Osmanlı Savaşları

İstanbul'un Fethi 1453

Belgrad Kuşatması 1456, Targoviste Savaşı 1462 ve Otlukbeli 1473

Otlukbeli Savaşı (1473) Osmanlı-Akkoyunlu

 

Racova Muharebesi (1475) ve Akdere Muharebesi (1476)

İskender Bey ve Arnavut İsyanı

 Osmanlı-Memlük Savaşı 1516-1517

Rodos kuşatması 1522

Viyana Kuşatması 1529

Gorjani ve Castelnuovo Savaşları 1537

Buda 1541 Kuşatması ve Eger 1552

Malta Büyük Kuşatması 1565

Szigetvar 1566

Mağusa'nın Düşüşü 1571

Kosovo 1389

Kâdisiye Savaşı (636) Müslümanlara Kuzey Irak ve İran’ın kapılarını açan meydan savaşı.

aynaklar savaşın sebebi olarak Sâsânîler’in, imparatorluğu içine düştüğü buhrandan kurtaracağı umuduyla genç III. Yezdicerd’i tahta çıkardıktan sonra öncelikle müslümanların fethettiği toprakları geri almayı planlamalarını ve müslümanların da Sevâd arazilerindeki yerli halkın yapılan antlaşmalara uymamaya başlaması, hatta yer yer isyana kalkışması üzerine bunu vesile ederek kendilerinin Irak’ın içlerinde güvenli bir şekilde ilerleyebilmelerine engel oluşturan Sâsânî gücünü kırmayı hedeflemelerini göstermektedir. Irak’taki Müsennâ b. Hârise gibi bazı ordu kumandanlarının Sâsânîler’in karşı hareketini bildirmeleri üzerine Hz. Ömer amacını sezdirmeden büyük bir kuvvet hazırlamak için faaliyete geçmiş ve ordunun organizasyonuna o güne kadar vermediği derecede önem vermiştir. Esasen İslâm orduları, Köprü savaşında (13/634) Sâsânî kuvvetleri karşısında uğradıkları ağır yenilgiden bir yıl sonra Büveyb savaşında kazandıkları zaferle Dicle ve Fırat havzasında ciddi bir üstünlük elde etmişlerdi. Genellikle kabul edilen görüşe göre aynı yılın sonlarına doğru Hz. Ömer, Irak sınırına yakın yerlerdeki kuvvetlerin Müsennâ b. Hârise’ye, Medine’ye yakın yerlerde bulunanların buradaki kuvvetlere katılması için emir verdi. Niyeti ordunun kumandanlığını bizzat üstlenmekti; hatta bunun için Medine dışında Sırâr mevkiinde konaklamış olan kuvvetlerin ordugâhına kadar gitmişti. Ancak Hz. Osman, Hz. Ali, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm ve Abdurrahman b. Avf gibi ileri gelen sahâbîlerle görüştükten sonra Medine’de kalmanın daha uygun olacağı kararına vardı. Bundan sonra da müşavereler neticesinde ordu kumandanlığına o sırada Necid bölgesindeki Hevâzin kabilesinin zekâtlarını toplamakla görevli bulunan Sa‘d b. Ebû Vakkās’ı getirerek Medine’ye çağırdı; ona ve orduya bazı tavsiyelerde bulunarak Irak’a doğru yola çıkmalarını emretti. Sa‘d beraberindeki kuvvetlerle yola çıktı. Zerûd ve Şerâf denilen yerlerde konaklayarak halife tarafından görevlendirilen çeşitli kabilelere mensup yeni birliklerin kendisine katılmasını bekledi. Nihayet kışın başlayan hazırlıkların tamamlanmasından sonra ordu ilkbaharda Kûfe’nin 30 km. güneyinde bulunan Sâsânîler’in en önemli sınır şehri Kādisiye’ye vardı. Kaynaklarda İslâm ordusu için 60-70.000, Sâsânî ordusu için 30.000-250.000 arasında değişen farklı rakamlar verilmekle birlikte bazı araştırmacıların tesbitine göre müslümanların asker mevcudu yaklaşık 9-10.000 kadardı. Sâsânîler ise tahminen 70-80.000 kişiydiler ve ayrıca müslümanlar için ciddi bir tehlike teşkil eden otuz civarında file sahiptiler. Sa‘d b. Ebû Vakkās, Hz. Ömer’in isteği üzerine cephedeki gelişmeleri devamlı şekilde Medine’ye bildirmekte ve halifeden gelen tâlimatlara uymaktaydı. Sa‘d Nu‘mân b. Mukarrin, Hanzale b. Rebî‘, Eş‘as b. Kays, Mugīre b. Şu‘be, Mugīre b. Zürâre ve Amr b. Ma‘dîkerib’in de aralarında bulunduğu bir heyeti III. Yezdicerd’e gönderdi ve onu İslâm’a veya cizye ödemeye davet etti; ancak kisrâ elçilere sert ve alaycı bir tavırla karşılık verdi. Savaş başlamadan önce Sa‘d ile Sâsânî ordusu kumandanı Rüstem arasında elçiler aracılığıyla görüşmeler yapıldı; Rib‘î b. Âmir, Huzeyfe b. Mihsan ve Mugīre b. Şu‘be gibi elçilerin ayrı ayrı yürüttüğü görüşmeler bir sonuç vermeyince ordular savaş düzeni aldı. İslâm ordusu onlu sisteme göre düzenlenmişti; onar kişiden müteşekkil mangalara birer arîf kumanda ediyordu. Her kabileye ve büyük kabilelerin önemli kollarına bir onur işareti olarak kendine has bir sancak verildi. Ordu merkez, sağ kanat, sol kanat olmak üzere üç ana bölümden oluşuyordu. Sâsânî ordusunun da ana bölümleri merkez, sağ ve sol kanatlardı. Orduların tanziminden sonra mevki tesbiti gündeme geldi. Müslümanların teklifi, Sâsânîler’in Fırat’tan ayrılan Atik kanalını batı istikametinde aşarak kendilerinin bulunduğu tarafa geçmeleriydi. Muhtemelen Sa‘d’ın düşüncesi bir geri çekilme anında askerlerinin hareket yeteneğini kısıtlamamaktı. Buna karşılık Sâsânîler’in geri çekilmesi durumunda kanal onlara engel vazifesi görecekti. Sâsânî ordusu kumandanı Rüstem Sa‘d’ın bu teklifini kabul etti ve ordusuyla kanalı aştı.Yazının devamı.

Kösedağ Savaşı (1243) Anadolu Selçukluları’nın Moğollar karşısında ağır yenilgiye uğradıkları, kaderlerini belli eden savaş.

Anadolu Selçuklu Devleti’nin en geniş sınırlarına ulaştığı ve en zengin dönemini yaşadığı, fakat II. Gıyâseddin Keyhusrev gibi zayıf bir hükümdarın elinde bulunduğu 1240 yılında Babaîler isyanını ancak Erzurum’da Moğollar’a karşı tutulan doğu ordusunu geri çağırarak ve büyük bir zorlukla bastırabilmesi, cesaret edip Anadolu’ya saldıramayan Azerbaycan’daki Moğollar’a devletin dışarıdan göründüğü kadar güçlü olmadığını göstermişti. Durumu farkeden Moğollar’ın batı ordusu kumandanı Curmagun Noyan’ın görevlendirdiği Baycu Noyan 1242 yılının sonlarında Erzurum’u zaptederek halkını kılıçtan geçirdi ve baharda Anadolu’ya tekrar saldırmak üzere Mugan’a döndü. Erzurum’un yağma ve tahrip edilmesi olayı Selçuklu halkı arasında derin bir üzüntü ve korku yarattı. Gıyâseddin Keyhusrev’in huzurunda yapılan bir toplantıda Moğollar’la yapılacak savaş için tâbi devletlerden asker istenmesine ve buna karşılık onlara para yardımında bulunulmasına karar verildi. Fakat karar uygulandığında Halep Eyyûbî melikliği hariç diğerleri paralarını aldıkları halde asker göndermediler. Bahar gelince Selçuklu ordusu Kayseri’de toplandı. İbn Bîbî’ye göre mevcudu 70.000 kişi idi; Sivas’a vardıktan kısa bir süre sonra Halep’ten gönderilen 2000 kişilik yardım kuvveti de yetişti. Tecrübeli devlet adamları ısrarla, ordunun erzak ve silâh dolu olan Sivas’a arkasını vererek mevzilenmesi ve bazı birliklerin de ileriye gönderilerek düşmanın gelişine zorluk çıkarmak için geçitleri tutması görüşünü ileri sürdüler. Fakat sultan çevresindeki genç kumandanların görüşünü tercih ederek ileri gidilmesi emrini verdi ve ordu Sivas’ın 80 km. kuzeydoğusundaki Kösedağ yükseltisine vardı. Burası Erzincan yönünden gelecek bir orduyu durdurmak için en uygun yerdi ve burada yapılacak cesur bir savunma ile Moğol güçleri perişan edilebilirdi. Fakat bu imkân da kullanılmayarak Selçuklu ordusu felâkete sürüklendi. 30.000 mevcutlu Moğol ordusu yaklaşıp savaş düzenine girince tecrübeli kumandan ve devlet adamları ovaya inilmemesi fikrini savundularsa da kaynaklara göre muharebeden önceki geceyi sultanla birlikte içki içip eğlenerek geçiren genç kumandanlar 20.000 kişilik seçme bir kuvvetin Moğollar’ı yenmeye kâfi geleceğine Gıyâseddin Keyhusrev’i ikna ettiler. Ertesi gün Selçuklu ordusunun en değerli kısmını oluşturan 20.000 kişilik bir birlik ovaya indi ve şiddetle saldırıya geçti. Moğollar, klasik düzmece kaçış ve çevirme taktiğini uygulayarak Selçuklu kuvvetlerinin âdeta tamamını yok ettiler. Bunun üzerine mağlûbiyeti haber alan emîrler ve devlet adamları vazifelerini yerine getirmeden, hatta sultanın yanına dahi uğramadan kaçmaya başladılar. İbn Bîbî savaşın 641 yılının 11 Muharreminde (1 Temmuz 1243), o günlerde hayatta olan İbnü’l-Adîm ise 13 Muharreminde (3 Temmuz) vuku bulduğunu kaydeder. Selçuklular’ın, savaşın ilk dakikalarında kaçmaya başlayan Moğollar’ın düzmece kaçış ve çevirme taktiğini uyguladıklarını anlayamamaları ve bozguna uğrayan seçme birliklerini dağdaki ana kuvvetlerden asker gönderip takviye etmemeleri hayret vericidir. Gece bastırdığında kıyafet değiştiren ve yanına sadece değerli mücevherlerini alan II. Gıyâseddin Keyhusrev maiyeti erkânıyla birlikte kalesinin müstahkemliğiyle ünlü Tokat’a, ondan ayrı hareket eden Vezir Mühezzebüddin Ali de Amasya’ya kaçtı. Sabah olunca sultan, vezir ve kumandanların kaçmış olduğunu anlayan ana ordu tamamen dağıldı. Ordugâhta insan kalmadığını farkeden, ancak bunun bir hile olduğunu sanan Moğollar iki gün bekledikten sonra harekete geçtiler ve Selçuklular’ın hiçbir şey almadan kaçtıklarını gördüler. Moğollar’ın eline o güne kadar eşine rastlamadıkları çok zengin bir ganimet geçti. Sultanın görenleri hayran bırakan otağı, hazineleri ve vahşi hayvanları ganimet arasında idi. Kaynaklar, söz konusu ganimetin 300 deve yükü altın ve 3000 katır yükü altın-gümüşe muadil eşya ile kırk araba dolusu zırh olduğunu kaydetmektedir. Moğollar, Kösedağ’da kazandıkları bu ucuz zaferin ardından Sivas ve Kayseri’yi, dönüşleri sırasında da Erzincan’ı tahrip ve yağma edip halklarını kılıçtan geçirdiler. Bu olaylar Anadolu’da görülmemiş bir panik havası yarattı. Başta hükümdar olmak üzere herkeste Moğollar’ın ülkenin her tarafını istilâ edecekleri ve hatta buradan hiç gitmeyecekleri endişesi belirdi. Bu yüzden II. Gıyâseddin Keyhusrev, Tokat ve Ankara’dan sonra onların Orta Anadolu’ya girdiklerini duyar duymaz Antalya’ya, Kayseri’yi kuşattıklarını haber alınca da Menderes kıyılarına kaçtı. Annesi Mahperi Hatun da Kayseri’den hazine, eşya ve câriyeleriyle birlikte Halep’e giderken Ermeniler tarafından yakalanarak Moğollar’a teslim edilmiş, ancak barış yapıldıktan sonra geri gönderilmiştir. Yenilgi gecesi Amasya’ya kaçan Vezir Mühezzebüddin Ali, Baycu Noyan’ın geri dönüşünün hemen ardından bir barış antlaşması yapmak amacıyla yanına değerli armağanlar da alarak Mugan’a gitti. Baycu Noyan Curmagun Noyan’ın da muvafakatiyle barış teklifini kabul etti; imzalanan antlaşmaya göre kıymetli armağanların yanında Selçuklular Moğollar’a her yıl 3.600.000 dirhem (gümüş para, akçe), 10.000 koyun, 1000 sığır, 1000 deve vereceklerdi. Moğollar’la barış yapıldığı haberi Anadolu’da sevinç yaratmış ve Vezir Mühezzebüddin Ali’nin Mugan’a gittiğini duyunca Konya’ya dönen sultan geri geldiğinde onu törenle karşılamış, değerli armağanlarla ödüllendirmiştir. Daha sonra Moğollar’la tâbilik antlaşması imzalandı ve Batu Han, Sultan II. Gıyâseddin Keyhusrev’e tâbiliğinin işareti olarak ok, yay, kılıç ve börk gönderdi. Böylece Ortadoğu’nun en kuvvetli devleti olan Anadolu Selçukluları Kösedağ bozgunuyla tâbi devlet durumuna düşmüş, devlet gelirlerinin önemli bir kısmı her yıl Moğollar’a gönderilmeye başlanmış, bu vergi gittikçe artarak devleti de halkı da yoksullaştırmıştır.Yazının devamı.

Harre Savaşı (683) Medineliler ile Emevî kuvvetleri arasında Harretüvâkım’da cereyan eden savaş.

I. Yezîd döneminde (680-683) valilerin sık sık değiştirilmesi Medineliler’in Emevî hilâfetine karşı muhalefetini arttırmıştı. Genç ve yeteneksiz Osman b. Muhammed vali tayin edilince (62/681) merkezî hükümetle Medine arasındaki soğukluğu gidermek maksadıyla eşraftan bir heyet Dımaşk’a gönderildi. Yezîd bu heyete ikramda bulunarak bol miktarda bahşiş ve hediye verdi. Ancak gösterilen özene ve değerli hediyelere rağmen heyetin Yezîd’in zevkusafaya düştüğüne dair getirdiği haberler dindar insanları rahatsız etti. Öte yandan Hz. Hüseyin’in şehâdetinden sonra Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de muhalefetin lideri haline gelmesi, Hicaz’da Emevî iktidarına karşı ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Medine’de başlayan muhalefetin ise dinî yönü yanında ekonomik boyutu da vardı ve bu boyut Yezîd’in babası Muâviye dönemine kadar uzanıyordu. Medineliler valiye gidip, “Muâviye atıyye konusunda başkalarını bize tercih etti, bir dirhem bile artış yapmadı” diyerek hoşnutsuzluklarının sebebini açıklamışlardı. Nitekim Emevî hilâfetiyle birlikte başta Muâviye olmak üzere iktidar ailesine mensup kimselerin şehirde sahip oldukları mal miktarı Medineliler’i rahatsız edecek kadar çoğalmıştı. Bu siyasetin neticesinde üretim azalmış, fiyatlar artmış, insanlar geçimlerini sağlamakta zorluk çekmişler, haklarını alamamışlar ve ellerindeki malları iktidar ailesi mensuplarına satmak zorunda kalmışlardı. Bunun yanında savâfî (sahipsiz arazi) âmili İbn Mînâ’nın toprak gelirlerini toplamak için gittiği Belhâris b. Hazrec kabilesi mensupları Kureyş ve ensarla birlik olarak ödeme yapmayı reddetmişler, vali de bunu zor kullanarak tahsil etmek istemiş, fakat bir sonuç alamamıştı. Medine’de olup bitenleri haber alan Yezîd b. Muâviye, şehir halkını tehdit eden bir mektup yazarak valiye bunun mescidde okunmasını emretti. Ancak mektup halkın öfkesini daha da arttırdı. Tehditle bir sonuç alamayacağını anlayan Yezîd muhalefet hareketini uzlaşma ile kırmayı denedi ve Emevî iktidarında görev almış tek ensârî olan Nu‘mân b. Beşîr’i aracı gönderdi. Ancak Nu‘mân’ın teklifleri kabul görmedi ve Medineliler muhalefetlerini bir adım daha ileri götürerek valiyi ve gıyabında Yezîd’i görevden uzaklaştırıp ensardan Abdullah b. Hanzale el-Gasîl’e biat ettiler. Fakat bu seçim ensara üstünlük kazandırması sebebiyle rahatsızlık meydana getirdi ve bu rahatsızlık ancak Kureyş ile mevâlîsinin başına Abdullah b. Mutî‘in, muhacirlerin başına da Ma‘kıl b. Sinân’ın getirilmesiyle giderildi; böylece Abdullah b. Hanzale yerinde kaldı. Hareket her ne kadar ensârî bir karakter taşıyorsa da Kureyş mensupları ve muhacirler buna herhangi bir zorlama olmadan katıldılar. Ali b. Hüseyin Zeynelâbidîn ve Muhammed b. Hanefiyye gibi ileri gelen Hâşimîler ile Abdullah b. Ömer çekimser kalmışlardı. Genel olarak Hâşimîler’in Kerbelâ’dan sonra güçsüz düştükleri için bu savaşa katılmadıkları kaydedilirse de aralarından bazıları iştirak etmiş ve hayatlarını da kaybetmişlerdi. Abdullah b. Ömer ise verdiği biatı bozamayacağını ileri sürerek hadisenin dışında kalmıştı. Nitekim İbn Kesîr, Medineliler’in biatlarını bozmalarını fitneye sebep olduğu için tasvip etmez. Ona göre Yezîd fâsıktı fakat zındık değildi ve bundan dolayı hal‘i gerekmiyordu (el-Bidâye, VIII, 235). Mevcut biatı bozma esnasında mescidde bulunanların Dımaşk’a bağlılıklarını kopardıklarının alâmeti olarak üzerlerinde bulunan sarık, ayakkabı gibi şeyleri çıkarıp mescidin ortasına yığdıkları rivayet edilir. Mescidde varılan bu karardan sonra Medineliler’in davranışları şehirdeki Emevîler’e ve taraftarlarına karşı mütecaviz bir hale dönüştü ve Emevîler’le müttefiklerinin oluşturduğu yaklaşık 1000 kişilik bir grup Mervân b. Hakem’in evinde gözetim altına alındı. Medineliler’in bu hareketini öğrenen Abdullah b. Zübeyr mektup yazarak onları kendisine biata çağırdı, fakat olumlu bir cevap alamadı; bununla birlikte isyanlarını desteklemeye devam etti. Ancak Medineliler’in ayaklanması ile İbnü’z-Zübeyr’in hareketi arasında bir bağlantı mevcut değildir; ortak tarafları, sadece her iki hareketin de hilâfeti verasetten şûra esasına döndürmek istemeleridir. Yezîd durumu haber alınca Hicaz’a bir ordu göndermeye karar verdi; gerçek hedef Abdullah b. Zübeyr olacak, fakat önce Medine’deki ateş söndürülecekti. Bu arada kumandan bulmak mesele oldu. Önce teklif götürülen Ubeydullah b. Ziyâd Kerbelâ’dan sonra böyle bir hadiseye girmeyi kabul etmedi; arkasından da eski Medine valilerinden Amr b. Saîd el-Eşdak, Kureyş’in kanının dökülmesine yol açacak bir hadiseye katılmasının bu kabileye yakınlığı dolayısıyla uygun olmayacağını ileri sürerek teklifi reddetti. Bunun üzerine Gatafân kabilesinden Emevîler’e aşırı derecede bağlılığıyla tanınan Müslim b. Ukbe hastalığını bahane ederek isteksiz davranmasına rağmen ordunun başına getirildi. Müslim’in seçilmesinde Muâviye’nin oğluna yaptığı, “Hicaz’a bir ordu göndermek zorunda kalırsan Müslim’i gönder” şeklindeki vasiyetin rol oynadığı ileri sürülmektedir. Kumandan seçiminin arkasından tellâllar çıkarılarak asker toplamaya başlandı ve bu orduya katılacak askerlere normal atıyyelerinden başka peşin olarak 100 dinar meûnet ödeneceği ilân edildi. Toplanan askerlerin sayısı hakkında birbirini tutmayan rakamlar (5000’den 29.000’e kadar) mevcuttur. Ya‘kūbî, bunları bölgelerine ve yolda katılmalarına göre tasnif ederek 5000 rakamını verir. İbn Kuteybe ordunun seçkin süvarilerden oluştuğunu, yirmi yaşından küçük ve elli yaşından büyük olanların alınmadığını kaydeder. Tartışılan bir konu da orduya katılanların dinî durumudur. Öncü kuvvetleri arasında ve Müslim’in çevresinde 500 Rum askerinin bulunduğu ve bunların ellerinde, üzerinde azizlerin resmi olan bayraklar taşıdıkları rivayet edilmekteyse de bunu destekleyecek bir habere, hadiseye geniş yer veren Halîfe b. Hayyât, Ebü’l-Arab ve Semhûdî’de rastlanmamaktadır (Taberî, III, 355; Belyaev, s. 166; Cemîl Abdullah el-Mısrî, s. 495-497). Bu arada Dımaşk’ta bulunan Abdullah b. Ca‘fer, Medineliler’e yazdığı bir mektupta toplanan orduya karşı koyamayacakları için herhangi bir saldırıda bulunmamalarını tavsiye etmiş, fakat, “Yezîd’in ordusu Medine’ye barış yoluyla giremez” cevabını almıştı. Üzerlerine ordunun geldiğini haber alan Medineliler, tedbir olarak Mervân’ın evinde gözetim altında bulunan kişileri şehirden uzaklaştırdılar. Muhammed b. Ebû Cehm, bunları şehirden çıkarmak yerine bazılarını öldürmeyi teklif etmiş, ancak bu teklif benimsenmemiş, onlardan yalnızca, üzerlerine gelen orduya savunma tedbirleri hakkında herhangi bir bilgi sızdırmayacaklarına dair yemin alınmıştı. Dımaşk’a doğru yola çıkan grup Emevîler’le Vâdilkurâ’da karşılaştı ve bir kısmı yoluna devam ederken aralarında Abdülmelik b. Mervân’ın da bulunduğu diğer kısım orduya katıldı. Kumandan Müslim, Abdülmelik’in tavsiyesi uyarınca şehre doğudan girdi ve Harretüvâkım’da karargâh kurdu; Abdülmelik, savaş boyunca da Müslim’e Medine hakkında stratejik bilgiler vererek yardımda bulundu. Şehirde kalarak savunma yapmayı tercih eden Medineliler, Hendek Gazvesi’nde açılan hendekleri derinleştirip gereken yerlere yenilerini ekleyerek ve çevrelerine iyi atış yapan okçular yerleştirerek şehrin etrafını emniyete aldılar. Dört ana hendeğin başına Kureyş, ensar, muhacir ve mevâlîyi temsilen birer kumandan tayin edilmişti. Medine ordusunun sayısı hakkında farklı rivayetler bulunmakta (2000’den 10.000’e kadar) ve kalabalık olduğunu söyleyen Taberî, Emevî birliklerinin hendeklerin çevresinde savaşmaya hazır askerleri gördüklerinde savaşmaktan vazgeçmek istediklerini, Müslim’in buna engel olduğunu kaydetmektedir.Yazının devamı

Mûte Savaşı (629) Müslümanların Suriyeli hıristiyan Araplar ve Bizans ordusuyla yaptığı ilk savaş

Mûte, Lût gölünün güneyinde Kerek’e 11, Kudüs’e 50 km. uzaklıkta geniş tarım arazilerine sahip bir yerdir. Burada yapılan savaş Hz. Peygamber katılmadığı için bir seriyye olmakla birlikte bazı kaynaklarda “gazve, ba‘s (ordu), yevm”, Resûl-i Ekrem’in orduyu gönderirken üç kumandan tayin etmesinden dolayı da “ceyşü’l-ümerâ” (ba‘sü’l-ümerâ) diye de adlandırılmıştır. Gassânî-hıristiyan Arapları’nın reislerinden Şürahbîl b. Amr’ın, Resûlullah’ın bir mektubunu Busrâ-Filistin valisine götürmekte olan Hâris b. Umeyr’i öldürerek kabileler ve devletler arası bir teamülü bozması Hz. Peygamber’i ciddi bir tavır almaya sevketti. Hemen bir ordu hazırlığına girişen Resûl-i Ekrem kısa zamanda ortaya çıkan 3000 kişilik kuvvetin kumandanlığına sırasıyla Zeyd b. Hârise, Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Abdullah b. Revâha’yı getirdi. Bunlardan biri şehid olduğu takdirde diğeri kumandayı ele alacaktı; hepsi şehid düşerse müslümanlar kendi aralarından birini kumandan seçeceklerdi. Hz. Peygamber ordunun elçinin öldürüldüğü yere kadar ilerlemesini, oradakileri İslâmiyet’e davet etmelerini, kabul ettikleri takdirde savaşmamalarını emretti. Bu arada çocukları, kadınları, yaşlıları, manastırlara çekilmiş insanları öldürmemelerini, hurmalıklara zarar vermemelerini, ağaçları kesmemelerini, binaları yıkmamalarını tembih etti (Vâkıdî, II, 758; İbn Sa‘d, II, 128). Bazı rivayetlerde Resûl-i Ekrem’in müslüman olmadıkları takdirde cizye teklif edilmesini istediği kaydedilmektedir. Ancak bu tarihte cizye âyeti (et-Tevbe 9/29) henüz nâzil olmadığından bu rivayet doğru değildir (Fayda, s. 149). Ordu Medine’den ayrıldıktan sonra kuzeye doğru ilerleyip Vâdilkurâ’ya ulaştı. Şürahbîl b. Amr, müslümanların gelmekte olduğunu öğrenince kardeşi Sedûs’u (veya Vebr) bir ordunun başında onlara karşı gönderdi. Sedûs yapılan savaşta öldürüldü. Bunun üzerine Şürahbîl kaleye sığındı. Müslümanlar Maan’a vardılar. Orada ordugâh kurup konakladıkları sırada Bizans İmparatoru Herakleios’un kumandanı Theodoros’un ordusuyla karşılaştılar. Şürahbîl kumandasında hıristiyan Arap kabilelerinin de katıldığı bu ordunun 100.000 veya 200.000 kişiden oluştuğu rivayet edilmektedir. İslâm kaynaklarında Mûte Savaşı’nın sebebi zikredilirken Bizans ordusundan hiç bahsedilmemekte, ancak savaşın bu orduya karşı yapıldığı anlatılmaktadır. Bizans tarihçileri ise Bizans ordusunun Filistin’de bulunuş sebebini açıklamaktadır. Buna göre Herakleios, Sâsânîler’e karşı zaferle sonuçlanan Ninevâ (Ninova) savaşının (Aralık 627) ardından İstanbul’a dönmüş, bir süre sonra, daha önce Sâsânîler’in Kudüs’ü işgal ettiklerinde alıp götürdükleri büyük haçı yerine koymak üzere Allah’a adamış olduğu ziyareti yerine getirmek için Filistin’e gelmişti (Vasiliev, s. 252; Ostrogorsky, s. 96). İbn Sa‘d’ın, Rum kayserinin Sâsânîler’e karşı üstün geldiği takdirde İstanbul’dan Îliyâ’ya (Kudüs) kadar yalın ayak yürümeyi nezrettiği şeklindeki haberi de bu bilgiyi teyit etmektedir (eṭ-Ṭabaḳāt, I, 259; ayrıca bk. Buhârî, “Cihâd”, 102; Fayda, s. 150-151).Yazının devamı.

Ecnâdeyn Savaşı (634) Müslümanların Suriye ve Filistin’i fethi sırasında Bizanslılar’la yaptıkları ilk savaş.

Ecnâdeyn Savaşı (634) Müslümanların Suriye ve Filistin’i fethi sırasında Bizanslılar’la yaptıkları ilk savaş. Hz. Ebû Bekir, 12. yılın sonunda (Şubat 634) veya 13. yılın başında (Mart 634) hacdan döndükten sonra Medine’de toplanmış bulunan gönüllülerden oluşan orduyu, üç defa teşebbüs edildiği halde bir sonuç alınamayan Suriye ve Filistin’in fethine memur etti. Kumandanlardan Amr b. Âs’ı Filistin’in, Şürahbîl b. Hasene’yi Ürdün’ün, Yezîd b. Ebû Süfyân ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı da Suriye’nin fethiyle görevlendirdi. Başlangıçta her biri 3000 kişiden oluşan bu üç ordu, daha sonra gönderilen takviye birlikleriyle 7500’er kişilik askerî güce ulaştılar. Amr b. Âs Eyle üzerinden Güney Filistin’e, diğer kumandanlar ise Tebük-Maan yoluyla Ürdün ve Suriye istikametine sevkedildiler. Yezîd b. Ebû Süfyân, Ölüdeniz’in güneyinde Vâdilarabe’de Sergios kumandasındaki Bizans ordusunu mağlûp etti. Kaçan kuvvetler daha sonra toplandıkları yerde ikinci defa bozguna uğratıldı. Sergios bu mücadeleler sırasında hayatını kaybetti. Amr b. Âs ise kısa sürede Güney Filistin’i fethederek Gamrülarabât’a indi. Müslüman Araplar’ın bu âni hücumları ve başarılı sonuçlar almaları üzerine Bizans İmparatoru Herakleios, kardeşi Theodoros kumandasındaki 80.000 kişilik bir orduyu harekete geçirdi. Bizans kuvvetleri Kuzey Filistin’e kadar ilerleyerek Cillik mevkiinde karargâh kurdular. Bu orduya mukavemet edemeyeceğini anlayan Amr b. Âs halifeden yardım istedi. Bunun üzerine Ebû Bekir Hîre’de bulunan Hâlid b. Velîd’e haber göndererek süratle Suriye’deki ordunun yardımına gitmesini emretti. Hâlid b. Velîd, uzun ve yorucu bir çöl yolculuğundan sonra yanındaki 700 kişilik birlikle Dımaşk’ın güneyinde yer alan Mercirâhit’e vardı. Buradaki Bizans birliklerini yenilgiye uğrattıktan sonra (18 Safer 13 / 23 Nisan 634) güneye yönelerek Busrâ’da bulunan Ebû Ubeyde, Şürahbîl ve Yezîd ile buluştu. Kısa bir kuşatmadan sonra Busrâ barış yoluyla ele geçirildi. Hâlid b. Velîd’in kumandası altında birleşen İslâm ordusu kuzeye doğru ilerlemeye başladı. İki ordu Kudüs’ün batısında Remle ile Beytülcibrîn arasındaki Ecnâdeyn mevkiinde karşı karşıya geldi. Hâlid b. Velîd İslâm ordusunun merkez kuvvetlerine Ebû Ubeyde’yi, sağ kanada Muâz b. Cebel’i, sol kanada Saîd b. Âmir’i, süvari kuvvetlerine de Saîd b. Zeyd’i kumandan tayin etti. Müslümanlar devrin en güçlü devletinin düzenli, iyi eğitilmiş ve Sâsânîler’e karşı kazandığı zaferlerle morali yükselmiş ordusuyla savaşmak durumundaydı. İslâm ordusunun en az iki katı olan Bizans kuvvetleri ayrıca silâh ve teçhizat bakımından da çok üstündü. Ancak savaş müslümanların kesin zaferiyle sonuçlandı (28 Cemâziyelevvel 13 / 30 Temmuz 634). Bu muharebede 3000 düşman askeri öldürüldü; müslümanlar ise sadece on dört şehid verdiler. Başkumandan Hâlid muharebenin neticesini bir mektupla Hz. Ebû Bekir’e bildirdi. Öte yandan Bizans İmparatoru Herakleios çok korkmuş ve endişeye kapılıp Humus’tan Antakya’ya kaçmıştır. Ecnâdeyn Savaşı ile Filistin ve Suriye’nin kapıları müslümanlara açılmış, iki yıl sonra kazanılan Yermük zaferiyle de bölgenin fethi tamamlanmıştır. Ecnâdeyn Savaşı’nın tarihi hakkında ihtilâf vardır. İbn İshak, Vâkıdî ve Medâinî muharebenin 13 (634) yılında cereyan ettiğini, Taberî’nin râvilerinden Seyf b. Ömer ise 15 (636) yılında meydana geldiğini söyler. Suriye’nin fethiyle ilgili bir eser yazmış olan M. J. de Goeje ile J. Wellhausen ve L. Caetani gibi araştırmacılar, İbn İshak ve diğer tarihçilerin verdikleri Cemâziyelevvel veya Cemâziyelâhir 13 (Temmuz, Ağustos 634) tarihini tercih etmektedirler.Yazının devamı.

1007-Kantarat-ü Çarhıyân Savaşı

Kantarat-ü Çarhıyân savaşı Karahanlılarla Gazneliler arasında yapılmıştır. Belh yakınlarında 397/1007 yılında yapılan savaşta Gazneli Mahmud’un ordusu İlig Han’ın ordusunu mağlup etmiş ve Ceyhun Nehri’nin doğusuna çekilmek zorunda bırakmıştır. Bu tarihten sonra Karahanlılar Horasan bölgesini ele geçirme konusunda herhangi bir teşebbüste bulunmamıştır. Bu sebeple Kantarat-ü Çarhıyan savaşı iki büyük Türk devleti arasında Horasan’ın kaderini belirleyen savaş olarak tarihe geçmiştir. Karahanlılar ve Gaznelilerden önce Horasan bölgesi Sâmânîlerin hâkimiyetinde idi. Bu devlet 389/ 999 yılında İlig Han tarafından yıkıldığında Sâmânî toprakları Karahanlılar ve Gazneliler arasında paylaşıldı. İki devlet arasında yapılan anlaşmaya göre sınır Ceyhun Nehri olarak kabul edildi. Ancak Gazneli Mahmud’un Hindistan fetihleri ile uğraştığı bir dönemde İlig Han’ın Horasan’ı istila etmek için ordu gönderdi. Bu durum iki devlet arasındaki anlaşmanın bozulmasına sebep oldu. Çalışmamızda öncelikle Sâmânîler döneminde Horasan’ın siyasî durumuna yer verilmiştir. İkinci olarak Kantarat-ü Çarhıyân savaşına kadar olan dönemde Karahanlı ve Gazneli ilişkileri çerçevesinde Horasan’ın statüsü ortaya konmaya gayret edilmiştir. Son olarak bahsi geçen savaş sebep ve sonuç ilişkisi içerisinde aktarılmaya çalışılmıştır. Kaynak yazının devamı    

Kroisos (Karun) ve Kyros’un Savaşı (MÖ. 6. yy’ın ortaları) Persler ile Lidyalılar arasındaki savaş.

SARDEİS’TEKİ PERS TAHRİBİ

Nicholas Cahill

Kroisos ve Kyros’un Savaşı

Herodotos’a göre Persler ile Lidyalılar arasındaki husumeti başlatan Kroisos’tur. MÖ altıncı yüzyılın ortalarında Pers Kyros Medlerin kralı ve Kroisos’un kayınbiraderi Astyages’e karşı ayaklanmış ve iktidarı ele geçirerek kralı hapse atmıştır. Akrabasının intikamını almak ve Kyros’un giderek güç kazanmasına dur demek isteyen Kroisos kendi imparatorluğunun sınırlarını genişletme şansı yakalamış ve savaş hazırlıklarına başlamıştır. Herodotos’a göre kralın ilk işi Yunanistan, Anadolu ve Libya’daki bütün kehanet merkezlerini araştırmak olmuştur. En güvenilir merkezin Delphoi’da bulunduğunu öğrenince daha önce eşi benzeri görülmemiş, bir daha Yunan dünyasında asla emsallerine rastlanmayacak altınlar, gümüşler, hayvanlar, mobilyalar ve diğer değerli eşyayı Delphi Kehanet Ocağı’na sunmuştur1. Ardından kâhine Perslere karşı sefere mi çıkması yoksa müttefik mi araması gerektiğini sormuştur. Kâhin de bildik muğlak ifadesiyle eğer Kroisos, Kyros’a saldırırsa büyük bir imparatorluğu yok edeceğini ve Yunanların en güçlüsüyle ittifak olmasını söylemiştir. Kâhinin öğüdünü yanlış anlayan ama yine de cesaretlenen Kroisos Spartalılarla birlik olur ve Kyros’a karşı sefere çıkar. İki ordu Kappadokia’da Pteria şehrinde (belki bugünkü Kerkenes Dağı) karşılaşır. Savaş alanında sayılarının az olduğunu fark eden Lidyalılar, buna rağmen Perslerin üstünlük sağlamasını engellerler. Ardından Kroisos Babilliler ve Mısırlılardan destek bulabilmek amacıyla geri çekilir. Sefer mevsimi sona ermek üzere olduğundan Kroisos paralı askerlerini terhis eder ve müttefiklerine de baharda tekrar bir araya geleceklerini söyler. Ne var ki, Kyros Kroisos’un hazırlıksız durumundan yararlanır ve Sardeis’e doğru yola çıkar. İki ordu şehir önlerinde tekrar karşı karşıya gelir ve savaş Lidyalıların aleyhine dönmeye başlar. Zamanın en iyisi olan Lidya atlıları ile Kroisos’un en güçlü bölüğü, Kyros’un kafilesindeki develeri savaş alanına salmasıyla ürken atlar yüzünden kargaşaya sürüklenir. Lidyalılar surların arkasına sürülür ve kuşatılırlar. 14 günün ardından Hyroiades adlı bir Mardialı, Sardeis akropolisinde Lidyalıların çok sarp olduğu için nöbetçi dikmedikleri bir kayalığı tırmanır ve onu Pers ordusu izler “… ve böylece Sardeis ele geçirilir ve bütün şehir yağmalanır” (Hdt. 1.84). Böylece sona eren aslında Kroisos’un imparatorluğu olmuş ve Batı tarihinde bir dönüm noktası yaşanmıştır2. Kroisos canlı ele geçirilir ve belki de tarihin en ünlü hikâyelerinden birine konu olur: Kyros eski kralı cenazesi için hazırlanmış odun yığını üzerinde yakmak için hazırlık yapar (Şek. 1). Alevler yükselirken Kroisos, kendisini zenginliğinin zirvesindeyken ziyaret eden ve onu insanın ancak mutlu bir sona kavuştuğunda gerçekten mutlu sayılabileceği konusunda uyaran Atinalı bilge Solon’un adını haykırır. Kralın hayatı tanrısal bir müdahale ile kurtulur ve sonunda Solon’un bilgece tavsiyesindeki gerçeği kavrayarak Kyros’un danışmanı olur. Pers kralının izniyle Delphi’a gider ve kâhine tanrının öngörüsüne rağmen savaşın nasıl aksine sonuçlandığını sorar. Tanrı Apollon, Kroisos’un düşüşünü üç yıl boyunca geciktirdiğini, “kâhin Loksias’ın (yani Apollon’un) sadece Perslere saldırırsa büyük bir imparatorluğun yok olacağını haber verdiğini, ama kralın doğru düşünebilseydi yıkılacak imparatorluğun kendisininki mi yoksa Kyros’unki mi diye sordurtması gerektiğini söylemiştir. Fakat Kroisos söylenenleri anlamamış ve başka sorular sormamıştır. Bu yüzden kendisini suçlamalıdır” (Hdt. 1.91). Diğer yazarlar ise hikâyenin farklı versiyonlarını aktarmaktadır. Bakkhylides’e (MÖ beşinci yüzyılın ilk yarısı) göre köle olmak istemeyen Kroisos kendisini ve ailesini yakmak istemiş, fakat ateş Zeus tarafından söndürülmüştür. Apollon tanrılara hürmet ettiği için Kroisos’u ince bilekli kızlarıyla birlikte Hyperborealıların ülkesine göndermiştir, çünkü bütün ölümlüler arasında kutsal Pytho’ya en güzel hediyeleri adamıştır” (Ode 3). Esir alınmalarında kısa süre sonra Lidyalılar yeni efendilerine karşı ayaklanırlar. Bunu duyan Kyros herkesi köle olarak satmayı düşünür, ancak Kroisos “Lidyalıları affetmesini ve şu emirleri vererek onların ayaklanmasını ya da tehlike arz etmelerini önleyebileceğini söyler: Birisini gönder ve silah taşımalarını yasakla; mantolarının altında uzun gömlekler, ayaklarına uzun çizmeler giymelerini, oğullarına lir çalmayı, şarkı söylemeyi, dans etmeyi öğretmelerini ve ticareti öğretmelerini emret. Kısa zamanda bunların erkek değil de kadın olarak yetiştiklerini görecek ve artık sana karşı çıkmalarından endişelenmeyeceksin” (Hdt. 1.155). Böylece Lidyalılar Yunanların gözünde korkulan savaşçılardan (Hdt. 1.79) iğdiş edilmiş dükkân sahiplerine dönüşmüşlerdir.
  • Şek. 1

    Myson tarafından boyanmış amphora: Odun yığını üzerindeki Kroisos, MÖ 5. yüzyılın başı (Louvre G 197) (Furtwängler ve Reichhold 1909 II, 277, Fig. 97, Pl. 113)

Ele Geçirilişin Tarihi

Bu olaylar Herodotos tarih kitabını yazmadan kabaca bir yüzyıl önce meydana gelmiş ve aradaki yıllar boyunca detaylar şüphesiz birbirine karışmış, süslenmiş, romantikleştirilmiştir. Diğer Klasik Dönem anlatıları daha geç tarihlidir ve güvenilmezdir; Yakın Doğu’da ise olaylara çağdaş kesin kaynaklar yoktur. Savaşın tarihi bile kesinlikle tespit edilememektedir. Eusebios gibi yüzyıllar sonra yazan ve farklı ülkelerin tarihlerini ilişkilendirmeye çalışan Yunan ya da Romalı bilginler Sardeis’in yağmalanmasını MÖ 546/545’e tarihlendirmiştir.3 Ne var ki, bu tarih Babil kralı Nabonidus’un tahttaki son yıllarını içeren Nabonidus Kroniği adlı bir tabletin verdiği ile çelişmektedir. Kronik söz konusu yılın neredeyse tamamını içerir, ama Kyros’un seferinden bahsetmez. Sardeis o yıl yağmalanmış olsaydı, kroniğin yazarı bunu kuşkusuz belirtirdi. Ancak kronik bir önceki yılda (MÖ 547-546) Kyros’un Dicle nehrini geçtiğinden ve yabancı bir ülkeyi fethettiğinden bahseder. Ne yazık ki, tabletin kenarında yer alan ülkenin adı kırıktır. Uzun yıllar boyunca bu isim Ly[dia] ile eşitlenerek Lu[du] şeklinde okunmuş ve Sardeis’in düştüğü tarihi kanıtlayan sağlam, bağımsız bir kanıt olduğu kabul edilmiş, Klasik kaynakların bir yıl geriden geldiği varsayılmıştır. Antik dünyada yılların ne zaman başladığı ve bittiğine dair çok çeşitli hesaplama yöntemi bulunduğundan, böyle bir çelişki kolayca açıklanabilirdi. Fakat Nabonidus Kroniği’ndeki Ly[dia] okumasına artık şüpheyle yaklaşılmakta ve bazı bilim adamları tabletin Sardeis’in düşüşüne değil, Türkiye’nin doğusundaki Urartu Krallığı’nın ele geçirilmesine gönderme yaptığını öne sürmektedir4. Sağlam bir Yakın Doğu arşiv kaynağı veya güvenilir bir Klasik kronoloji olmadığı sürece Sardeis’in tahribini Kyros’un tahta çıktığı MÖ 550 ile Babil’i fethettiği MÖ 539 arasına yerleştirmekten daha iyi bir tarihleme yapamayız. Nabonidus Kroniği’ndeki Ly[dia] okumasına şüpheyle yaklaşılmaktadır, en son çalışmalar korunagelmemiş harfin Lu- olduğunu önermekte ve buna bağlı olarak bu yazı Lidya’nın fethine atıfta bulunmakta ve savaşı MÖ 547’ye tarihlemektedir.5

Arkeolojide Sardeis’in Yağmalanışı

Kesin tarih ne olursa olsun, Herodotos’un anlattıkları Sardeis’teki kazılar sayesinde canlı bir şekilde doğrulanmış ve ayrıntılandırılmıştır. Önemli ve iyi bilinen tarihî bir olayın arkeolojide bu kadar canlı bir şekilde korunmuş olması nadirdir, fakat Kyros’un yarattığı tahribat şehir boyunca açık ve dramatik izler bırakmıştır.6 Surlar dibindeki ve diğer kısımlardaki evlerle birlikte yanmıştır. Yangının getirdiği tahribatın hemen ardından surlar kasıtlı olarak yıkılmış ve kerpiç üst yapı alt kısımların üzerine yığılmıştır (Şek. 234). Pompeii ya da Thera’da görülen volkanik tüf katmanı gibi, surları ve yakın çevresini örten kalın tahrip tabakası da çelişkili bir biçimde bu alanları arkeologlar için korumuştur (Şek. 5). Şehrin diğer kısımlarındaki evler yanmış ve terk edilmiş, geriye kalanlar arkeologlar tarafından açığa çıkarılmayı beklemiştir (Şek. 6). Bu şekilde, birçok yerleşimin terk edilmesinden sonra, korumasız kaldığı takdirde kurtarılması gereken veya yok olan yapı ve nesneler, üzerlerini örten kerpiç ve toprak sayesinde zarar görmemiştir. Pers tahribi Lidya Krallığı’nın sonunu getiren dramatik ana benzersiz şekilde korunmuş ve doğru tarihlendirilmiş bir bakış atma fırsatı vermektedir. Sardeis’in sokaklarında süren çatışmalar geriye şehir boyunca silahlar, kayıplar ve yağmalanıp yakılmış evler bırakmıştır. Yağma ile ilişkilendirilen tahribat batı surları boyunca, şehir kapısında, şehrin kuzey ve doğu kesimindeki surların bazı bölümlerinde ve Hellenistik ve Roma dönemi tiyatrosunun altındaki Lidya evlerinde izlenebilmektedir. Herodotos’un anlatımında, Pers askerlerinin Sardeis’i yağmalamasını seyreden Kroisos, Kyros’a seslenerek tahrip edilenin artık kendi şehri değil muzaffer Pers imparatorunun şehri olduğunu söylemiştir. Bu hikâye, surların ve şehrin büyük bölümünün maruz kaldığı büyük çaplı sistematik yıkımın arkeolojik olarak belgelenmesiyle tamamlanabilmektedir. Savaşın en çarpıcı kalıntıları tahrip tabakasında bulunan iskeletlerdir (Şek. 78910111212; No. 210). Bunlardan ikisi 20’li yaşların başları ya da ortalarında, 1,75-1,77 ve 1,70 m boyundaki askerlere aittir. Her birinde, ağır kalkan taşımaktan ötürü sol kollarında meydana gelen gelişme ayırt edilebilmektedir. Sağ kollar ise kılıç ve diğer silahları kullanabilmek için serbest hareket edebiliyordu. Her ikisi de antik çağ askerlerinin özellikleridir. İskeletlerden birindeki boyun omurları (No. 210), uzun süre ağır miğfer giymekten dolayı (belki de yakınında bulunan miğfer; aşağıya bakınız) basıklardır ve iyileşmiş yaralar da dâhil olmak üzere şiddet dolu bir hayatın izlerini taşırlar. İki askerin de hayatı şiddetli bir ölümle noktalanmıştır. Bir tanesinin kafatasında ikisi kılıç gibi keskin kenarlı (krş. No. 212), biri de savaş baltası gibi daha küt bir silahtan çıkma üç yara bulunmaktadır (Şek. 14). Her iki bireyin de sol ellerinde savunma kırığı (“parry fracture”) denilen kırıklar vardır: Kollarını yukarıdan gelecek saldırılara karşı korunmak için kaldırmışlar, ama önkollarına aldıkları darbeyle kırılmıştır. Kollar, kaburgalar, eller ve diğer bölgelerdeki kırıklar ölüm anında meydana gelmiş olmalıdır. Kafatası yaraları olan asker üç ya da dört haftalık kırık bir kaburgaya sahiptir ve buna ilaveten aşağı bacak bölgesinde sürekli yürümeye bağlı olarak diz yaralanmaları, tendonit (kiriş yangısı) ve diğer zorlanma belirtileri görülmektedir. Bu “Mehmetçiğin” Kroisos’un ordusuyla Sardeis’ten Orta Anadolu’ya yürüdüğünü, Pteria’daki nihai savaşta yaralandığını ve eve dönüşte kuş uçuşu 620 km’yi şehrini müdafaa ederken ölmek için aksayarak katettiğini hayal edebiliriz. Savaştan sonra bu iki beden gömülmemiş, fakat tören yapılmaksızın kerpiç sur yıkıntılarının arasında atılmıştır. Bu da onların muzaffer Perslerden ziyade yenilmiş Lidyalı askerler olduğuna işaret eder. Savaşı takip eden birkaç hafta içinde kayıtsızca bir kenara atılmış olmalıdırlar, zira vücutları sadece kısmen çürümüştür, kemikleri bir dereceye kadar mafsallarından birleşiktir ve bir tanesi elinde küçük ve yuvarlak bir taş -muhtemelen sapan taşı- tutmaktadır (Şek. 9). İlginçtir ki, dikkatlice aranmamış ve soyulmamışlardır; silahları ve diğer değerli eşyaları yanlarındadır. İki iskelet arasında bulunan korozyona uğramış ve ezilmiş demir ve tunç miğferin hangi askere ait olduğu belli değildir. Fakat zarar görmüş hâliyle bile böyle bir miğfer değerli olmalıydı (No. 211); Şek. 151617,18), 18).7 Aynı tabakada uzun ahşap bir nesnenin, muhtemelen bir mızrağın bıraktığı bir çukur bulunmaktadır. Askerlerden birine ait kafatasının yanında (No. 210), üzerinde aslan ve boğa betimi bulunan Kroisos dönemi sikkesi bulunmuştur. Bir staterin 1/24’ü değerinde ve sadece 0,35 gr gelmesine rağmen, sikke yaklaşık bir günlük geçim masrafını karşılamaktaydı. Cep kullanmayan Yunanlar MÖ beşinci yüzyılda sikkelerini ağızlarında taşımaktaydı ve hatta antik literatürde bunları kazara yuttuklarında bahsedilir (Aristophanes, Eşek Arıları 605ff; Kuşlar 503 ff; Kadınlar Halk Meclisinde (Ekklesiazousai) 815 ff). Ancak söz konusu sikke pekâlâ askerin boynuna geçirdiği bir bez ya da deri kese içinde taşınmış olabilir. Bu sikkenin keşfi ve bu alandaki tahribat tabakasının altından gelen diğer ikisinin (No. 27 ve 30), ön yüzlerinde taşıdıkları aslan ve boğa protomları bazı bilim adamlarının öne sürdüğü gibi sikkelerin Kroisos sonrasına değil, Kroisos’un zamanına ait olduğunu kesin şekilde kanıtlamaktadır (bkz. Kroll, “Sardeis Sikkeleri”).8 Evlerden birinin tabanında terk edilmiş, yanmış ve gömülmemiş bir iskelet kısmen ele geçmiştir (Şek. 22). İskelet 40’larında, arteritli ve muhtemelen evin sakinlerinden birisine aittir. İskeletin sadece bazı bölümleri korunmuştur: baş, sağ kol, sol el ve her iki bacak kayıptır. Evin bu kısmına tahribattan sonra dokunulmadığı için kayıp uzuvlar antik çağda kaldırılmış olmalıdır. Kemiklerin aşırı derecede yanması yüzünden kayıp kısımların kasıtlı bir sakatlama sonucunda mı vücuttan ayrıldığı -antik savaşlarda yaygındır- yoksa köpekler ve diğer hayvanlar tarafından mı taşındığı anlaşılamamaktadır. Çatışmalar Sardeis’in çok sayıdaki sokak ve geçitlerinde sürmüş olmalıdır. Buralarda ve evlerin içinde, mücadele sonucunda silahların ve başka nesnelerin bırakılması mümkündür. Şehrin batı kapısının hemen içinde (Şek. 2) çanak-çömlek ve diğer nesnelerle birlikte 136 tunç ve demir ok ucu ele geçmiştir (Şek. 23; No. 212213214). Ok uçlarının çeşitliliği, varlıkları süresince yardımcı birliklerce desteklenmiş Pers ve Lidya ordularının karışık etnik yapısını yansıtıyor olabilir, ama belirli ok uçlarıyla belirli halklar arasında tatmin edici ilişkiler kurmak zordur.9 Evlerde az sayıda bulunan ok uçları, bunların av için kullanıldığını düşündürmektedir ve hiçbiri şehir kapısının iç kısmındakiler gibi savaşla ilgili kontekstlerde kazılmamıştır. Hellenistik ve Roma tiyatrosunun altındaki bir Lidya evinde (Şek. 6; bkz. Cahill, “Sardeis Şehri”), yukarıda sözü geçen iskeletin elindekine şekil ve ölçü itibarıyla benzeyen beş adet yuvarlak taş bulunmuştur (Şek. 24). Aynı evde dört ok ucu, bir bıçak ve bir mızrak ucu ortaya çıkarılmıştır. Bunların savaşta mı kullanıldığı yoksa sadece evin eşyaları mı oldu belli değildir. Suların hemen iç kısmındaki dar bir geçit ya da açıklık demir nesneler ve diğer yıkıntılarla dolmuştur (Şek. 2). Bunlardan kılıç (No. 212; Şek. 2526) ya da belki demir orak (No. 213; Şek. 2728) gibi bazıları şüphesiz silahtır. Kısa kılıç Yunan, İtalyan ve Anadolu betimlerinden, ayrıca birkaç iyi korunmuş örnekten bilinmektedir (Şek. 29). Bu gerçek bir savaş silahı olmalıdır.10 “J” şeklindeki orak Yunan ve Yakın Doğu sanatında çok daha az işlenmiştir. Bununla birlikte Konya’dan bir kabartma (Şek. 29) ve Tatarlı’daki ahşap tümülüsün duvar resimlerindeki temsillerinden (Şek. 30) nadir olmadıkları anlaşılmaktadır.11 Alanda, diğer evlerde de görülen dört adet demir çubuk ve savaşta kullanmak için çok hafif olan iki küçük orak bulunmuştur. Bu çubuk ve orakların uygun silahlar olmadıkları, ev aletlerinden sayılması gerektiği aşikardır. Belki de Lidyalı siviller savunmaları çöktükten sonra kendilerini korumak için son bir gayretle bunları ellerine almışlardı. Savunma boşunaydı. Sardeis’teki evler ve diğer yapılar şiddetli yangına maruz kalmışlardı. Ionialıların MÖ 499’da şehri ateşe verdiklerinde olduğu gibi (Hdt. 5.101), saz ve kamıştan çatılar da kontrolden çıkmış alevlere katkıda bulunmuştu. Duvarlar ve evlerin içi (No. 61697088100138) tamamen yanmış ve kararmıştır. Sur ve evlerdeki ahşap elemanlar o kadar adamakıllı yanmışlardı ki, sadece çok az kömür kalıntısı günümüze gelebilmiştir. Yangın surun kerpiç kısmını bir yerinde eriterek camlaşmış bir yığın hâline getirmiştir (diğer kısımlara nispeten az zarar vermiştir). Bu yangın tabakası surun batı, kuzey ve doğu bölümlerinde uzanan kazı alanlarında (her zaman aynı kesinlikte olmasa da) ve yakın zamanda şehir merkezi yakınında, Hellenistik ve Roma tiyatrosunun altındaki Lidya evlerinde tespit edilmiştir. Yangın şehrin büyük bölümünü yutmuş ve için için yanan ateşten yükselen duman sütunu kilometrelerce öteden görülmüş olmalıdır. Bu duman aynı zamanda büyük bir Anadolu krallığının ve onun zenginliğiyle ünlü cömert kralının sonunu işaret etmekteydi12.
  • Şek. 2

    Sardeis’in batısındaki surların, iskeletler ile diğer tahribat yıkıntılarını gösteren planı (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 3

    Kerpiç şehir surunun görünüşü (sağda) ve üst yapıdan düşmüş kerpiç yığınının kesiti (solda) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 4

    Surları örten tahribat yıkıntılarının çizimi (sağda) ve Lidya evleri (solda) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 5

    Surun dibindeki ev, Pers tahribi sırasında yanmış ve savunma duvarından gelen yıkıntılar tarafından örtülmüştür. Ev sakinlerinden birinin iskeleti avlu tabanında yatmaktadır. (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 6

    Şehir merkezinde, Hellenistik ve Roma dönemi tiyatrosunun altındaki ev, Pers tahribi sırasında yanmış ve terk edilmiştir. (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 7

    Kazı sırasında, sur yakınında bulunmuş bir askerin iskeleti (No. 210) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 8

    Kazı sırasında, sur yakınında bulunmuş askerin iskeleti, detay (No. 210) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 9

    Askerin elinden detay, hâlâ elinde bir taş tutmaktadır (No. 210). (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 10

    Sur yakınında bulunmuş askerin kafatası (No. 210) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 11

    Sur yakınında bulunmuş askerin kafatası (No. 210) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 12

    Kazı sırasında sur yakınında bulunmuş başka bir askerin iskeleti (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 14

    MMS-III sektöründen, iki ayrı silahtan çıkmış üç yara taşıyan bir başka askere ait kafatası (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 15

    İskeletlerin ve sikkelerin bulunduğu çukurun planı (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 16

    Muhtemelen surun yakınına atılmış askerlerden birine ait miğfer (No. 211) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 17

    Muhtemelen surun yakınına atılmış askerlerden birine ait miğfer (No. 211) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 18

    Miğferin çizimi (No. 211) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 22

    Bir Lidya evinin avlusunda bulunmuş yaşlı bir adama ait kısmen korunmuş iskelet (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 23

    Şehir kapısının hemen içinde bulunmuş olan ok uçlarının çizimi (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 24

    Tiyatronun altındaki evde bulunmuş olan sapan taşları, diğer silahlar ve surda bulunmuş askerin benzer bir taşı tutan eli (No. 210). (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 25

    Sur içindeki tahribat tabakasından gelen demir kılıç (No. 212) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 26

    Sur içindeki tahribat tabakasından gelen demir kılıç (No. 212) (çizim) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 27

    Sur içindeki tahribat tabakasından gelen savaş orağı (?) (No. 213) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 28

    Sur içindeki tahribat tabakasından gelen savaş orağı (?) (No. 213) (çizim) (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

  • Şek. 29

    Daha önce Konya’da bulunan kabartmada savaş orağı ile betimlenmiş asker (Texier 1839-1849 II, pl. 149)

  • Şek. 30

    Tatarlı’daki ahşap tümülüsten savaş oraklı askerleri gösteren modern üretim resim (Telif hakkı Sart Amerikan Hafriyat Heyeti / Harvard Üniversitesi)

Dipnotlar

http://Kaynak: http://sardisexpedition.org/tr/essays/latw-cahill-persian-sack-sardis

Puvatya Savaşı (732) İslam ordusuyla Frank kuvvetleri arasında Fransa’da meydana gelen son derece önemli bir savaştır.

Puvatya savaşı 732 yılında Abdurrahman el-Gâfikî kumandasındaki İslam ordusuyla Şarl Martel (Charles Martel) emrindeki Frank kuvvetleri arasında Fransa’da Poitiers (Puvatya) yakınlarında meydana gelen, hem İslâm tarihi hem de Avrupa tarihi açısından son derece önemli bir savaştır. Poitiers İslâm ile Hıristiyanlık, Doğu ile Batı arasındaki çetin karşılaşmanın mekânıdır. Müslümanlar, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, kısa sürede Pers İmparatorluğuna son vermiş, Bizans İmparatorluğunun topraklarının büyük bir kısmana hâkim olmuşlardı. Şam’dan Fas’a, oradan İspanya’ya geçen İslâm orduları Fransa’nın kalbine ulaşmışlardı. İşte bu aşamada dünya tarihinin en önemli hadiselerinden bir olarak kabul gören büyük karşılaşma Poitiers’de gerçekleşti. Puvatya Savaşı’na geçmeden bu savaş öncesi bölgenin ve Fransa’nın yapısı, ayrıca İslâmiyet’in Fransa’ya girişi hakkında bazı bilgilerin verilmesi konu bütünlüğü bağlamında uygun olacaktır. Batı Avrupa ülkelerinden Fransa, Galya-Roma hâkimiyetinde kalmış, milâttan sonra II. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlığın Avrupa kıtasındaki en önemli yayılma alanlarından birini teşkil etmiştir. V. yüzyılın ortalarında Attila kumandasındaki Hun ordusunun akınlarına uğradıktan sonra yüzyılın sonlarına doğru Frankların hâkimiyetine girmiş ve ülkede sırasıyla Merovenj, Karolenj, Capet ve Valois hanedanları yönetiminde kalmıştır. Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu Akdeniz havzasında büyük etkiler bırakmıştır. Dolayısıyla o devirde birçok Hıristiyan için Roma İmparatorluğunun sonu, Hz. İsa’nın ikinci gelişiyle, yani bizzat kıyamet günüyle eşanlamlı hale gelmiştir. Bu bakımdan İmparatorluğun zayıflığından yararlanmak isteyen barbar kavimler imparatorluğun yıkılışını hızlandıran akınlar düzenlemişlerdir. Öte yandan Avrupa medeniyetinin temeli olan ve “Hıristiyan âlemi” denilen şeye hayat veren karşılıklı etkileşim bu süreçte atılmıştır. Ayrıca o dönemin anlayışına göre; İmparatorluk “uygar”dır; yani düzenli bir yönetimi vardır; Barbarlar ise, adı üstünde uygarlaşmamıştır. Roma dünyasıyla Romalı olmayan dünya arasındaki fark son derece katıydı. Bütün bunlara rağmen, Roma İmparatorluğunun gerilemesi ve yıkılmasını etkileyen süreçleri kısaca şöyle sıralayabiliriz; Birincisi, Barbar halkların Asya’dan batıya, Avrupa içlerine doğru sürekli ilerleyişleri, ikincisi, Roma dünyasının Batı ve Doğu yarıları arasında büyüyen ayrım, üçüncüsü, Pagan topluluklara yönelen Hıristiyanlık. Bu üç süreç, daha sonra “Karanlık Çağlar” olarak anılacak dönemlere hâkim olmuştur. Ancak günümüz okuyucusu için, “Karanlık Çağlar”a yaklaşımları hem klasik eğitimlerini hem de dinsel inançlarını kuvvetle yansıtan Avrupalı tarihçilerin Roma-merkezli ve Hıristiyan yanlısı anlayışlarıyla ilgili bir temel sorundur. Dördüncü süreç olan İslâmiyet’in doğuşu ise, VII. yüzyılda Arabistan’dan çıkmış, güney ve doğu sınırlarını hızla oluşturmuş ve diğer üçüyle etkileşime girmiştir. Puvatya Savaşı (Yazının devamı)