Târık b. Ziyâd (ö.720) Endülüs’ü fetheden kumandan.

Târık b. Ziyâd b. Abdillâh (Amr) en-Nefzâvî el-Leysî (ö. 102/720)
Yaklaşık 50 (670) yılında doğdu. Berberî asıllı Nefzâve veya Zenâte kabilesine mensuptur; Mağrib fetihleri sırasında esir alındığı belirtilir. Hemedan (İran) kökenli olup Kuzey Afrika’ya göç etmiş bir kabileden geldiği veya Arap asıllı olduğuna dair görüşler de vardır. Leys veya Sadîf kabilesine nisbet edilmesi onun bu kabilelerin âzatlısı diye kabul edilmesindendir. Târık kabiliyetiyle Emevîler’in Kuzey Afrika valisi Mûsâ b. Nusayr’ın dikkatini çekti. Müslüman olduktan bir süre sonra Mûsâ b. Nusayr tarafından âzat edildi ve Kuzey Afrika’da gerçekleştirilen fetihlerde öncü birliklerin kumandanı sıfatıyla önemli hizmetlerde bulundu. Mûsâ b. Nusayr’ın Tanca’yı (Tangier) fetheden ordularından birinin kumandanı olarak görev aldı. Kont Julianos’un idaresindeki Sebte (Ceuta) şehrinin kuşatılmasında Mûsâ b. Nusayr’ın maiyetindeydi. 89’da (708) ele geçirilen Tanca şehrine Mûsâ b. Nusayr tarafından vali tayin edildi ve Endülüs’e gönderilinceye kadar bu görevde kaldı. Sebte Kontu Julianos çeşitli sebeplerle Vizigot Kralı Rodrigo’ya kızgın olduğundan Mûsâ b. Nusayr’a başvurarak onu İspanya’nın fethi için teşvik etti. 91 (710) yılında Mûsâ b. Nusayr tarafından Güney İspanya’ya gönderilen Tarîf b. Mâlik kumandasındaki 500 kişilik birliğin keşif seferinde başarı göstermesi ve bol miktarda ganimetle geri dönmesi Endülüs’ün fethi konusunda müslümanları cesaretlendirdi. Bunun üzerine Mûsâ b. Nusayr, Târık b. Ziyâd’ı Endülüs’e gidecek birliklerin kumandanlığına tayin etti. 7000 kişiden oluşan ordunun büyük çoğunluğu Berberîler’den meydana geliyordu. Sebte’den gemilerle İspanya’nın en güneyindeki Calpe bölgesine ulaşan Târık fetihten sonra kendi adıyla anılacak olan Cebelitârık’ta (Gibraltar) karargâh kurdu (5 Receb 92/28 Nisan 711). Târık b. Ziyâd’ın mücahidlerin geriye dönmesini önleyip onları cihada teşvik etmek amacıyla gemileri yaktırması hadisesi ihtilâflıdır. Bunun meydana geldiğini kabul edenler olduğu gibi uydurma olduğunu ileri sürenler de vardır. Gemilerin tamamının değil sembolik olarak birkaç tanesinin yakıldığı da söylenmiştir. Târık ilk deneme seferinden sonra kuzeye doğru yöneldi, çünkü onun hedefi Kurtuba (Cordoba) şehri idi. O sırada Vizigot Kralı Rodrigo, Kuzey İspanya’daki bazı şehirlere saldıran Franklar’la mücadele ediyordu. Kurtuba ile Rodrigo’nun bulunduğu Arbûne (Narbonne) şehirleri arasında 1000 mil kadar mesafe olduğundan Târık ilk anda önemli bir direnişle karşılaşmadı ve kuzeye doğru ilerledi. Birkaç defa önüne çıkan Rodrigo’nun yeğeni Bencio’yu mağlûp etti. Bunun üzerine Rodrigo büyük bir ordu topladı. Bu ordunun asker sayısı hakkında tarihçiler 40.000 ile 100.000 arasında çeşitli rakamlar vermektedir. Târık, Mûsâ b. Nusayr’a mektup yazarak yardım istedi. Mûsâ da 5000 kişilik yardım birliği gönderdi. İki ordu Şezûne (Sedona) şehri yakınlarındaki Lekke vadisinde (Rio Guadalete) karşı karşıya geldi. Târık burada orduya karşı bir konuşma yaptı (İbn Kuteybe, s. 237-238; Makkarî, I, 240-242). İki ordu arasında sekiz gün devam eden savaş sonunda Vizigot ordusu ağır bir yenilgiye uğradı (5 Şevval 92/26 Temmuz 711). Vizigot Kralı Rodrigo’nun âkıbetiyle ilgili olarak onun öldürüldüğü, ortadan kaybolup izini kaybettirdiği, nehirde boğulduğu vb. farklı nakiller mevcuttur. Savaştan sonra Mûsâ b. Nusayr, Târık’a yolladığı mektupta kendi emri olmadan İspanya iç bölgelerine girmekle İslâm ordusunu tehlikeye attığını ve kendisi gelinceye kadar bulunduğu yerden ileriye gitmemesini emretti. Ancak Târık, Mûsâ’nın emrini dinlemedi ve Kont Julianos’un tavsiyesine uyarak ordusunu farklı şehirlere göndermek için birliklere ayırdı. Târık’ın görevlendirdiği kumandanlar kısa sürede Malaga (Mâleka), Elvira (İlbîre) ve Cordoba’yı ele geçirirken kendisi Ecija (İsticce) şehrini fethettikten sonra Vizigotlar’ın başşehri Toledo (Tuleytula) üzerine yürüdü ve önemli bir mukavemetle karşılaşmadan şehri zaptetti. Ardından, dağlık bir bölgenin arkasında yer alan ve Hz. Süleyman’a nisbet edilen ve 360 ayaklı olduğu söylenen bir masayı burada ele geçirmesi sebebiyle Medînetülmâide diye adlandırılan şehre yöneldi. Târık daha sonra Emaye (Amaya) şehrini alıp önemli miktarda ganimet elde etti ve 93 (712) yılında Tuleytula’ya döndü. Târık b. Ziyâd’ın Endülüs’te Mûsâ b. Nusayr’ın gelmesinden önce gerçekleştirdiği fetihler sırasında izlediği güzergâh şu şekilde tesbit edilmiştir: Cebelitârık, Cezîretülhadrâ, Barbat (Lekke) vadisi, Şezûne, Mevrûr, Karmûne (Carmona), İşbîliye (Sevilla), İsticce, Kurtuba, Mâleka, Gırnata (Granada), İlbîre, Tüdmir (Teodomiro), Cebbân, Tuleytula ve Medînetülmâide. Burada adı geçen bazı şehirler bir yıl sonra Endülüs’e gelecek olan Mûsâ b. Nusayr tarafından zaptedildi. 93 (712) yılında Mûsâ b. Nusayr 18.000 kişilik bir orduyla Endülüs’e geçerek Sevilla, Carmona, Niebla (Leble), Mérida (Mâride) şehirlerini fethetti ve Târık b. Ziyâd’la Toledo’da buluştu. Bu buluşma sırasında Mûsâ’nın kendi emrini dinlemeyip başına buyruk hareket ettiği için Târık’ı azarladığı belirtilmektedir. Buna karşılık Târık’ın Mûsâ’ya karşı saygılı davrandığı ve onun gönlünü almak istediği nakledilir. Mûsâ b. Nusayr, Târık’tan ele geçirdiği ganimetleri ve Hz. Süleyman’a ait olduğu söylenen masayı istedi; Târık masa ile birlikte bütün ganimetleri Mûsâ’ya teslim etti. Mûsâ b. Nusayr’ın Târık’a olan öfkesi fazla sürmedi ve iki kumandan fetih faaliyetini İspanya’nın kuzeyine doğru iki koldan sürdürdü. Ertesi yıl Leon (Liyûn), Galicia (Cillîkıye) bölgeleriyle Lerida (Lâride), Barselona (Berşelûne), Saragossa (Sarakusta) şehirleri alındı. Böylece müslümanlar İslâm tarihinde ilk defa Fransa topraklarına kadar ulaştı.Kaynak yazının devamı.

Ekber Şah (1556-1605) Bâbürlü hükümdarı

EKBER ŞAH Pâdişâh-ı Gāzî Ebü’l-Feth Celâlüddîn Muhammed Ekber Şâh (ö. 1014/1605)
4 Receb 949’da (14 Ekim 1542) Sind’deki Ömerkût Kalesi’nde doğdu. Babası Hümâyun, annesi İran asıllı Hamîde Bânû’dur. Çocukluğu, Hümâyun’un Sûrî hânedanının kurucusu Şîr Şah karşısında mağlûp olup İran’a sığındığı döneme rastladığı için babasından uzakta geçti. Ekber’in yetişmesinde, Hümâyun’un değerli kumandanlarından atalığı Bayram Han’ın rolü büyüktür. Kazvinli bir seyyid ailesinden gelen Mîr Abdüllatif’ten ders almasına ve çok zeki olmasına rağmen okuma yazmaya hiç ilgi duymadı; daha çok güzel sanatlara, savaşçılığa ve liderliğe meraklıydı. Ancak âlim, edip ve mutasavvıfların katıldığı sohbet meclislerinde akıllı ve güçlü bir şahsiyet olarak temayüz etti. Hümâyun 1555’te, kaybettiği toprakları yeniden almaya çalışırken Şehzade Ekber de emrindeki kuvvetlerle babasına yardım ediyordu. Aynı yıl Hümâyun, ele geçirdiği Sirhind Kalesi’ni geri almak için hücuma geçen İskender Sûrî’ye karşı oğlunu göndermiş ve onun emrinde ordu büyük bir zafer kazanmıştı. Afgan nüfuzunun Pencap ve Agra’da kırılmasından sonra Hümâyun, Bayram Han’ın atabegliğinde Ekber’i Pencap valiliğine tayin etti. Ekber burada büyük bir maharetle gönlünü kazandığı halkı yeniden Bâbürlüler’e bağlamıştır. Babası öldüğünde Ekber henüz on dört yaşındaydı. O sırada Delhi’de bulunan Osmanlı denizcisi Seydi Ali Reis’in tavsiyesiyle Hümâyun’un ölümü bir süre gizlendi ve savaşta olan Ekber yirmi gün sonra Delhi’ye gelerek 3 Rebîülâhir 963 (15 Şubat 1556) tarihinde Celâleddin Ekber Şah adıyla tahta çıktı. Hâkimiyet alanı Kâbil, Pencap, Delhi ile Agra’dan ibaretti ve bir yandan İskender Sûrî, bir yandan da bazı Afgan reisleriyle Hindu kumandanı Hemû onun için büyük bir tehlike oluşturuyordu. Nitekim Ekber Şah’ın hükümdarlığının ilk yılında Hemû Delhi’yi zaptetti; ancak 2 Muharrem 964’te (5 Kasım 1556) cereyan eden Pânîpet Meydan Savaşı’nda Bayram Han tarafından bozguna uğratıldığı için şehri geri vermek zorunda kaldı. Ertesi yıl Bâre Seyyidleri de Bâbürlüler’in hizmetine girdi. Ekber Şah 1560 Ekiminde Bayram Han’ı görevlerinden azlederek hacca gönderdi ve Bayram Han Patan’dan (Gucerât) geçerken Afganlar tarafından öldürüldü. Câypûr Racası Bhar Mel 1562’de Ekber Şah’a itaat arzederek kızını ona verdi. Böylece Racpût tesiri Bâbürlü sarayında nüfuz kazandı. Bu evlilik, Racpûtlar başta olmak üzere gayri müslimlerin Bâbürlü Devleti’nde görev almalarına ve sarayda Orta Asya menşelilerden çok Hindular’ın istihdam edilmesine yol açtı. Ekber Şah ancak 1564’ten itibaren haremin politik baskılarından kurtulmayı ve otoriteyi kendi elinde toplamayı başarabildi.Kaynak yazının devamı.

Velîd I (705-715) Emevî halifesi .

52 (672) yılında Medine’de doğdu. Annesi Abs kabilesinden Vellâde bint Abbas’tır. Kardeşleri Süleyman ve Mesleme ile birlikte özel hocaların gözetiminde yetişti. Oğullarının eğitimiyle bizzat ilgilenip bazan onları imtihan eden Abdülmelik hocalardan oğullarına Kur’an okumayı, bir idareci için önemli olan güzel konuşmayı ve şiiri öğretmelerini, ayrıca güzel ahlâk kazandırmalarını isterdi. Abdülmelik’in Velîd’e Arapça hocaları tuttuğu halde Velîd’in bu konuda başarılı olamadığı ve halifeliği döneminde de konuşurken önemli dil hataları yaptığı kaydedilmektedir. Velîd’in bilinen ilk görevi 77 (696) yılındaki Bizans seferine kumandan tayin edilmesidir. Bir yıl sonra hac emirliği yaptı. Abdülmelik, babasının kendisinden sonra veliaht olarak belirlediği kardeşi Abdülazîz’in vefatının ardından büyük oğlu Velîd’i birinci, diğer oğlu Süleyman’ı ikinci veliaht tayin etmişti (85/704). I. Velîd babasının vefatı üzerine hilâfet makamına geçti (Şevval 86 / Ekim 705). Her yönüyle kuvvetli bir ülke devralan Velîd, başta Irak umumi valisi Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî olmak üzere bu başarıda payı bulunan valileri görevlerinde bıraktı ve onların tecrübelerinden faydalandı. Onun daha sonra devlet görevlerinde Kaysîler’i tercih ettiği belirtilmektedir. Velîd, Hulefâ-yi Râşidîn döneminde gerçekleşen ilk büyük fetihlerden altmış yıl sonra İslâm tarihinin ikinci büyük fetih harekâtını başlattı. Mâverâünnehir fâtihi Kuteybe b. Müslim, Sind ve civarının fâtihi Muhammed b. Kāsım es-Sekafî, Anadolu ve Kafkasya seferlerinin meşhur kumandanı Mesleme b. Abdülmelik, İspanya fâtihleri Târık b. Ziyâd ile Mûsâ b. Nusayr önemli fetihler gerçekleştirdiler. Horasan Valisi Kuteybe b. Müslim 90 (708-709) yılında Ceyhun nehrini geçerek Sagāniyân, Tohâristan, Beykent ve ardından Mâverâünnehir fetihleri için büyük önem taşıyan Buhara’yı ele geçirdi. 92’de (710-11) Sicistan Türk Hükümdarı Rutbîl’in barış isteğini kabul ederek bölgeyi hâkimiyeti altına aldı. Ertesi yıl Hârizm melikini (Afrigoğulları) vergiye bağladı. Mâverâünnehir’in en müstahkem şehri olan, Hindistan, İran ve Türk ülkelerinden gelen ticaret yollarının kesiştiği noktada bulunan Semerkant’ı fethetti (93/711-12). Bir yıl sonra Şâş ve Fergana fetihlerini gerçekleştirdi. 95’te (714) gerçekleştirdiği seferde Haccâc’ın ölüm haberini alınca Merv’e döndü. Ancak Horasan’ı Irak valiliğinden ayırıp müstakil hale getiren ve Kuteybe’yi oraya vali tayin eden I. Velîd’in emriyle fetihlerine devam etti. 96 (715) yılında çıktığı son seferinde Çin sınırlarına en yakın şehir olan Kâşgar üzerine yürüdü. Bu sırada Halife Velîd’in öldüğünü ve yerine kendisine kin besleyen Süleyman’ın geçtiğini haber aldı. I. Velîd döneminde doğu cephesinde ikinci fetih hareketi Sind bölgesinde gerçekleştirildi. Haccâc tarafından 89 (708) yılında Sind valiliğine tayin edilen Muhammed b. Kāsım, Deybül üzerine gidip şehri ele geçirdi (93/712). Ardından Nîrûn, Sivîstan (Sedûsân), Brahmanâbâd ve Mültan fethedilerek Sind topraklarının tamamı hâkimiyet altına alındı. Böylece 92-96 (711-715) yıllarındaki fetihlerle bugünkü Belûcistan’dan Hindistan’da Kathiavar’a kadar bütün İndus vadisi İslâm egemenliğine girmiş oldu.Yazının devamı.

Yezîd II (720-724) Emevî halifesi .

1 (690-91) veya 72 (691-92) yılında Dımaşk’ta doğdu. Babası Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân, annesi I. Yezîd b. Muâviye’nin kızı Âtike’dir. Benî Ümeyye’nin Mervânî koluna mensup bir baba ile Süfyânî kolundan bir annenin oğlu olmakla övünen Yezîd annesine nisbetle Yezîd b. Âtike diye de isimlendirilir. Onun yetişmesiyle daha çok annesinin ilgilendiği, annesinin Emevî ailesinin iki kanadının kanını taşıyan Yezîd’i diğer kardeşlerinden daha üstün gördüğü söylenir. Abdülmelik’in boşamış olduğu Âtike bütün ilgisini oğluna yöneltti. Abdülmelik de diğer çocukları gibi onun eğitimine önem verdi; onlar için âlimler görevlendirdi. Yezîd Medine’ye gidiyor, orada kaldığı süre içinde fakih ve muhaddislerin derslerine katılıyordu. Dımaşk’ta babasının sarayında Zührî’yi dinleyerek hadis alanında yetişti, hadis rivayetiyle meşhur oldu. Diğer taraftan onun gençliğinden beri eğlenceye ve şiire düşkünlüğüne dair rivayetler de vardır. Süleyman b. Abdülmelik, Ömer b. Abdülazîz’i birinci, kardeşi Yezîd’i ikinci veliaht tayin etmişti. Yezîd, Ömer b. Abdülazîz’in ölümünün ardından 21 Receb 101 (6 Şubat 720) tarihinde hilâfet makamına geçti. Halifeliğinin ilk günlerinde Ömer b. Abdülazîz’i örnek aldığını söylüyor ve onun gibi davranmaya çalışıyordu. Yezîd önceki valileri değiştirmedi ve bu sebeple halk tarafından sevildi. Ancak bu durum uzun sürmedi; esaslarını babasının belirlediği, kardeşleri I. Velîd ile Süleyman’ın takip ettiği idarî, askerî ve malî politikaları uygulamaya başladı. Ömer b. Abdülazîz’in kaldırdığı vergileri tekrar yürürlüğe koydu. Bilhassa Yezîd b. Mühelleb isyanının ardından Kaysîler’e meyletti ve görevden aldığı valilerin yerine Kaysî valiler tayin etti. Yemenî kabilelere karşı açık cephe aldı. Bununla birlikte Suriye bölgesindeki Yemenliler’e karşı iyi davrandığı, onlardan bazılarını valilik, kadılık gibi görevlere getirdiği bilinmektedir. Yezîd daha sonra kendini oyun ve eğlenceye verip devlet işleriyle fazla ilgilenmedi. II. Yezîd döneminde başta Yezîd b. Mühelleb isyanı olmak üzere önemli isyanlar meydana geldi. Vâsıt’ı ele geçirdikten sonra Kûfe üzerine yürüyen Yezîd b. Mühelleb, halifenin kardeşi Mesleme karşısında Akr mevkiinde ağır bir yenilgiye uğradı ve öldürüldü (14 Safer 102 / 24 Ağustos 720). Kardeşleri ve yakınları da ağır cezalara çarptırıldı, bütün mallarına el konuldu. Yezîd b. Mühelleb isyanı Emevîler’i sarsan en önemli isyanlardan biridir. Emevîler’e karşı Yemenliler’i saflarına katılmaya çağıran Abbâsî ihtilâlinin gelişmesinde bu isyanın büyük rolü vardır (Yûsuf el-Iş, s. 281). Öte yandan mevâlîye karşı Ömer b. Abdülazîz öncesi uygulamalara dönülmesi Kuzey Afrika valisinin öldürülmesine zemin hazırladı. Berberî mevâlî, II. Yezîd tarafından gönderilen İfrîkıye Valisi Yezîd b. Ebû Müslim’i, kendilerini köylerine geri göndermek ve yeniden cizye almak istemesi yahut Mûsa b. Nusayr’ın oğlu Abdullah ve mevâlisine kötü muamelesi yüzünden katlettiler. Onun yerine eski vali Muhammed b. Yezîd el-Ensârî’yi getirdiler ve halifeye temsilci göndererek kendisine itaatten ayrılmadıklarını söylediler. II. Yezîd, Muhammed b. Yezîd’in valiliğini onaylamakla birlikte ardından onun yerine Mısır Valisi Bişr b. Safvân el-Kelbî’yi tayin etti.Yazının devamı.

Süleyman b. Abdulmelik (715-717) Emevî halifesi.

55-60 (675-680) yılları arasında Medine’de doğdu. Babası Abdülmelik b. Mervân, annesi Gatafân kabilesinden Vellâde bint Abbas b. Caz’dır. Çocukluğunun ilk yıllarını bâdiyede dayılarının yanında geçirdi (Belâzürî, Ensâb, VIII, 99). Daha sonra Dımaşk’ta kardeşleri Velîd ve Mesleme ile birlikte özel hocaların gözetiminde yetişti. Oğullarının eğitim durumunu bizzat takip ederek bazan onları imtihan eden Abdülmelik hocalardan onlara Kur’an okumayı, bir idareci için önemli olan güzel konuşmayı ve şiiri öğretmelerini, ayrıca güzel ahlâk konusunda bilgilendirmelerini isterdi. 81 (701) yılında hac emirliği görevini yürüten Süleyman 85’te (704) babası Abdülmelik tarafından ağabeyi Velîd’in ardından ikinci veliaht tayin edildi. Velîd’in halifeliğinde Cündifilistin valisi oldu. Bu sırada Kudüs’e yaklaşık 45 km. uzaklıkta Remle şehrini kurdurdu ve orayı yönetim merkezi yaptı. Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî tarafından Horasan valiliğinden azledildikten sonra tutuklanan Yezîd b. Mühelleb 90 (709) yılında hapisten kaçıp Remle’ye geldi ve Süleyman’a sığındı. Haccâc’ın göstereceği şiddetli tepkiye rağmen Yezîd’in teklifini kabul eden Süleyman halifeye mektup yazarak Yezîd’in affedilmesini istedi. Velîd, Yezîd’in kendisine gönderilmesinde ısrar edince onun affedilmesini sağlayabilmek için oğlunu da birlikte gönderdi, ayrıca Yezîd’in hazineye ödemesi gereken parayı ödemeyi üzerine aldı. Neticede Süleyman’ın mektubu ve yeğeninin ısrarları ile Velîd, Yezîd b. Mühelleb’i affetti. Serbest bırakılınca Remle’ye dönen Yezîd, Süleyman’ı Haccâc’a karşı tahrik etmeye devam etti. I. Velîd, halifeliğinin son yıllarında oğlu Abdülaziz’i veliaht yapmak için Süleyman’dan veliahtlık hakkından feragat etmesini istedi. Süleyman buna yanaşmayınca vali ve kumandanlarının yardımına başvurdu. Bu konuda Haccâc ve Horasan Valisi Kuteybe b. Müslim onun yanında yer alırken Ömer b. Abdülazîz, Süleyman’ı destekledi ve bu teklife karşı kesin bir tavır aldı. Neticede durum iki kardeş arasında derin bir husumete yol açtı. Hatta Velîd’in, yanına çağırdığı Süleyman emrine uymayınca onu yola getirmek maksadıyla sefer hazırlığına başladığı, ancak bu sırada hastalanıp vefat ettiği bildirilmektedir (Taberî, VI, 499). Bu teşebbüs, Süleyman’ın Haccâc’a ve onun adamı Kuteybe’ye duyduğu öfkeyi körükledi, halifelik kendisine geçtiğinde bunun hesabını sormaya karar verdi. Karşı taraf da bunu biliyordu. Nitekim Haccâc’ın onun intikamının korkusuyla Velîd’den önce ölüp Süleyman’ın halifeliği dönemine kalmamak için dua ettiği söylenir.Yazının devamı.

Yezîd III (Nisan 744–Ekim 744) Emevî halifesi .

90 (709) veya 96 (714-15) yılında Dımaşk’ta doğdu. Babası Emevî halifesi I. Velîd, annesi Sâsânîler’in son kisrâsı III. Yezdicerd’in torunu Şahferend (Şâh Âfrîd) bint Fîrûz’dur. Şahferend, Kuteybe b. Müslim tarafından Mâverâünnehir fetihlerinde esir alınıp Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî’ye gönderilmişti. Haccâc onu Halife I. Velîd’e yolladı. Câriyeden doğma ilk Emevî halifesi olan Yezîd’in, anne tarafından ninelerinden biri Bizans kayserinin, biri de Türk hakanının kızı olduğundan anne ve babasının nesliyle iftihar ederek, “Ben dört hükümdarın; kisrâ, kayser, hakan ve Mervân’ın torunuyum” dediği zikredilir. Her türlü kötülüğe yatkın bir yapıya sahip bulunduğu, günlerini içki âlemleri ve av partileriyle geçirdiği söylenen II. Velîd bu yüzden büyük itibar kaybetmişti. Ayrıca Hişâm b. Abdülmelik’in valilerinden bir kısmının ağır cezalara çarptırılması, Yahyâ b. Zeyd’in öldürülmesi yüzünden aleyhine geniş bir kamuoyu oluştu. Hâlid b. Abdullah el-Kasrî’nin öldürülmesi de Yemen asıllı kabilelerin Velîd’e düşman olmasına zemin hazırladı. Bu gelişmeler neticesinde Emevî ailesi de ilk defa kendi içerisinde parçalandı. Başta Yezîd b. Velîd olmak üzere I. Velîd ve Hişâm b. Abdülmelik’in oğulları ikisi dışında II. Velîd’in muhaliflerine katıldı. İsyana dönüşecek hareketin liderliğini üstlenen Yezîd, II. Velîd’in gayri ahlâkî davranışlarını eleştirmeye ve kendisi için gizlice biat almaya başladı. Kardeşi Abbas’ın uyarılarına rağmen davetini ısrarla devam ettirdi ve geniş bir taraftar kitlesi kazandı. Dindarların ve görüşlerini benimsediği Kaderiyye mensuplarının yanı sıra bilhassa II. Velîd’e düşmanlık besleyen Yemen asıllı Kelbîler’in desteğini sağladı; taraftarlarının çoğunluğunu Kelbîler teşkil ediyordu. İsyanın başlarında Mizze köyünde taraftarlarından kendisi için biat aldı. Ardından bir gece Dımaşk’a girip şehirde kontrolü eline geçirdi. Daha sonra amcasının oğlu Abdülazîz b. Haccâc b. Abdülmelik kumandasında 2000 kişilik bir kuvveti II. Velîd’in üzerine gönderdi. Bu sırada Abdülazîz, II. Velîd’e desteğini sürdüren Abbas b. Velîd’in kardeşi III. Yezîd’e katılmasını sağladı. Abdülazîz ve Abbas’ın komutasındaki birlikler II. Velîd’e bağlı kuvvetleri yenilgiye uğrattı. Çaresiz kalan Velîd, Tedmür civarındaki Bahrâ Sarayı’na sığındı ve orada yakalanıp öldürüldü (27 Cemâziyelâhir 126 / 16 Nisan 744). II. Velîd’in öldürüldüğü duyulunca Yezîd b. Velîd, Dımaşk’ta ikinci defa biat alarak halifeliğini ilân etti (Cemâziyelâhir 126 / Nisan 744). III. Yezîd’in isyanı kaynaklarda genelde dinî sebeplere bağlanmıştır. Halifeliğe kendilerini daha ehil gören I. Velîd ve Hişâm evlâdıyla birlikte II. Velîd’e büyük düşmanlık besleyen Kelbîler’in ve III. Yezîd’i etkileri altına alan Kaderiyye mensuplarının da bu isyanda etkili olduğu bilinmektedir. III. Yezîd yaptığı ilk konuşmada Ömer b. Abdülazîz’i örnek alacağını, ayaklanmayı saltanatı ele geçirmek için değil Allah’ın rızasını kazanmak ve İslâm’a hizmet maksadıyla yaptığını, mazlumları Velîd’in zulmünden kurtarmak istediğini belirtti. Gereksiz yere binalar yaptırmayacağını, saraylar inşa ettirmeyeceğini, ailesi için servet biriktirmeyeceğini, eyalet gelirlerinin öncelikle kendi bölgelerinde harcanacağını, kapısını herkese açık tutup mazlumların şikâyetlerini dinleyeceğini, gayri müslimlere aşırı vergi yüklemeyeceğini, askerleri uzun süre savaş alanlarında tutmayacağını, yıllık atıyyeleri ve aylık erzakı zamanında ödeyeceğini, gelirleri âdil bir şekilde dağıtarak fakirlerin seviyelerini yükselteceğini söyledi. Konuşmasının sonunda, bu vaatlerini yerine getirmemesi halinde kendisini azledebileceklerini, hilâfete daha lâyık biri çıkarsa ona ilk biat edecek kişinin kendisi olacağını söyledi. Ancak III. Yezîd’in isyanı, onu destekleyen Kelbîler’le Kaysîler arasında bir mücadeleye dönüştüğü gibi Emevî hânedanı mensuplarını da birbirine düşürdü. III. Yezîd bu sebeple, halifeliğinin ilk günlerinde genellikle Emevî ailesinden birini başlarına geçiren Kaysîler’in isyanlarıyla karşılaştı. II. Velîd’in ölüm haberini alan Humuslular III. Yezîd’e biat etmeyip Muâviye b. Yezîd b. Husayn’ı başlarına getirdiler. Kınnesrîn, Kudüs ve Filistin’e mektuplar yazarak onlardan II. Velîd’in intikamını almak için kendilerine katılmalarını istediler. Emevî ailesinden Yezîd b. Hâlid b. Yezîd de onlara katıldı. İsyancılar III. Yezîd’in kardeşi Abbas b. Velîd’in sarayını tahrip ederek çocuklarını tutukladılar. Kendilerini desteklediği halde, Dımaşk üzerine gitmemelerini tavsiye etmesi yüzünden samimiyetinden şüphelendikleri Humus Valisi Mervân b. Abdullah’ı öldürdüler. Ardından Ebû Muhammed es-Süfyânî kumandasında Dımaşk’a yürüdüler. III. Yezîd, kayınbiraderi Süleyman b. Hişâm b. Abdülmelik’i ve ardından Abdülazîz b. Haccâc’ı onlara karşı gönderdi. Dımaşk civarında bozguna uğratılan isyancılar Yezîd’e itaat ettiklerini bildirdiler. Yezîd tekrar isyan çıkarmalarını önlemek için onları affedip ihsanlarda bulundu. Öte yandan bölgedeki Yemenliler’in lideri Saîd b. Ravh b. Zinbâ liderliğinde ayaklanan Filistin halkı Emevî ailesinden kendilerine katılan Yezîd b. Süleyman’a biat etmişti. Bu isyanı duyan Ürdün halkı da Emevî ailesinden Muhammed b. Abdülmelik liderliğinde ayaklandı. Süleyman b. Hişâm onların üzerine giderek Filistin ve Ürdün halkını da itaat altına alıp bölgede sükûneti sağladı. III. Yezîd isyanların bastırılmasının ardından kardeşi İbrâhim’i Ürdün, Zab‘ân b. Ravh’ı Filistin, Mesrûr b. Velîd’i Kınnesrîn, Muâviye b. Yezîd b. Husayn’ı Humus valiliğine tayin etti.Yazının devamı

Muhammed Ali Şah (1907-1909) Kaçar hükümdarı .

21 Haziran 1872’de Tebriz’de doğdu; Muzafferüddin Şah’ın oğludur. On yaşında iken “İ‘tidâdü’s-saltana” unvanını aldı; yirmi yaşında Azerbaycan eyaleti askerî birliklerinin kumandanlığına getirildi. Muzafferüddin Şah 1896 yılında hükümdarlığa gelince onu veliaht tayin etti ve Azerbaycan’ın idaresiyle görevlendirdi. 1905’te babası Avrupa seyahatine çıktığında saltanat vekili olarak Tahran’da bulundu; bu sırada Meşrutiyet yanlısı reformcularla görüşmeler yaptı. 9 Ocak 1907 tarihinde Muzafferüddin Şah’ın vefatı üzerine ortamın karışık ve hazinenin boş olduğu bir dönemde İran tahtına çıkan Muhammed Ali Şah o günden itibaren ülkeyi sarsacak olan ciddi meselelerle yüz yüze geldi. Bir yandan monarşinin güç kaybetmesine karşı şiddetle direnirken bir yandan da İran üzerinde gittikçe hararetlenen Rus-İngiliz siyasî rekabetiyle uğraşarak Rusya’nın tarafını tuttu. 31 Ağustos 1907’de imzalanan antlaşmayla başşehir Tahran ve İsfahan dahil İran’ın kuzeyi Rusya’nın, güneyi İngiltere’nin nüfuzu altına girdi. Onun veliahtlığı sırasında reformcularla görüşmesine rağmen tahta çıkar çıkmaz meşrutiyete karşı cephe alması, Muzafferüddin Şah’ın son aylarında bazı siyasî haklar elde etmeyi başaran kimseler tarafından güvenilmez bulunmasına sebep oldu. O günlerde meydana gelen siyasî hadiseler, bu arada daha fazla reform isteyen bazı gizli grup ve derneklerin takip edilmesi, şah ile bir yıl önce babasının açtığı ilk meclisin (Meclis-i Şûrâ-yı Millî) ve onun hazırladığı anayasayı (Nizâmnâme-yi Hukūk-i Millet) destekleyenlerin arasını açtı; bu sırada bazı gazete ve dergiler kapatıldı. 1908 yılı Haziran ayında Tahran’da sıkıyönetim ilân edildi ve kumandanlığına bir Rus albayı getirildi. Bu durum hükümetin, Rusya’nın bütün ülkeyi kontrolü altına almasına izin vereceği yönünde şüphelerin doğmasına yol açtı. Muhammed Ali Şah 23 Haziran 1908’de meclise top ateşi açtırdı; ertesi gün aralarında Cemâleddin İsfahânî ve Mirza Cihangir Han gibi ünlü simaların bulunduğu muhalefetin önde gelen bazı temsilcileri ve milliyetçi liderler tutuklandı veya öldürüldü. Şah dört gün sonra da meclisi feshederek anayasayı askıya aldı. Ancak bunlar sadece muhalefete güç kazandırdı. Başta Tebriz olmak üzere İsfahan, Reşt ve Meşhed’de başlayan karışıklıklar kısa sürede bütün ülkeye yayıldı; ayaklanmaları bastırmak için gönderilen kuvvetler de bir sonuç alamadı. Bu arada durumdan faydalanan Bahtiyârîler İsfahan’ı ele geçirdi. Neticede muhalif güçler, hükümet kuvvetlerine karşı Kerec yakınlarındaki Bâdâmek’te kazandıkları zaferin ardından 12 Temmuz 1909’da Tahran’a girdi. Muhammed Ali Şah Ruslar’ın sefâret binasına sığınarak canını kurtarabildi; daha sonra da küçük yaştaki oğlu Ahmed Mirza lehine tahttan ferâgat ettirildi (16 Temmuz 1909) ve Ruslar’ın diplomatik girişimleriyle Odesa’ya sürgüne gönderildi (9 Eylül 1909). Muhammed Ali Şah, İran’a tekrar dönebilmek için Kasım 1910’da taraftarlarıyla Viyana’da yaptığı görüşmelerin ardından hazırladığı ve Ruslar’ın da desteklediği güçlü bir ordu ile Hazar denizi üzerinden Esterâbâd yakınlarına geldi; daha önce anlaştığı taraftarları da Kürdistan’da isyan başlattılar. Hükümetin gönderdiği orduyla 5 Eylül 1911 tarihinde Verâmin yakınlarında karşılaşan Muhammed Ali’nin kuvvetleri bozguna uğradı. Önde gelen adamları öldürülen eski şah kaçtığı Esterâbâd’dan bir gemiyle Rusya’ya geri gitmek zorunda kaldı (Şubat 1912); bu başarısız teşebbüs onun saltanat ümitlerini de sona erdirdi. İhtiraslı ve mücadeleci kişiliğine rağmen tahtını koruyabilmek için gerekli sağduyu ve siyasî zekâdan yoksun olan Muhammed Ali Şah 5 Nisan 1925 tarihinde İtalya’nın San Remo şehrinde öldü; naaşı sonradan babasının da mezarının bulunduğu Kerbelâ’ya nakledildi.Yazının devamı.

Ağa Muhammed Şah (1786-1797) İran’da Kaçar Devleti’nin kurucusu .

15 Şâban 1154 (26 Ekim 1741) tarihinde doğdu. Babası Esterâbâd Kaçarları’nın büyük beylerinden Muhammed Hasan Han’dır. Annesi de yine aynı boyun beylerinden Muhammed Han’ın kız kardeşi idi. Kaçarlar Türkmen asıllı bir boy olup XV. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’nun Bozok bölgesinden (bugünkü Yozgat vilâyeti ile ona komşu bazı yöreler) Gence taraflarına gelmişlerdi. Şah Abbas XVI. yüzyılın sonlarına doğru onlardan önemli bir kolu Esterâbâd bölgesine göçürmüştü. Esterâbâd Kaçarları Aşaka Baş (Aşağı Baş) ve Yuharu Baş (Yukarı Baş) adları ile iki kola ayrılıyorlardı. Her kol altı obadan müteşekkil olup Aşaka Baş’ın büyük beyler çıkaran obası Koyunlu (Ağa Muhammed bu obaya mensuptur), Yuharu Baş’ınki ise Develü idi. Avşar Hükümdarı Ali Şah (Âdil Şah), bir meseleden dolayı kızmış olduğu Muhammed Hasan Han’ı ele geçiremeyince, henüz yedi sekiz yaşlarında bulunan oğlu Ağa Muhammed’i hadım ettirdi (1748). Avşar hükümdarları iç çekişmeler yüzünden birbirlerini tasfiye edip ortadan çekilince Lur kavminden Kerim Han Zend ile Ağa Muhammed’in babası Muhammed Hasan Han siyasî sahnede göründüler (1750) ve ikisi arasında çetin bir mücadele başladı. Kerim Han, Muhammed Hasan Han’ı Esterâbâd’da muhasara etti ise de ağır bir mağlûbiyete uğradı. Muhammed Hasan Han birbiri arkasından kayda değer başarılar elde etti. Acem Irakı’nı ele geçirdiği gibi, Afgan Âzâd Han’ı yenerek Azerbaycan’ı da idaresi altına aldı ve dokuz oğlundan en büyüğü olan on beş yaşındaki Ağa Muhammed’i Azerbaycan valiliğine tayin etti (1757). Ağa Muhammed, Şiraz’da bulunan Kerim Han Zend’in üzerine yürüyen babasının başarısızlığa uğraması ve ardından Esterâbâd’da yenilerek kendi adamları tarafından öldürülmesi üzerine (1759), rehin olarak Şiraz’a götürüldü. İran’ın büyük bir kısmında Kerim Han’ın hâkimiyeti tanınmakla birlikte Kerim Han İran’da siyasî birliği kurma gayesini taşımadı. Şiraz’da oturdu ve zamanını Şiraz’ı imar etmek ve geceleri eğlenmekle geçirdi. Bu arada Kaçar Muhammed Hasan Han’ın oğullarından Hüseyin Kulî Han’a Damgan valiliğini verdi ve bir rehine sıfatı ile Şiraz’da oturttuğu Ağa Muhammed’e karşı da şefkatle davrandı. Bu durum Kerim Han’ın ölümüne kadar devam etti (1779). Ağa Muhammed, Kerim Han’ın zevcelerinden olan halası Hatice Begüm Hanım’ın yardımı ile Şiraz’dan kaçtı. Rey bölgesine gelir gelmez babasının haklarını elde etmek için mücadeleye atıldı. Fakat kendisine ilk güçlüğü çıkaranlar kardeşleri Rızâ Kulî Han ile Murtaza Kulî Han oldu. Bunların, ağabeyleri Ağa Muhammed’in Mâzenderan’a girmesini önleme yolundaki gayretleri sonuç vermediği gibi Rızâ Kulî Han da esir alındı (1780). Bununla beraber Ağa Muhammed Han kardeşinin kusurunu bağışladı ve onu serbest bıraktı. Mâzenderan’a hâkim olan Ağa Muhammed Han, Zend Ali Murad Han’ın askerlerini yenerek durumunu kuvvetlendirdi. Rızâ Kulî Han, hayatının bağışlanmasına ve serbest bırakılmasına rağmen ağabeyi Ağa Muhammed’e yeni güçlükler çıkarmaktan geri kalmadı. Fakat Ağa Muhammed’e karşı tutunamayarak Bakü taraflarına gitmek zorunda kaldı. Orada müttefikler bulup Gîlân’ı istilâ etti ise de yenilip Bakü’ye döndü. Sonra Rusya’ya gitti ve orada öldü. Ağa Muhammed 1782 yılı başında Esterâbâd’a geldi; bütün kardeşleri ve akrabaları yanında olduğu halde babası Muhammed Hasan Han’ın mezarını ziyaret etti. Aynı yıl Gîlân ele geçirildiği gibi Zend Ali Murad Han’ın kumandanı Ramazan Han’a karşı da önemli bir zafer kazanıldı. Daha sonra Kazvin ve Zencan yöresi de Ağa Muhammed Şah’ın hâkimiyeti altına girdi. Bu başarılarda muktedir bir ordu kumandanı olarak kardeşi Ca‘fer Kulı Han’ın mühim bir payı vardı. Fars, Acem Irakı ile diğer bazı yerlerin hâkimi Zend Ali Murad Han’ın bir ordusunun Hemedan taraflarında yenilmesi üzerine (Temmuz 1783), Zend hükümdarı bizzat harekete geçerek Tahran’a geldi. Bu arada Esterâbâd’a çekilen Ağa Muhammed Han Yomut Türkmenleri’ni de yardıma çağırarak Ali Murad Han’ın kuvvetlerini mağlûp etti (1784). Ali Murad Han ülkesine dönerken İsfahan yakınlarında öldü. Yerine geçen Ca‘fer Han’ın aynı yıl Ağa Muhammed Han’ın üzerine gönderdiği ordu da Kâşân yöresindeki Nasrâbâd mevkiinde yapılan savaşta mağlûp edildi. Bu başarılardan sonra şahlık mevkiine çok yaklaştığını gören Ağa Muhammed Han, bu savaşlar sırasında ele geçirilmiş olan Tahran’ı devletinin merkezi yaptı. Eskiden büyük bir köy olan, Safevîler ve Kerim Han zamanında biraz imar gören Tahran, ilk defa bir devlet merkezi haline getirilmiş oldu.Yazının devamı.

Nâsırüddin Şah (1848-1896) Kaçar hükümdarı.

17 Temmuz 1831’de Tebriz yakınlarındaki Kuhnemîr’de doğdu. Babası Kaçar hânedanının üçüncü hükümdarı Muhammed Mirza Şah, annesi yine Kaçar hânedanına mensup Melik Cihan (Mehd-i Ulyâ) Hatun’dur. Beş yaşında veliaht tayin edilen Nâsırüddin Şah 1847’de amcasının yerine Azerbaycan valisi oldu. Babasının vefatının ardından Mirza Takī Han’ın desteğiyle Tebriz’de hükümdar ilân edildi (13 Eylül 1848). Ekim 1848’de Tebriz’den başşehir Tahran’a giden Nâsırüddin Şah’ın ilk icraatı Mirza Takī Han’ı atabek-i a‘zam unvanıyla sadâret makamına getirmek oldu. Takī Han’ın isyan ve karışıklıklar içinde çalkalanan ülkede merkezî otoriteyi hâkim kılmayı başararak hükümdarın gücünü arttırması, siyasî ve ekonomik menfaatleri zarar gören bazı saray mensuplarıyla Rusya ve İngiltere’yi rahatsız etti. Takī Han, Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle bir komplo sonucu önce görevinden azledildi, ardından öldürüldü (1851). Nâsırüddin Şah onun yerine Mirza Akā Han Nûrî’yi (İ‘timâdüddevle) tayin etti. Bâbîler (Bahâîler) Bâb Mirza Ali Muhammed’in Nâsırüddin Şah’ın emriyle Tebriz’de kurşuna dizilmesinin (1850) intikamını almak amacıyla 15 Ağustos 1852’de Nîyâverân’da şaha karşı başarısızlıkla sonuçlanan bir suikast girişiminde bulundular. Bu olayın ardından ülkede başta Bâbîler olmak üzere birçok kişi tutuklanıp öldürüldü. Bahâîliğin kurucusu Mirza Hüseyin Ali Nûrî ve baba bir kardeşi Subh-i Ezel Mirza Yahyâ en-Nûrî 1852 (veya 1853) yılında Bağdat’a, ulemânın şikâyeti üzerine 1863’te İstanbul’a, ertesi yıl da Edirne’ye sürgün edildi. Mirza Akā Han’ın dış siyasette genişleme eğilimine bağlı olarak Merv ve Hîve Hanlığı’na karşı gerçekleştirdiği seferlerde kazandığı başarılardan sonra Nâsırüddin Şah kendini Nâdir Şah, Napolyon ve Deli Petro gibi büyük hükümdarlarla aynı seviyede görmeye başladı. Ancak Herat’ın ele geçirilmesine yönelik askerî harekâtın, sömürgesi Hindistan ile İran ve Rusya arasında tampon bir ülke oluşturmak isteyen İngiltere tarafından engellenmesi Nâsırüddin Şah’ı güç durumda bıraktı. Bûşehr İngilizler’in eline geçti (Aralık 1856). Şah, İngiltere ile 4 Mart 1857’de yapılan Paris Barış Antlaşması ile Afganistan’ı tanımayı ve Herat üzerindeki haklarından vazgeçmeyi kabul etti.Yazının devamı.

Muzafferüddin Şah (1896-1907) Kaçar hükümdarı.

25 Mart 1853’te Tahran’da doğdu. Nâsırüddin Şah’ın dördüncü oğlu olup annesi, Feth Ali Şah’ın torunu Şükûhüssaltana’dır. Nâsırüddin Şah’ın daha önce veliaht olarak belirlenen iki büyük oğlu Muizzüddin ve Muhammed Kāsım’ın vefatı üzerine 1862’de veliaht tayin edildi. 1865’te henüz on iki yaşında iken Azerbaycan valisi oldu. Bu görevi devam ederken babası 1 Mayıs 1896’da suikasta uğrayarak öldürülünce Tahran’da 8 Haziran 1896’da tahta geçti. Muzafferüddin Şah’ın saltanat yılları, sadece İran’ın değil bütün İslâm dünyasının sömürgeci devletlerin baskısı altında bulunduğu sıkıntılı bir döneme rastlar. İran bir taraftan Rus ve İngiliz rekabetinin arasında bunalırken diğer taraftan içeride siyasî ve iktisadî başarısızlıklar merkezî hükümetin otoritesini iyice zayıflatmış, eyaletler denetimden çıkmış, Şiî ulemâsı ile iş birliği halindeki modernist muhalefet baskılarını iyice arttırmıştı. Muzafferüddin Şah bu zorluklarla baş edebilecek durumda değildi. Özellikle babasının suikast sonucu hayatını kaybetmesi onu da etkilemişti; ayrıca sağlığı da bozuktu. Tahta geçtikten sonra ülkenin içinde bulunduğu durumu düzeltebilmek için hükümetin teklif ettiği yeni idarî yapılanma programı çerçevesinde öncelikle gümrükleri tanzim için Belçikalı görevlilerin ülkede istihdam edilmesine izin verdi; böylece gümrük gelirleri yükseldi, ancak bu duruma halk ve tüccarlar tepki gösterdi. Ülkenin giderek yabancıların kontrolüne girdiği şeklindeki kanaatler kuvvetlendi. Gelir temini gayesiyle başta petrol olmak üzere bazı kaynakların Batılılar’a imtiyaz olarak verilmiş olması, bozulan ekonomik dengeler için Rusya ile 1900 ve 1902’de yapılan iki borç anlaşması da şaha karşı tepkilere yol açtı. Alınan borçların yerinde kullanılmamasının yanında şahın 1900, 1902 ve 1907’de sağlık sebepleriyle yaptığı üç Avrupa seyahatinin masrafları tepkileri daha da yoğunlaştırdı. Alınan tedbirlere rağmen ülkede merkezî hükümetin otoritesi sağlanamadığı gibi yer yer karışıklıklar baş göstermeye başladı. Ayrıca binlerce kişinin ölümüne sebep olan bir kolera salgını yaşandı. Bu şartlarda 1905-1906 meşrutiyet hareketi gelişti. Anayasa taraftarları yazılı bir anayasa ve seçilmiş bir parlamento istiyordu. 7 Ekim 1906’da meclis toplandı. Sağlığı gittikçe kötüleşen Muzafferüddin Şah 30 Aralık’ta Kānûn-ı Esâsî’yi imzaladıktan kısa bir süre sonra vefat etti (24 Zilkade 1324 / 9 Ocak 1907). Bazı kaynaklarda bu tarih 19 veya 25 Zilkade (4 veya 10 Ocak) olarak kaydedilmektedir. Muzafferüddin Şah’ın saltanatının ilk yıllarında İran-Osmanlı ilişkileri, Nâsırüddin Şah suikastının azmettiricisi olarak itham edilen ve İstanbul’da ikamet etmekte olan Cemâleddîn-i Efgānî’nin iadesi meselesi yüzünden diplomatik gerginlik içinde geçti. Efgānî’nin vefatıyla normale dönen ilişkiler şahın 1900’de İstanbul ziyaretiyle tamamen düzeldi. Fakat bu durum fazla uzun sürmedi ve Osmanlılar’ın Şiî ulemâsı ile irtibatı, zaman zaman görülen sınır anlaşmazlıkları İran tarafından tepkiyle karşılandı. Bununla birlikte her iki ülkenin bu dönemde yenilikçi hareketlerin yoğunlaştığı bir ortamda bulunması, dikkatlerin daha çok iç meselelerde toplanması ciddi bir hadisenin vukuunu önledi.Yazının devamı.