumlu, Kaçar, Varsak ve diğer aşiretlere mensup kızılbaş Türkmenler İsmâil’in askerî gücünü kısa sürede arttırdılar. Fakat II. Bayezid’in aldığı etkili tedbirler yüzünden Şah İsmâil ve taraftarları yönlerini o sıralarda siyasî durumu bozuk olan Akkoyunlu ülkesine yönelttiler. İsmâil 906 yılı başlarında (1500 yazı) Erzincan’dan ayrılıp Şirvanşahlar’ın üzerine yürüdü, Şirvanşah Ferruh Yesâr’ı öldürdü, Bakü ve Şamahı Safevîler’in eline geçti. 907 (1502) yılı baharında Akkoyunlu Elvend Bey’in ordusunu Nahcıvan yakınlarındaki Şerûr’da ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra Tebriz’e girerek tahta çıktı. Şehirde Akkoyunlu ailesine ve Sünnî kalmaya direnenlere yönelik büyük bir katliam yaptı. Şiîliği resmî mezhep ilân ederek on iki imam adına hutbe okutup para kestirdi. Ezanı değiştirdi. Hocası Şemseddin Lâhîcî’yi sadâret makamına getirdi. Bu esnada İran henüz bütünüyle Şiî değildi ve İsmâil’in ortaya çıkışı, İran’ın değişik bölgelerindeki Şiî hükümetleri tarafından desteklenmemişti. Şah İsmâil bir yandan onları iktidarı altına alırken diğer yandan hızlı bir Şiîleştirme politikasına girişti. Bu sırada yeniden toparlanmaya çalışan Elvend Bey’i Tebriz yakınlarında, Akkoyunlu Murad Bey’i de Hemedan yakınlarında Almakulağı savaşında mağlûp etti (908/1503). Böylece Irâk-ı Arab, Horasan ve Hûzistan hariç Akkoyunlu topraklarının büyük bölümünü ele geçirdi. 1504’te Fîrûzkûh bölgesinin hâkimi Hüseyin Kiyâ Çelâvî’yi bertaraf ettikten sonra Fîrûzkûh, Gülhandan ve Asta kalelerini zaptetti. Ardından Mâzenderân, Lâhîcân ve Cürcân hâkimleri şaha gelip itaatlerini bildirdiler. Öte yandan Yezd’de ortaya çıkan ayaklanma da kısa sürede bastırılıp Lala Hüseyin Bey, Yezd hâkimliğine tayin edildi. Şah İsmâil, 1504-1505 kışını İsfahan’da geçirdiği esnada II. Bayezid’in elçileri gelerek onu zaferlerinden dolayı tebrik ettiler. 913 (1507) yılında Şah İsmâil, hâkimiyetini Diyarbekir’e doğru genişletmeye çalışan Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey’e karşı yürüdü. Erzincan tarafından hareket edip Osmanlı topraklarına girdi ve Kayseri üzerinden Maraş ve Elbistan’a ulaştı. Alâüddevle Bey savaşa yanaşmayınca Maraş ve Elbistan’ı tahrip ederek Tebriz’e döndü. 914’te (1508) Irâk-ı Arab’a yürüdü. Bağdat hâkimi Pürnek Bârik Bey kızıl başlık giyerek şaha itaatini bildirdiyse de iltifat görmeyeceğini anlayınca şehri terketti. Bağdat savaşsız zaptedildikten sonra şehirdeki Türkmenler’in büyük bölümü kılıçtan geçirildi. Ardından Kerbelâ, Necef ve Sâmerrâ’ya giden Şah İsmâil on iki imama ait türbeleri tamir ettirdi. Luristan ve Hürremâbâd üzerine sefere çıkıp gulât-ı Şîa’dan sayılan Müşa‘şa‘lar’ı bertaraf etti ve Havîza, Dizfûl, Luristan’ı aldı. Tebriz’e döndükten hemen sonra Şeyh Şah’ın ayaklanmasını bastırıp Şirvan ve çevresine yeniden hâkim oldu. İran’ın içine düştüğü karışıklıktan istifade eden Özbek Hanı Şeybânî (Şeybak) Han hâkimiyetini Meşhed ve Horasan’a kadar genişletmiş, Kirman’a akınlar düzenlemeye başlamıştı. Şah İsmâil, Şeybânî Han’a elçiler göndererek saldırılardan vazgeçmesini ve İran’a ait toprakları boşaltmasını istedi. Buna karşılık Şeybânî Han, kızılbaşları tahkir edip hacca gitmek niyetinde olduğunu ve bütün İran topraklarını geçmek istediğini bildiren mektuplar gönderdi. Böylece İran’ı ele geçirmek amacında olduğunu açıkça ortaya koydu. Bunun üzerine Şah İsmâil, Şeybânî Han’ın üzerine yürüdü. Damgan, Gürgân (Esterâbâd) ve Meşhed’i kolaylıkla zaptetti. 916 (1510) yılında yapılan savaşta Şeybânî Han ağır bir yenilgiye uğratılıp savaş meydanında öldürüldü. Merv de Safevîler’in kontrolü altına girdi. Şeybânî Han’dan sonra Özbekler’in başına geçen Ubeydullah Han 1512’de Horasan’a girerek Herat’a kadar olan yerleri ele geçirdiyse de çok geçmeden Şah İsmâil, Horasan’a ordu sevkedip Herat, Belh ve Meşhed’i geri aldı. Dönüşte Safevîler’e karşı isyan halinde olan Nesâ ve Ebîverd itaat altına alındı (919/1513). İran’da meydana gelen ihtilâller esnasında Osmanlı Devleti’nin sessiz kalması Şah İsmâil’in daha rahat hareket etmesine imkân sağlamıştı. Bununla birlikte Osmanlılar’ın, Anadolu’da bulunan kızılbaş Türkmenler’in Şah İsmâil’in hizmetine girmek için İran’a göç etmelerini engellemeye çalışması ve elebaşılarını yakalayarak cezalandırması Şah İsmâil’i rahatsız etmekteydi. Bu sebeple kendisine düşmanlık besleyen hükümdarların âkıbeti hususunda bir uyarı ve meydan okuma işareti olarak Şeybânî Han’ın kesik başını II. Bayezid’e gönderdi. Osmanlı sultanı, devlet adamlarının bu harekete sert cevap verilmesi yolundaki ısrarlı taleplerine rağmen herhangi bir karşılık vermedi. Öte yandan 1511’de Güney Anadolu’daki Tekeli Türkmenleri ayaklanarak İran’a yöneldiler. Osmanlı ordusu ayaklanmayı bastıramadı. Sivas yakınlarında yapılan savaşta Şahkulu Baba Tekeli’nin öldürülmesine rağmen Tekeliler, Erzincan yakınlarında ticaret kervanını yağmaladıktan sonra İran’a ulaşmayı başardılar. Şah İsmâil, Tekeliler’in ileri gelenlerini ticaret kervanlarına saldırdıkları gerekçesiyle idam ettirip aşiret mensuplarını diğer kızılbaş reisleri arasında paylaştırdı. Şah İsmâil’in, askerî gücünü oluşturan Türkmenler’in ağırlık merkezinin Anadolu olması dolayısıyla Osmanlı topraklarına ilgisi devam ediyordu. 1512’de Rumlu Nûr-Ali Halife, kızılbaş Türkmenler’i toparlayıp Safevî ordusuna katılmalarını sağlamak amacıyla Anadolu’ya gönderildi. Nûr-Ali, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan topladığı kızılbaş Türkmenler ile Tokat yakınlarında Osmanlı ordusunu hezimete uğrattı. Tokat’ı kısa bir süre elinde tutarak Şah İsmâil adına sikke kestirdi. Bu olaylar sırasında II. Bayezid’in torunu ve Şehzade Ahmed’in oğlu Murad kızılbaş tacı giyerek Şah İsmâil taraftarları arasında yer aldı. II. Bayezid’in yerine geçen oğlu Yavuz Sultan Selim, hem devlete sarsılmış olan itibarını yeniden kazandırmak hem de Safevîler’in Anadolu ile olan ilişkilerini kesmek amacıyla savaş hazırlıklarına girişti. Diyarbekir hâkimi olan Ustaclu (Ustacalu) Muhammed Han, Dulkadır ve Memlük askerlerine karşı kazandığı küçük çaplı başarıların etkisiyle Yavuz Sultan Selim’e hakaret dolu bir mektup gönderdi. Ancak iki tarafı savaşa zorlayan asıl sebep, Akkoyunlular’ın Osmanlı Devleti ile sınır durumundaki batı topraklarının kısa bir süre de olsa sahipsiz kalması idi. Şah İsmâil, Akkoyunlu hânedanına son vermesine rağmen İran topraklarında henüz tam hâkimiyet kuramamış, Osmanlı Devleti’nin doğu sınırları güvensizliğe sürüklenmişti. Bu gelişmeler iki taraf arasındaki dinî rekabete bir de siyasal ve stratejik boyut kazandırdı.Kaynak yazının devamı.