Zeytûne Camii Tunus.

ZEYTÛNE CAMİİ
Başkent Tunus’ta çarşıların ortasında yer alır ve şehrin büyük camisi olmasından dolayı Câmiu’l-kebîr (Tunus Ulucamii) adıyla da anılır. İlk defa Emevî valilerinden Hassân b. Nu‘mân’ın 80’de (699) tesis ettiği yapıyı İbnü’l-Habhâb 114-116 (732-734) yıllarında yenilemiştir. Daha sonra Abbâsî Halifesi Müstaîn-Billâh’ın emriyle Ağlebîler’den II. Ziyâdetullah tarafından genişletilerek yenilenen cami, Fâtımî halifelerinden Azîz-Billâh zamanında 381-385 (991-995) yılları arasında mihrap önü kubbesi ve avludaki revakları ile tekrar inşa edilip bezenmiştir. Tunus’ta idareyi elinde bulunduran hükümdarların camiye olan ilgisi devam etmiş, Horasânîler hânedanı zamanında caminin doğu ve kuzey kapıları yenilenmiştir. Kitâbelere göre doğudaki kapıyı Abdurrahman b. Muhammed İbnü’l-Fakīh Mahriz 457’de (1065), kuzey cephesinin ortasındaki kapıyı da 474’te (1082) Şeyh Ebû Muhammed Abdülhak b. Abdülazîz b. Horasan açtırmış, Hafsîler zamanında 648 (1250) yılında Müstansır-Billâh avlunun doğusuna bir çeşme ilâve ettirmiştir. 716’da (1316) yine Hafsîler’den Ebû Yahyâ Zekeriyyâ’nın tamir ettirdiği camide, 822’de (1419) avlunun minare yönündeki revaklarda Ebû Fâris Abdülazîz el-Mütevekkil bir kütüphane kurmuştur. Caminin güneydoğu köşesinde Hafsîler’den Ebû Amr Osman da 854’te (1450) kütüphane yaptırmıştır. Zeytûne Camii’ne olan ilgi Türk döneminde de sürmüş, ilk olarak 991 (1583) yılında mihrap ve minberin süslemeleri yenilenmiştir. Bunun üzerindeki kitâbeye göre 1084’te (1673-74) cami imamı Tâcülârifîn Osmâniyye’l-Karşî tarafından mihrap önü kubbesi yenilenmiş, aynı tarihte caminin doğu cephesini saran bir revak eklenmiştir. Daha sonra Hammûde Paşa minareyi tamir ettirmiş ve şerefesini ahşap korkuluklarla çevirtmiştir. Murad Bey, üzerinde 1084 (1673-74) tarihli bir kitâbe bulunan Kur’an dolabının süslemelerini yeniletmiştir. Mihrabın solundaki imam odası, giriş kapısı üzerinde yer alan kitâbesine göre 1211 (1797) yılında Vekîlü’l-hâc Ali Bû Hacle tarafından tamir edilmiştir. 1834 ve 1896 yıllarında minare önemli bir onarım geçirerek bugünkü görünümünü kazanmıştır. Dikdörtgen bir alanı kaplayan cami, harim ve bunun önünde revaklı avlu ile kuzeydoğu yönündeki revaklardan meydana gelmektedir. Revakların kuşattığı kuzeydoğu cephesi dışında dar geçitli kapalı çarşıların çevrelediği yapı, dıştan ancak kare gövdeli yüksek minaresi ve kare kaide üzerindeki yüksek kasnağa oturan dilimli iki kubbesiyle algılanabilmektedir. Avluya ve kuzeydoğu cephesindeki revaklara açılan kapılardan geçilen ibadet mekânı ortada ve yan kenardakiler daha geniş, mihraba dik on beş nefin mihrap önünde enlemesine bir nefle kesilmesinden oluşan bir plana sahiptir. Dikey neflerin ortasında Sîdî Ukbe Camii’nde görüldüğü gibi kıbleye paralel bir kemer dizisi uzanmaktadır. Mihrap önü bölümü ve bunun eksenindeki, avluya açılan revakların orta bölümü kubbe, diğer yerler düz çatı ile örtülmüştür. 54 × 26 m. boyutlarındaki harimde enlemesine uzanan yedi sıra halindeki sütunlar birbirine at nalı kemerlerle bağlanmıştır. Üstlerinde kompozit başlıkların bulunduğu, farklı renklerdeki damarlı mermerden sütunlar mihrap önünde ve avluya bakan yönde ikili olarak sıralanmaktadır. Sütun başlıklarının üzerindeki yüksek impost bölümleri kabartma şeklinde yapılmış lotus, rûmî ve kıvrık dallardan meydana gelen, üslûplaştırılmış bitki kompozisyonları ile süslenmiştir. Güneydoğu duvarının ortasındaki mihrap duvara 1,5 m. girinti yapan yarım daire niş biçimindedir. Yanlardan ikişer sütunçeye oturan at nalı kemeri, kavsarası ve kemer alınlıkları son zamanlarda yenilenen, alçı üzerine bitkisel ve geometrik kompozisyonlarla süslenmiştir. Camide süslemenin yoğunlaştığı mihrap önünü örten kubbeye istiridye yivli tromplarla geçilmektedir. Güneyden duvar, üç yönden geniş ve yüksek at nalı kemerler üzerinde yükselen, içten kaburgalı, dıştan yivli kubbenin kasnağına sekiz pencere açılmış, pencereler ve bunların arasındaki yüzeyler küçük sütunçelerin taşıdığı yuvarlak kemerli niş şeklinde düzenlenmiştir. Kubbeyi taşıyan kemerlerden kasnağın üst hizasına kadar bütün yüzeyler, Endülüs-Mağrib sanatı etkisini gösteren oldukça ince işlenmiş alçı süslemelerle kaplanmıştır. Kemerlerin dış yüzeyinde ve trompların alt hizasında kûfî karakterli onarım kitâbeleri mevcuttur. İç mekânda çatıyı taşıyan kemerlerin üstündeki duvar yüzeylerinde ve üst örtüde süslemeye yer verilmiştir. Orta nefin avlu yönündeki bölümünün üzerini örten daha küçük kubbe sütunlara oturan dört at nalı kemerle taşınmaktadır. Mihrap önünde olduğu gibi istiridye yivli tromplarla geçilen bu kubbenin yuvarlak kemerli pencerelerin açıldığı yüksek kasnağı ve bunun alt bölümü stilize bitkisel ve geometrik kompozisyonların süslediği alçı ile kaplanmıştır. Mihrabın solunda cami görevlileri için ayrılmış küçük mekânlar bulunmaktadır. Harimden bu mekânlara girişi sağlayan kapı dıştan siyah çizgilerle konturlanan beyaz mermerle kaplanmıştır. Kapı açıklığının üzerinde siyah-beyaz taşlardan oluşan yuvarlak kemerin çevrelediği sülüs hatlı mermer kitâbe 1212 (1797) tarihini vermektedir. Birbiri içine açılan sade kapılarla girilen bu mekânlar düz örtülüdür. Harimin avluya açılan kemerlerinin arası ahşapla kapatılmış, kuzeydoğu duvarı daha kısa tutulan avlu dört yönden revaklarla kuşatılmış, kompozit başlıkların ve yüksek impostların bulunduğu sütunlara oturan at nalı kemerlerin taşıdığı 3,5 m. genişliğindeki revaklar zemini mermerle döşenmiş avludan bir seki ile yükseltilmiştir. Sade silmelerle çevrelenen at nalı kemerlerin üzerinde aralarında renkli taş süslemelerin bulunduğu silmeler bütün avlu cephelerini dolanmaktadır. Avlunun batı köşesinde yer alan minare 9 m. genişliğinde, 44 m. yüksekliğinde kare bir kule şeklindedir. Minarenin alt bölümü revakların çatı hizasına kadar düz bir yüzey halinde yükselmektedir. Alt kısımdan iki kalın konsolla ayrılan gövde en altta beş sütunçeye bağlanan dilimli kör kemerlerle kaplanmış, sarı renkli taşlarla oluşturulan düz bir yüzey üzerinde bulunan bu düzenleme minare gövdesinin dört cephesinde tekrarlanmıştır. Gövdenin üstünde, alternatif dizilen siyah-beyaz taşlarla dolgulanan düz bir yüzeyden sonra her cephede beşer yüksek at nalı kemerle dışa açılan şerefe bulunmaktadır. Bunun üzerinde ince uzun dendanlar gelmektedir. Daha kısa tutulan şerefe bölümü dört yöne siyah-beyaz taşla örülen at nalı kemerlerle açılmaktadır. En üstte yeşil renkli prizmal külâh ve alem yer almaktadır. Camiye XVII. yüzyılda eklenen, harim ve avluyu kuzeydoğudan çevreleyen revaklara dışarıdan on iki basamaklı merdivenle çıkılmaktadır. Revaklar, kıbleye dik uzanan at nalı kemerlerle birbirine bağlanan ve biri caminin doğu duvarına bitişik üç sıra halinde dizilen kırk sekiz sütunla taşınmaktadır. Kare altlıklar üzerindeki mermer sütunlar Hafsî tipi sütun başlıklarına sahiptir. 54 × 6,5 m. boyutlarındaki dikdörtgen planlı bu bölümün üstü düz çatı ile örtülmüştür. Tunus’ta inşa edilen ilk yapılardan olan Zeytûne Camii’nde bu bölgedeki diğer camilerde olduğu gibi çok destekli plan şeması uygulanmıştır. Ortadaki daha geniş, kıbleye dik uzanan neflerin mihrap önünde enine bir nefle kesilmesinden meydana gelen plan, ilk inşa tarihi 670 yılına kadar inen ve sonraki dönemlerde yapılan onarımlarla günümüze gelen Kayrevan’daki Sîdî Ukbe Camii’nde görülmektedir; sonraki dönemlerde de Mağrib camilerinde yaygın biçimde uygulanmıştır. Muvahhidler’in bir eseri olan Tinmel Camii ve Merakeş’teki Kütübiyye Camii ile Merînîler’den kalan Tâze (Tâzâ) Camii (1291) bu planın görüldüğü yapılardır. Osmanlı döneminde Tunus’ta inşa edilen Hammûde Paşa Camii de (1655) aynı düzenlemeye sahiptir. Zeytûne Camii plan şeması, revaklı avlu düzenlemesi ve kare gövdeli yüksek minaresinin yanı sıra mermer sütunların üzerindeki at nalı kemerleri, iki renkli taş kompozisyonları ve alçı süslemeleriyle Tunus’ta daha sonraki dönemlerde yapılan camileri etkilemiştir. Kaynak yazının devamı.

Kayravan Ulu Câmiî (Sîdî Ukbe Camii)

SÎDÎ UKBE CAMİİ

Mescid-i Nebevî (623-628)

Medine’de içerisinde Hz. Peygamber’in kabrinin de bulunduğu mescid. slâm tarihinde bir dönüm noktası olan Resûl-i Ekrem’in Mekke’den Medine’ye hicretinden sonra gerçekleştirilen ilk faaliyetlerden biri Mescid-i Nebevî’nin (Mescid-i Nebî) inşasıdır. Bizzat Hz. Peygamber tarafından yaptırılan iki mescidden biri olan (diğeri Kubâ), Mescid-i Nebevî onun Medine’deki bütün faaliyetlerinin merkezinde yer almış ve fonksiyonları bakımından sonraki dönemde kurulan camilere örnek teşkil etmiştir. Mescid-i Nebevî’nin adı Kur’ân-ı Kerîm’de doğrudan geçmemekle birlikte “ilk günden takvâ üzerine kurulan mescid” ifadesiyle (et-Tevbe 9/108) Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Kubâ’nın kastedildiği rivayet edilmektedir (, III, 91; Müslim, “Ḥac”, 514; Belâzürî, Fütûh, s. 4; , XI, 26-28). İbn Kesîr, Mescid-i Nebevî’nin âyette sözü edilen sıfata daha lâyık olduğunu belirtir (el-Bidâye, III, 218). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Mescid-i Nebevî fazilet bakımından Mescid-i Harâm’dan sonra gelir. İmam Mâlik başta olmak üzere bazı âlimlere göre ise Resûlullah buraya defnedildiğinden Mescid-i Nebevî daha faziletlidir (Nevevî, IX, 163, 164). Mekke’deki Mescid-i Harâm gibi Mescid-i Nebevî ve Kudüs’teki Mescid-i Aksâ için de Harem-i şerif tabiri kullanılır. Akabe’de Hz. Peygamber’e ilk biat eden Es‘ad b. Zürâre, hicretten önce Medine’de bir hurma kurutma yerinin etrafını duvarla çevirerek mescid haline getirmişti (İbn Sa‘d, III, 457). Resûl-i Ekrem 12 Rebîülevvel (24 Eylül 622) Cuma günü Medine’ye girdiğinde kendisini davet edenleri kırmamak için devesi Kasvâ’nın salıverilmesini ve onun çöktüğü yere en yakın evde konaklayacağını söyledi. Hz. Peygamber’in bu sırada Hz. Nûh’a öğretilen, “Rabbim! Beni mübarek bir menzile kondur. Şüphesiz konaklatanların en hayırlısı sensin” duasını (el-Mü’minûn 23/29) tekrarladığı rivayet edilir (Semhûdî, I, 322). Kasvâ’nın Mâlik b. Neccâr oğullarının evlerinin önünde hurma kurutulan bir düzlükte çökmesi üzerine Resûlullah buraya en yakın evin sahibi Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye misafir oldu. Resûl-i Ekrem, Es‘ad b. Zürâre, Muâz b. Afrâ ve Ebû Eyyûb el-Ensârî’den birinin himayesinde bulunduğu nakledilen Sehl ve Süheyl adlarında iki yetim çocuğa ait olan bu arsayı mescid yapmak üzere sahiplerinden 10 dinar karşılığında satın aldı (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 45; Belâzürî, Fütûh, s. 6). Sahiplerinin arsayı mescid için bağışladıkları rivayeti de vardır (Buhârî, “Veṣâyâ”, 30; Taberî, Târîḫ, II, 397). Bu engebeli ve çalılık alanın (Taberî, Târîḫ, II, 396-397) zemin düzenlenmesi yapıldıktan sonra yaklaşık 3 arşın derinliğindeki temeline ilk taşı Hz. Peygamber koydu. Rebîülevvel ayında (Eylül 622) inşasına başlanan Mescid-i Nebevî, kendisi de ashapla birlikte çalışan Resûl-i Ekrem başta olmak üzere özellikle Talk b. Ali, Ammâr b. Yâsir gibi sahâbîlerin öncülüğünde şevval ayında (Nisan 623) tamamlandı. Mescidin inşası, Resûlullah’ın güzel sözleri ve şiirlerle teşvik edilen ensar ve muhacirlerin kaynaşması için iyi bir fırsat olmuştu (Abdürrezzâk es-San‘ânî, V, 396-397; İbn Sa‘d, I, 185-186). İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde 60 × 70 zirâlık bir alana (1022 m2) yapıldı (Semhûdî, I, 334). Mescidin ilk yapısı ve sonraki ilâvelerle ilgili olarak kaynaklarda zikredilen ayrı ölçüler, esas alınan zirâın (arşın) ve metrik karşılığının farklılığından kaynaklanmış olmalıdır. Kıblesi bizzat Hz. Peygamber tarafından Kudüs’e yönelik olarak yapılan ve üç kapısı bulunan mescidin doğu duvarının güney kısmına Resûl-i Ekrem’in hanımları Hz. Âişe ve Sevde için iki adet oda-hücre yapıldı. Daha sonra sayıları dokuza çıkan bu odaların bir kapısı mescide açılıyordu. Kıble hicretten on altı veya on yedi ay sonra Kudüs’ten Mekke’deki Kâbe’ye çevrilince güneyde bulunan yeni kıble tarafına gelen kapı kapatılarak kuzey duvarında yeni bir kapı açıldı. Basit ve sade, ancak son derece fonksiyonel olan Mescid-i Nebevî müslümanların sayısının artmasıyla ihtiyaca cevap veremeyince 7. yılda (628) Hayber dönüşü yeni ilâvelerle genişletildi. Hz. Osman, Resûlullah’ın teşvikiyle Mescid-i Nebevî’ye bitişik bazı yerleri buraya dahil etmek amacıyla satın aldı (, I, 70; Tirmizî, “Menâḳıb”, 19; Dârekutnî, IV, 195; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, VI, 167; Taberânî, I, 196). Bu dönemde Mescid-i Nebevî, kıble tarafı hariç üç tarafından genişletilerek 100 × 100 zirâ (yaklaşık 2433 m2) ebadında kare planlı bir hale getirildi (Semhûdî, I, 336, 338, 341). Duvarları taş temel üzerine “semît” adı verilen tek sıra kerpiç, üzerine “saîde” denilen kerpiçlerin yön değiştirdiği veya bir tam, bir yarım kerpiçten meydana gelen çift sıra, son olarak da erkekli dişili çift sıra olmak üzere üç farklı şekilde örüldü. Son aşamada duvar kalınlığı 1,5 zirâa (74 cm.), yüksekliği de 7 zirâa (3,45 m.) ulaştı. Başlangıçta üstü örtülmeyen Mescid-i Nebevî’nin kıble tarafında Hz. Peygamber’in namaz kıldırdığı yere yağmur ve güneşten korunmak için hurma kütüğünden altı direk üzerinde bir sundurma yapıldı. Kıble Kâbe’ye çevrilince bu sundurma kısmen korunarak Suffe ehlinin barındığı bir yer oldu. Mescidin güney duvarına paralel dokuzar adet hurma kütüğünün üç sıra halinde dizilip ahşap sütunlar üzerine oturtulduğu bir çatı yapıldı. Araları 9 zirâ (4,44 m.) olan sütunlar, hurma ağacından kirişlerle birbirine bağlanıp yanlamasına hurma dalı ve yaprakları, izhir ve semer otlarıyla örtülerek toprakla kapatıldı. Çok sade biçimde yapılan tavan gölgelenmeyi sağlıyor, ancak yağmurdan korunmayı temin etmiyordu (Abdürrezzâk es-San‘ânî, IV, 248-249; Müslim, “Ṣıyâm”, 215-216; Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 15). Mescid-i Nebevî, Hz. Ebû Bekir döneminde herhangi bir değişikliğe uğramadı. Ancak Medine’nin nüfusunun giderek artması mescidin genişletilmesi ihtiyacını doğurdu. Hz. Ömer, 17 (638) yılında çevredeki bazı evleri mescide dahil etmek için istimlâk etti; kuzey duvarı biraz geriye çekildi ve ön duvar mevcut sütunların aralığı kadar ileri alınarak yanlara üçer, batı tarafında ön duvara dik ikişer sütun ilâve edildi. Çevre duvarı yükseltilen ve tavan yüksekliği 11 zirâ (5,43 m.) olan, kapı sayısı altıya çıkarılan Mescid-i Nebevî’nin boyutları kuzeyden güneye 140 zirâa, doğudan batıya 120 zirâa (4088 m2) ulaştı. Zemini Akīk vadisinden getirilen küçük taşlarla kaplandı, ilk safların bulunduğu bölüm keçe ile döşendi. Hz. Osman döneminde Mescid-i Nebevî genişletilerek yeniden inşa edildi. Bunun için kendi malından 10.000 dirhem harcayan Hz. Osman (, VI, 150), Tâif’teki arsasını Osman b. Ebü’l-Âs’a ait olan Medine’deki bir evle değişerek evi mescide dahil etti. Mescid-i Nebevî’nin Resûl-i Ekrem zamanındaki şekliyle kalması gerektiği yolundaki eleştirileri de “dünyada bir mescid yapan için Allah Teâlâ’nın cennette bir köşk bina edeceği” meâlindeki hadisi (Buhârî, “Ṣalât”, 65) hatırlatarak önlemeye çalıştı. 29 yılının Rebîülevvelinde (Kasım 649) başlayıp 30. yılın Muharreminde (Eylül 650) tamamlanan çalışmalar sonunda mescidin boyutları 170 × 130 (5378 m2) veya 160 × 130 zirâa (5061,5 m2) ulaştı (İbn İshak el-Harbî, s. 363-364; Taberî, Târîḫ, IV, 267). Binanın yapımında yontma taş ve kireç kullanıldı, her sırada bulunan aynı ebatta hazırlanmış tezyinatlı taşlardan oluşan sütunların sayısı on ikiye çıkarıldı. Mescid-i Nebevî, bu tarihten Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik zamanına kadar herhangi bir değişikliğe uğramadı. Velîd, 87 (706) veya 88 (707) yılında Medine Valisi Ömer b. Abdülazîz’den Mescid-i Nebevî’yi genişletmesini, Hz. Peygamber döneminden kaldığı için yıkılmasına izin verilmeyen hücrelerle çevredeki evleri istimlâk edip mescide dahil etmesini istedi. Mescid-i Nebevî’nin inşası için yapılan istimlâk faaliyetleri esnasında bazı problemler yaşanmış, özellikle Hz. Peygamber’in hanımlarına ait hücrelerin yıkılması Medineliler’i çok üzmüştür. Velîd’in Bizans imparatoruna mektup yazarak Mescid-i Nebevî’nin imarı için özel ustalar istediği, onun da 100.000 miskal altın, 40 yük mozaik ve 100 ustayı Medine’ye gönderdiği rivayet edilir (, VIII, 72; İbn İshak el-Harbî, s. 365; Taberî, Târîḫ, VI, 456). Bizans hükümdarı tarafından yollanan usta ve malzemelerin aynı yıllarda yaptırılan Emeviyye Camii için kullanıldığı veya ancak bir kısmının Medine’ye ulaştığı tahmin edilmektedir (Küçükaşcı, s. 225-226). Velîd, mescidin 200 × 200 zirâ ebadında kare planlı olarak yapılmasını istediyse de bu gerçekleşmedi. Üç tarafından genişletilen mescid kuzey duvarı 135 zirâ (66,6 m.), güney duvarı 167,5 zirâ (82,63 m.), batı duvarı 200 zirâ (98,66 m.) olmak üzere yaklaşık 7500 m2’lik bir alana ulaştı, bütün duvarlarda kesme taş kullanıldı (Yûsuf Ragdâ el-Âmilî, s. 328). Hücre-i saâdetin Mescid-i Nebevî’nin içerisine alındığı bu genişletmede minare, niş tarzı mihrap ve şerefe, üç yeni unsur olarak eklendi. Ayrıca kıble duvarına celî kûfî hatla Şems sûresi veya Şems sûresinden Kur’ân-ı Kerîm’in sonuna kadar olan kısmının yazıldığı rivayet edilir. Ömer b. Abdülazîz’in öncülüğünde gerçekleştirilen bu imar faaliyetlerinin teknik ve malî işlerinin denetim ve uygulaması Sâlih b. Keysân tarafından üstlenildi, 91 (710) yılında tamamlanan çalışmalar bir kitâbe ile kayıt altına alındı. Abbâsî halifelerinden Mehdî-Billâh, 160’ta (777) Medine’ye geldiğinde Mescid-i Nebevî’nin yetersiz kaldığını görüp genişletmeye karar verdi. 161 (777-78) veya 162 (778-79) yılında başlayan faaliyetler 165’te (781-82) tamamlandı. Sadece kuzey yönünde genişletilerek yaklaşık 9309 m2’ye ulaşan mesciddeki sütun sayısı 290’a ulaştı. Süslemesine özel bir önem verilen kıble duvarının alt kısmı mermer kaplandı. Üst tarafı ise uzaktan mozaik gibi görünen altın parçalarıyla, doğu ve batı duvarlarının avluya dönük yüzleri renkli dekoratif oymalarla süslendi. Hârûnürreşîd, Me’mûn, Mütevekkil-Alellah, Mu‘tazıd-Billâh dönemlerinde de Mescid-i Nebevî’nin bazı bölümlerinde onarım ve değişiklikler yapıldı. 460 (1068) ve 515 (1121) yıllarında Medine’nin çevresinde meydana gelen depremlerden zarar gören Mescid-i Nebevî kısa sürede onarıldı (İbn Kesîr, XII, 102, 201). 1 Ramazan 654’te (22 Eylül 1256) Mescid-i Nebevî’de çıkan yangının büyük tahribata yol açması üzerine Halife Müsta‘sım-Billâh, Irak hac kafilesiyle malzeme ve eleman gönderip imar faaliyetlerini başlattı. Ancak Hülâgû’nun Bağdat’ı işgal ederek Abbâsî hânedanına son vermesi çalışmaların yarıda kalmasına sebep oldu. Abbâsîler’den sonra Mescid-i Nebevî’nin bakımını üstlenen Memlükler’den Sultan el-Melikü’l-Mansûr Nûreddin Ali, yarım kalan faaliyetleri Yemen Hükümdarı el-Melikü’l-Muzaffer Şemseddin Yûsuf’un katkısıyla yeniden başlattı. Dört ana kapının bulunduğu ön tarafın imarı Memlük Sultanı Kutuz zamanında (1259-1260) tamamlandı. Bağdat Abbâsî hilâfetini Mısır’da yeniden kuran I. Baybars tarafından sürdürülen çalışmalar 668’de (1269-70) bitirildi. Memlük Sultanı Kalavun devrinde Hz. Peygamber’in kabri üzerine ilk defa ahşap bir kubbe inşa edildi. Mescid-i Nebevî, Sultan Kayıtbay dönemine kadar herhangi bir değişikliğe uğramadı. Kayıtbay hücre-i saâdetin kubbesini yenileyerek mescidde bazı düzenlemeler yaptı (881/1476). 13 Ramazan 886’da (5 Kasım 1481) güneydoğu köşesindeki minareye düşen bir yıldırım sebebiyle çıkan yangında hücre-i saâdeti örten iç kubbe hariç iki tavan, minber ve maksûre yandı; sütunların büyük bölümü zarar gördü. Mescidin yenilenmesi ve tezyinatı 888’de (1483) tamamlandı. Bazı ince işler ve çevre düzenlemeleri ertesi yıl bitirildi. Kayıtbay’ın bu imarının ardından Mescid-i Nebevî’nin alanı 9429 m2’ye ulaştı (Yûsuf Ragdâ el-Âmilî, s. 329). Hücre-i saâdetin kubbesinin yerine daha büyük bir kubbe ve mescidin Bâbüsselâm tarafına iki kubbe yapıldı. Batı duvarına bitişik Bâbüsselâm ile Bâbürrahme arasında bir medrese ve ribât inşa edildi. Kaynak yazının devamı.